Su Hakkı

Su Hakkı

08 Nisan 2009

Express dergisinden Ulus Atayurt, Dünya Su Forumu için İstanbul'da bulunan Kanadalı yazar, aktivist, "su savaşçısı" Maude Barlow ile, Açık Radyo'da bir söyleşi yaptı. Bu söyleşinin kısaltılmış hali ilk olarak Express dergisinin son sayısında yayımlandı.

***

 

Şirketlerin dümen suyundaki Dünya Su Forum'u şaşalı törenlerle İstanbul'da gerçekleşir ve AKP hükümeti Türkiye sularının nehirler de dahil olmak üzere özelleştirmesi için elinden geleni ardına koymazken, sermaye sevdalıların kötücül senaryoları hiç de tıkırında gitmiyor. Dünya Bankası gibi özelleştirmenin baş aktörlerinden bile çatlak sesler yükselirken, toplumsal hareketler ve "su hakkı savaşçıları" safları giderek sıklaştırıyor. Su savaşçılarının ele başı ve annesi Maude Barlow, şedit forumun ilk yıllarından itibaren, örgütlediği eylemlerle, hazırladığı raporlarla su hakkımızın önde gelen savunucularından biri olarak dünya halklarına umut saçıyor. Kimileri, onu yakın zamanda Birleşmiş Milletler Meclis Başkanı Miguel d'escoto Brockmann'a su danışmanlığı yaptığı için pervasızca suçlaya dursun, o D'escoto, Maude'un desteğiyle su özelleştirmesine cepheden karşı çıktığı için Dünya Su Forumu'nun kapısından içeri giremiyor, ancak özelleştirme karşıtı düşüncelerini her fırsatta dile getirmekten de geri durmuyor. Ancak Maude Barlow'u sadece BM meclisi danışmanı, para almadığı bu işin memuru, olarak adlandırmak ona haksızlık etmek olur. Zira o Uruguay'dan Bolivya'ya, Kanada'dan, Japonya'ya tüm halkların su mücadelesinde hazır bulunmakla kalmayıp, eylem imkânı bulunmayan yerlerde bile, örneğin Kyoto'da, etrafında topladığı aktivistlere çanlar verip, Su Forumu salonlarına girerek söylenen her yalanda yüzlerce çanın çalmasına vesile oluyor. Ülkesinde, Kanada'daki en büyük sivil toplum örgütü Kanadalılar Konseyi'nin başında petrol şirketlerine karşı su ve orman mücadelesini de canhıraş sürdüren Maude Barlow'a halkarın su savaşını ve umudun kaynağını sorduk. Yordam Kitap'tan yeni yayımlanan Su Sözleşmesi adlı kitabı vesilesiyle Maude Barlow eşiliğinde bir  bir dünya turuna çıkalım:           

 

Su hakkı kavramı etrafında bir mücadeleden söz ediyoruz ve her mücadele gibi bunun da çeşitli tarafları var. Su hakkı etrafındaki bu mücadelenin ne anlama geldiğini bize anlatabilir misin?

 

Eğer dünya üzerindeki suların tamamını kullanabiliyor olsaydık, böyle bir mücadeleye gerek kalmazdı. Bizim mücadelesini verdiğimiz şey, temiz ve ulaşılabilir su. Su dünyanın her yerinde var, ancak temiz su hepimiz için ulaşılabilir değil. Dünya üzerindeki su miktarı azaldıkça bu mücadele de şekilleniyor. Asıl mesele, suya kimin erişip kimin erişemeyeceğine kimin karar vereceği. Bu nedenle, gün geçtikçe, öncelikle ulus-devletler arasındaki mücadele hatlarının daha da belirginleştiğini, yeni hatların ortaya çıktığını göreceğiz. Örneğin ABD ile Çin, su için kendi sınırlarının ötesine nüfuz etmeye başlıyorlar. Kimi zengin, ancak su fakiri ülkeler de yoksul ülkelerin su kaynaklarını ya da su bulabilecekleri topraklarını satın alıyorlar.  Aynı zamanda su ihtiyacını karşılamak isteyen büyük şehirlerin boru hatlarıyla etraflarındaki daha küçük yerleşimlerin sahip olduğu suya el koyduklarını görüyoruz. Dolayısıyla dünyanın her bölgesinde zenginlerle yoksullar arasında su etrafında bir çatışma başladığını görüyoruz. Ama yine de görebildiğim kadarıyla, en büyük mücadele su kaynaklarının idaresinde kimin daha çok söz hakkı olacağı üzerinde yürüyor. Buna piyasa mı karar vermeli? Yani Coca-Cola gibi büyük şirketler mi karar verici olmalı? Yalnızca sağ politika değil, pek çok çevreci de su kaynaklarının ancak piyasa mekanizması çerçevesinde korunabileceğini söylüyor. Bu mücadelenin diğer cephesinde ise, suyun bir meta olamayacağını ve dünyanın tümüne ait olduğunu söyleyenler var. Bu taraf aynı zamanda suyun yalnızca insanlara değil, dünya üzerindeki tüm türlere ait olduğunu ve suyun tamamına el koyma hakkımız olmadığını söylüyor.

 

Problem sadece suyun özelleştirilmesi değil, aynı zamanda giderek azalması ve gelecekte bir su kıtlığı ile karşılaşabilecek olmamız. Aynı zamanda su ile küresel ısınma arasında da karşılıklı bir ilişki var. Kitabınızda da bundan söz ediyorsunuz. Özelleştirme sorunlardan yalnızca biri değil mi?

 

Evet. Dünyadaki suya ne yaptığımızı iyi anlamamız gerekiyor. Okula giden tüm öğrenciler dünyadaki su varlığının başlangıçta ne kadarsa şimdi de o kadar olduğunu öğreniyorlar. Öğretmenler yalan söylemiyorlar ama bu doğru değil. Kirlilik nedeniyle, aşırı yapılaşma nedeniyle ve yeraltı sularının çekilmesi nedeniyle suyun kendi doğallığı içindeki sağlıklı döngüsü kesintiye uğramış durumda. Kimi örneklerde, çöller gibi, olmaması gereken yerlere su taşınmış durumda. Öte yanda büyük şehirlere taşınan su yeniden kaynağına dönmüyor, yalnızca tüketiliyor ya da kirletilerek denizlere akıtılıyor. Ormanlar ortadan kalktığı zaman yağmur yağmıyor ve bir müddet sonra da susuzluk baş gösteriyor. Anlamak zorunda olduğumuz şey tam olarak şu: Hep birlikte yaptıklarımızın sonucunda yalnızca suya eşit erişimi engellemekle kalmıyoruz, bu da büyük bir sorun, ancak başka bir sorun daha var, o da suyun giderek azaldığı ve içilebilir temiz suyu tükettiğimiz. Ortadoğu'da, Çin'in kuzeyinde bu sorun çok kötü sonuçlara yol açmak üzere. Çin, milyonlarca varil suya el koyduğu için Hindistan susuzluk tehlikesiyle karşı karşıya ve bilim adamları bu bölgelerde büyük çatışmalar çıkabileceğini söylüyorlar. Avustralya'da suyun yanlış kullanımından kaynaklanan pek çok sorun yaşanmakta. ABD'de, Colarado Nehri kurumak üzere. Mexico City'de benzer bir durum var. Akdeniz çevresinde su mültecileri oluşmaya başladı. Oysa insanlar bunun Akdeniz havzasında olamayacağını zannediyorlardı.

 

"Su mültecileri" yeni bir kavram olarak çıkıyor karşımıza...

 

Evet. Bu terimi daha da çok duymaya başlayacağız. Ayrıca suyun yerinin değiştirilmesi, en az aşırı tüketilmesi kadar kötü sonuçlar doğuruyor, çünkü iklim değişikliğine neden oluyor. Çünkü suyu taşıyarak yerini değiştirdiğimizde çöller yaratıyoruz. Kullandığımız suyu sonrasında denizlere gönderdiğimizde, deniz seviyesinin yükselmesine neden oluyoruz. Aynı zamanda karasal, temiz, kullanılabilir suyu da kaybediyoruz. İklim değişikliğinin tam bir tanımını henüz yapabilmiş değiliz. Yağmurları geri getirmek, sağlıklı bir ekosistemi yeniden yaratmak ve yine sağlıklı bir hidrolojik döngüye ulaşmak için bütün bunları bilmemiz ve önlem almamız çok önemli.

 

Bu öykünün şirketlerle ilgili tarafına baktığımızda onların bu konularda çok da gönüllü bir çaba içerisinde olmadıklarını görüyoruz. Hatta kimileri kirli suyun iyi bir iş fırsatı olduğunu düşünüyorlar. Şirketler bu süreçte nasıl bir rol üstleniyorlar?

 

Yalnızca su şirketleri değil söz konusu olan. Birçok şirket üretim süreçlerinde su kullanıyor. Çip üreten fabrikalar da, otomotiv sektörü de, tarım şirketleri de her gün su kullanıyor.

 

Buna siz "virtual trade" (sanal/gizli ticaret) diyorsunuz.

 

Çünkü gittikleri ülkenin su kaynaklarından elde ettikleri bir fayda var ve bu faydayı da pazarlamış ve tabii bu arada oradaki su kaynaklarının da ticaretini yapmış oluyorlar. Bu nedenle buna "sanal/gizli su ticareti" diyorum. Ayrıca suyun nasıl bir öneme sahip olabileceğini en erken fark edenler de yine şirketler. Bu nedenle yalnızca suyla ilgilenen bazı şirketler var. Fransız Suez, Veolia gibi şirketler, zengin, çok büyük ulusaşırı yapılara dönüştüler. Öncelikle küresel güneyin en yoksul ülkelerine yöneliyorlar. Bunun için de Dünya Bankası'ndan yardım alıyorlar. Çünkü bu ülkelerin bu şirketlere ve Dünya Bankası gibi bir kuruma direnebilecek güçleri yok. Şirketler bu ülkelere kâr kaynağı olarak bakıyorlar. Bu ülkelerin su kaynaklarına küçük yatırımlar yapıyor ancak büyük kârlar elde etmek istiyorlar. Bunun için de gittikleri ülkelerdeki su fiyatlarını artırıyorlar ve yoksulların suya erişimini tehlikeye atıyorlar. Ayrıca "ön ödeme" dedikleri bir sistem geliştiriyorlar. Suyu kullanmadan önce kontür almak zorunda kalıyorsun.

 

Bu sistem şimdi İstanbul'da da başladı.

 

Bu, onların su yatırımlarını kullanıcılara finanse ettirmek için buldukları bir yöntem. Su özelleştirmesindeki ilk yöntem buydu. Yani suyun dağıtımının ve kaynağındaki tesisatın özelleştirilmesi. Buradan şirketler çok büyük paralar kazandılar. Özelleştirmenin bir başka şekli ise şişelenmiş suydu. Her gün 250 milyar litre su şişeleniyor. Bu şişelerin çok büyük bir bölümünün geri dönüşümü mümkün değil. Çünkü geri dönüşüm için de enerji ve para harcanması gerekiyor. Plastiği dönüştürmek için çok büyük bir enerji kullanmanız gerekir. Dolayısıyla 250 milyar plastik şişe gezegenin çeşitli yerlerinde öylece kalıveriyor. Pepsi, Coca Cola ve Nestle gibi büyük şirketler bu işten büyük para kazanıyor. Kuzey Amerika'da bu konuda büyük bir mücadele veriliyor şirketlere karşı. Ve şimdi de su ticareti başladı. Su ticareti aslında su hakkının ticareti anlamına geliyor. Bunun ilk örneklerinden biri Avustralya. Avustralya'da büyük bir kriz yaşanıyor. Avustralya hükümeti aptalca bir iş yaptı ve çiftçilere kendi topraklarından çıkan suyu satma hakkı verdi. Onlar da suyu büyük şehirlere, fabrikalara ve şimdi de ulusaşırı şirketlere satmaya başladılar. Arada bu ticareti gerçekleştiren komisyoncular, borsacılar oluştu. Şu anda Avustralya hükümeti bu izni geri alıp, o suya hep birlikte ihtiyacımız var demek zorunda, ama tabii ki bu ayrıcalığı alanlar şimdi direnecekler. Şili bütün su sistemini özelleştirdi. Pinochet dönemindeydi...

 

Bu dünyadaki ilk ve tek örnek değil mi nehirlerin özelleştirilmesi konusunda?

 

Evet. Şimdi bu uygulamayı kaldırdılar. Şimdi burada, yani Beşinci Dünya Su Forumu'nda da benzer bir uygulama için yöntem arandığı söyleniyor. Şili'de Pinochet'nin korkunç baskı rejimi ve işkencenin ötesinde bu konuda da olumsuz bir mirası vardı. Su kaynakları maden şirketlerine, fabrikalara özelleştirilmişti ve onlar da suları istedikleri gibi zehirlediler. Bu Şili'nin en büyük problemi. Kaliforniya'da aynı şey oldu. Benim ülkem Kanada'da  da benzer şeyler yaşandı. Şimdi teori şu: Eğer suyu serbest piyasada satmaya başlarsanız su daha kârlı bir şekilde kullanılmaya başlanır. Ama sattığınız şey su hakkı. Dolayısıyla kullanıcıların kim olduklarını da düşünmek zorundasınız. Belki de doğrudur, endüstride kullanıldığında su daha büyük bir artı değer üretiyordur. İlk kitabımın adı da buradan kaynaklanıyor: Mavi Altın. Su gerçekten de "mavi altın". Çünkü suya yatırım yaparak çok büyük para kazanabilirsiniz. Ve su özelleştirmesindeki son kategorinin de tüm teknoloji olduğunu düşünüyorum. Şirketler ve hükümetler teknolojiye büyük bir yatırım yapıyorlar. Kirli su temizleme teknolojilerine büyük paralar harcanıyor. Su endüstrilerinde en çok üzerinde durulan konu da bu geri dönüşüm teknolojisi. Tuvaletlerdeki sifonlardan, kimyasalların temizlenmesine kadar her alana General Electric gibi büyük firmalar girdi. Şimdi bu şirketler temizledikleri suyun kendilerine ait olduklarını söyleyecekler. Örneğin Coca-Cola  kimyasallarıyla önce kirletip ardından temizlediği suyun kendisine ait olduğunu iddia etmeyecek mi? Dolayısıyla bu da suyun kamudan özel sektöre transfer yöntemlerinden biri olarak karşımızda duruyor.

 

Bu yeni gelişmekte olan teknolojilerin sağlık üzerindeki etkilerini de tartışmak gerekmiyor mu? Siz özellikle nanoteknolojinin öneminden söz ediyorsunuz.

 

Teknoloji gelişmesini küçük parçacıklar üzerinden şekillendirmeye ve hızlandırmaya başladı. Örneğin nanoteknoloji diye bir şey var şimdi. Diş macunlarından şampuanlara kadar pek çok alana yayılan bir değişim yaşanıyor bu teknolojiyle. Nanoteknolojinin suyun kimyasallardan arıtılmasında da kullanılabileceği söyleniyor. Fakat şöyle bir durum da var: Nanoteknoloji ürünleriyle temizlenmiş suyu kullandığımızda, bu küçük nano parçacıkları bedenlerimize almış olacağız. Beyinlerimize, ciğerlerimize, midemize, tüm organlarımıza nüfuz edecekler. Pek çok ülke nanoteknoloji konusunda fazlasıyla özgür, herkesin bu alanda araştırma yapmasını ve bulunan teknolojik ürünleri kullanmasını teşvik ediyorlar, binlerce nano teknoloji patenti veriliyor. Olası sonuçları kimse düşünmeye başlamadı henüz. Oysa nano teknolojinin olası zararları üzerine üniversite araştırmaları mevcut.

 

Bir başka sorun da deniz sularının nükleer enerjiyle temizlenmesi. Nükleer tesislere karşı mücadeleyi Batılı aktivistler 70'lerde, 80'lerde vermedi mi?

 

Nükleer enerji ne yazık ki geri döndü. Tabii ki ülkelerin enerji ihtiyaçları nedeniyle geri döndü, ama geri dönüşünün bir başka sebebi de su. Kendi sularını korumayı reddeden, bu konuda gönülsüz davranan ülkeler denizden yararlanmaya başladılar. Bunun için de "deniz suyundan yararlanma planları" (desalination) geliştirmeye başladılar. Deniz suyunu alıp tuzdan ve diğer bakterilerden temizliyorlar, bu atıkları ölümcül kimyasallarla birlikte yeniden okyanusa salıyorlar. Avustralya gibi ülkeler atıkları karadan uzaklaştırmak için çok uzun boru hatları döşüyor ve okyanus açıklarına bırakıyorlar. Aslında temizlemiş olmuyorlar. Çünkü o atıklar yine Avustralya'da kalıyor. Bu operasyon çok pahalı ve enerji yoğun bir nitelik taşıyor. Enerji için daha fazla petrole ihtiyaç var. Ayrıca daha fazla petrol, daha fazla emisyon demek. Bunun için buldukları çözüm de nükleer enerji. Nükleer enerji çok tehlikeli ve aynı zamanda ilginç bir şekilde çok fazla su tüketiyor. ABD'de de bir örneği var. Schwarzenegger, Kaliforniya Valisi kendi eyaletinde iki hafta önce su konusunda acil durum ilan etti. Su kaynaklarının bir an önce korumaya alınması gerektiğini söyledi. Buraya kadar iyi. Ancak bulduğu çözüm deniz suyunun kullanılmasıydı. Bu tür büyük büyük planlar, büyük barajlar, okyanus suyundan yararlanma girişimleri vs. çok fazla para gerektiriyor. Avustralya'nın Melbourne kentinde uygulamaya konulan okyanus suyu projesi şehrin tüm bütçesinin yarısı kadar para gerektiriyor örneğin. Dolayısıyla finansal anlamda yerle bir oldular. 2-3 hafta önce bankalar açıklama yaparak bu tür projeleri destekleyemeyeceklerini söylediler. Bu tür teknolojiler hem tehlikeli olabiliyor hem de yanlış teknolojiye para yatırarak çok büyük finansal kayıplar yaşanabiliyor. İnsanlara bu çok basit geliyor, "deniz suyundan yararlanalım gitsin" diyorlar. Ama bu yalnızca problemin yerini değiştirmeye yarıyor.

 

Bu finans meselesiyle devam edelim isterseniz. Dünya Bankası, küresel ölçekte özelleştirme hareketinin temel finansörü ve örgütleyicisi durumunda. Dünya Bankası'nın bu konudaki politikalarını biraz anlatır mısınız?

 

Dünya Bankası küresel güneydeki özelleştirme politikalarına suyla başlamadı. "Yapısal uyum programı" dedikleri programlarla ülkelere şunu söylediler: "Eğer, sağlık, eğitim, alt yapı, enerji vs. konusunda yatırım yapmak istiyorsanız ve bizden para talebiniz varsa, Washington Konsensüsü ile tasarlanan kalkınma modelini de satın almak zorundasınız. Bu da şu anlama geliyor: Hükümet regülasyonlarını kesmen, sendikalarını güçsüzleştirmen, özelleştirmeye hız vermen, kaynaklarını kamulaştırmaktan vazgeçmen, sağlık ve eğitim yatırımlarından çekilmen ve bu alanlara bizim şirketlerimizin girmesine izin vermen gerekiyor. Rekabete ve serbest piyasaya izin vermen gerekiyor. Kendi özel şirketlerini de korumaktan vazgeç. Eğer bunları yapmazsan bizden para da alamazsın." Bu ülkeler de kurulan bu tuzağa düştüler. Kredileri aldılar ve özelleştirme ihalelerine giren şirketlere verdiler. Su özelleştirmesinin başlaması yalnızca zaman meselesiydi. Ve nihayet yapısal uyum programlarına su özelleştirmeleri de dahil edildi. Küresel güneyde böylece su özelleştirmeleri de başlamış oldu. Tek sorumlu Dünya Bankası da değildi, başka finansal kuruluşlar da bu işe dahil oldular. Food & Water Watch bu özelleştirmeleri izleyerek çok iyi bir iş başardı. Su hizmetlerinin kamudan özel şirketlere nasıl aktarıldığına ilişkin raporlar hazırladılar. 3 yıl önce yayımladıkları bir raporda, küresel güneyde su hizmetlerine giden finansmanın yüzde 94'ünün özel sektöre aktarıldığını söylediler. Finansal kuruluşlar kamuya hemen hiç yatırım yapmamışlardı. Bununla birlikte inanılmaz bir basınç oluştu Dünya Bankası üzerinde. Dünya Bankası su hareketi tarafından zorlanmaya başladı ve Dünya Bankası bu konuda daha eleştirel bir tutum takınmak durumunda kaldı. Bu su hareketinin bir başarısıydı. İnsanlar zaman zaman umutlarını kaybediyorlar ama ben hiç kötümser değilim. Bu türden çalışmalarla sonuca ulaşabildiğimiz pek çok durum yaşadık.

 

Şu ana kadar bu işin karanlık yanından çok fazla bahsettik. Dünyanın her yerinde muhteşem su savaşçıları var ve giderek daha fazla etkinlik gösteriyorlar. Bize bu hareket hakkında da bilgi verir misiniz?

 

Su savaşçıları her yerdeler. Asya ve Afrika'da küçücük köyler ve topluluklar, Latin Amerika'da favelalar, Kanada'da Kızılderili toplulukları, dünyanın her yerinde şehirlerde, üniversitelerde insanlar bir araya gelerek oluşturuyorlar bu hareketi. Biz bu hareketin yalnızca makaleler yazan, araştırmalar yapan kısmıyız. Yaptığımız şey şu; bu araştırmaları gündelik dile çeviriyor ve insanların durumu anlamalarını sağlamaya çalışıyoruz. Aktivistler, sanatçılar, sinemacılar, müzisyenler herkes burada. Bütün dünyada örgütlenen bir Uluslararası Su Adaleti Hareketi var şu anda. Ve kesinlikle çok güçlü. Afrika Su Ağı, Latin Amerika'da Red Vida, Avrupa Su Ağı zaten çok güçlüler. İki hafta sonra Avustralya'ya gideceğim, çünkü orada da böyle bir ağ oluşturuluyor. Bütün bunlar çok heyecan verici. İnternet sayesinde birbirimizden her an haberdar olabiliyor ve bir araya gelebiliyoruz. Birbirimizle her an iletişim halinde olabiliyoruz. Dün BM Meclisi Başakanı Peder Miguel D'escoto'nun, Dünya Su Forumu'yla ilgili bir açıklamasını yayımladım. Dünya Su Forumu'nu eleştiriyordu ve bu onun için gerçekten çok cesur bir adım. Bugün bu açıklama dünyanın her yerinde, olabilecek bütün dillere çevrilmiş durumda. Bunu yapabiliyoruz, çünkü çok kalabalığız, zekiyiz, birbirimizi çabucak buluyoruz, strateji geliştirip bunu paylaşabiliyoruz, birbirimizi destekliyoruz, birbirimizin tecrübelerinden çok şey öğreniyoruz. Dünyanın herhangi bir yerinde, bir hükümet aramızdan birine kötü şeyler yaptığında anında tepki verebiliyoruz. Hiçbir şey yapamazsak bile hükümete, "Bütün dünya seni izliyor, ona göre at adımını" diyebiliyoruz. Uruguay dünyada su hakkıyla ilgili referanduma giden ilk ülkeydi. Oraya üç kez gittim. Üçüncüsü seçimin hemen öncesindeydi. Çok endişeliydim, çünkü parlamentolarında konuşacaktım. Çünkü şirketler ve Bölgesel Kalkınma Bankası, "bu yaptığınız çok saçma, dünyanın her yerinde sular özelleştiriliyor" diyordu. Ama biz hemen çıkıp, "Kanada'da su hizmetlerinin yüzde yüzü kamu tarafından işletiliyor, ABD'de yüzde 90'ı, Avrupa'da yüzde 75'i, dolayısıyla siz yalan söylüyorsunuz" dedik. Bu mesajı medya aracılığıyla yaygınlaştırıp, şirketlerin yalan söylediklerini herkese duyurduk. Bu böylesi bir destek. Alternatif Su Forumu düzenliyoruz, Dünya Sosyal Forumları'nda bir araya geliyoruz, sendikalarla birlikte çalışıyoruz.

 

Bu anlamda mücadelenin başarıya ulaştığı birçok durum da var aslında. Uruguay, Arjantin buna örnek... Ama Çin biraz karanlık görünüyor.

 

Çin hakkında çok araştırma yaptım, ama söyleyecek iyi bir şey yok elimde. Orada da büyük bir hareket var, ancak hükümet çok baskıcı ve aktivistlerin dünyanın geri kalanıyla iletişime geçmeleri hiç kolay değil. Ancak şu kadarını söyleyebilirim. Çin'de büyük bir ayaklanma var. Çevre, insan hakları, kadın hakları, işçilerin çalışma koşulları gibi alanlarda pek çok ve güçlü hareketler var. Birbirlerini çok iyi tanıyorlar, ancak dünyayla etkileşim içinde olamıyorlar. Fakat orada yaşayan kimi dostlarım neredeyse her beş dakikada bir Çin'in bir yerinde bir protesto gösterisinin yapıldığını anlatıyorlar. Dolayısıyla Çin'de herkesin hükümete biat ettiği yolundaki bilgi hiç doğru değil. Orada çok büyük bir hareketlenme var. Önünü ne kadar keserseniz kesin bu bilgilerin dünyaya sızmasını engelleyemezsiniz. Çin büyük bir kriz yaşıyor, özellikle su konusunda. Çin hükümeti, suyu söz gelimi tarımda değil de ayakkabı üretimi gibi sanayi alanlarında kullanırsa her damla sudan 60 kat daha fazla kâr elde edebileceğini hesaplamış. Bu nedenle de suyun yönünü tarımdan ve doğal ortamından sanayiye aktarıyor. Ancak orada sanayi de çok sık yer değiştiriyor ve bir bölgeden vazgeçtiklerinde arkalarında çok büyük bir kirlilik bırakıyorlar. Buna karşılık Çin hükümeti, örneğin Pekin civarında bazı planlar hazırlıyor. Yer yüzeyini çok büyük bir basınçla suya tâbi tutarak çölleştirmek ve böylece sanayi kullanımına açmak istiyorlar. Bu nedenle her yıl çok büyük ölçeklerde tarım toprağını çölleştiriyorlar. Bunun için de çok büyük bir su boru hattı inşa ediyorlar. Gereken suyu Tibet ve Himalayalar'dan alacaklarını söylüyorlar. Tabii ki bununla yetinmeyecekler ve Asya'nın birçok su kaynağının başlangıcına sahip olduklarından o suları da kullanacaklar. Bir başka deyişle Asya'nın su kaynaklarını çalacaklar. Bu da orada, örneğin Hindistan ve Çin arasında büyük bir su savaşı çıkabileceğini gösteriyor. Ama bir mucize olarak gördükleri ekonomik yükselişlerini durdurmak istemiyorlar. Bu durum beni çok endişelendiriyor. Çin çok büyük bir soru işareti.

 

Peki İstanbul'daki Dünya Su Forumu hakkında ne düşünüyorsunuz. Kimi iyimser insanlar bu forumun son olacağını söylüyorlar. Siz de aynı fikirde misiniz?