'Siz söyleyin, ne yapalım?'

'Siz söyleyin, ne yapalım?'

08 Ocak 2004

“Devrimcilerle” ilk defa 1988’de tanışan, hayatının 18 yılını cezaevlerinde geçiren, 1996’da ölüm orucuna giren, 19 Aralık “hayata dönüş operasyonu”nun canlı tanığı, F tipi deneyimi yaşayan TAYAD’lı Mehmet Güvel’in cezası, Adli Tıp Kurumu’nun raporu üzerine Cumhurbaşkanı tarafından kaldırıldı. Ama o, içeride yaşadıklarından sonra, hapisten çıkıp kendi köşesine çekilmeyerek, F tipi hapishanelerde kalan arkadaşları için, 57 yaşında olmasına rağmen hâlâ mücadele ediyor. İstanbul’da, temsili bir tabuta girerek yolu trafiğe kapatan Güvel’i en son bir grup TAYAD’lı aileyle birlikte Ankara Abdi İpekçi Parkı’nda “Tecride ve İşgale Karşı” oturma eylemi yaparken, “sol basından” şikayet ederken görünce “genç devrimciye” kayıt cihazımızı uzattık... Açık Site okurları bu söyleşiyi okuduklarında, TAYAD’lı ailelerin kara kışa rağmen Ankara Apdi İpekçi Parkı’ndaki eylemleri 115. gününü de doldurmuştu... Postexspress dergisinin son sayısından iktibas ediyoruz...

 

 

İrfan Aktan: Kaç gündür buradasınız, talepleriniz neler?

 

Mehmet Güvel: 68 gündür Abdi İpekçi Parkı’nda, oturma eylemi yapıyoruz. Tecride ve işgale karşı TAYAD olarak buradayız. Aslında biz programımızı şöyle yapmıştık; on gün boyunca burada bir çadır kurup, insanlara tecridin ve işgalin, emperyalizmin bir politikası olduğunu, bunu bizzat yaşayan ve onların aileleri olarak anlatacak ve bir kamuoyu oluşturmaya çalışacaktık. Fakat çadır kurmamıza izin vermediler. Bunu bir çifte standart olarak değerlendiriyoruz. Çünkü daha önce orada Kamu-Sen’li memurlara çadır kurma izni verdiler. Ve orda, çadırda kendi sorunlarını anlattılar, açlık grevlerini yaptılar ve hiçbir müdahale olmadan bitirdiler eylemlerini. Buna karşı iki defa valiliğe müracaat ettik ve valilik, çevre kirliliği, gelip geçen insanların yolunu kapama gibi çok komik gerekçelerle talebimizi kabul etmedi. Onlar bunu yapınca, biz de dedik ki o zaman biz de burada oturup, oturma eylemi yapacağız.

 

Kamu-Sen’liler de Abdi İpekçi Parkı’nda mı eylemlerini yapmıştı?

 

Evet evet, aynı yerde. Hatta yanlış hatırlamıyorsam 25 gün orada açtıkları çadırlarda kaldılar. Bir de depremzedeler parkın arka tarafında çadır kurmuşlardı. Onlar da kendi sorunlarını anlatmak ve kamuoyu yaratmak için oradaydılar. Ve onlar bizden çok daha önce çadır kurmuştu oraya. Fakat bizim geleceğimiz duyurulunca hem onların çadırlarını kaldırdılar, hem de onlara bizim hakkımızda yalan yanlış şeyler söylediler; “TAYAD’lılar gelecek, size saldıracak, sizin başınıza iş gelecek” diye... Onların sorunları da bizim sorunumuz halbuki. Onların ev sorunları var, bir sürü zarara uğramışlar ve haklı taleplerini dile getiriyorlar. Biz onların ziyaretine de gittik ve dostluğumuzu da geliştirdik.

 

Fakat görüştüğümüz depremzedeler de sizden çekindiklerini saklamıyorlardı. ‘Hem zaten aramızda polis var, bir araya gelemiyoruz’ diyorlardı. Var mıydı böyle bir durum?

 

Onlar polisten çekiniyorlardı, bizden değil. İnsan Hakları Komisyonu’ndan CHP’li bir milletvekili gelip bizim sorunlarımızı dinledi, dosyamızı aldı. Biz ona dedik ki; ‘Bak, burada depremzedeler de var. Onların da sorunları var, onları da bir dinleyin.’ Ve onunla beraber gittik, oradaki depremzedeleri dinledi ve onlardan da dosya aldı. Yani biz sürekli onlara dostluk gösterdik. Biz her iki grup da mağduruz, niye birbirimizden çekinelim ki? Onların da bizlerden herhangi bir çekinceleri olduğunu zannetmiyorum. Belki polisler onları engelliyordu. Çünkü burada bizi de sürekli engellediler, gözaltına aldılar, battaniyelerimizi aldılar, sürekli taciz ettiler. Fakat biz bunların hepsine göğüs gerdiğimiz için bu tip olaylarda bize yaklaşamıyorlar. Bu yüzden daha çok onları bizden uzaklaştırmaya çalışıyorlardı. Son zamanlarda onların da battaniyelerini aldılar...

 

Sizinle aynı yerde oturma eylemi yapan depremzedeler bir iftar vakti Başbakanlığa gidip sorunlarını anlatmaya çalışırken gözaltına alındılar. Bu gözaltı medyada geniş yer buldu, depremzedelerin sorunlarına değinildi. Siz de bu eylem sırasında defalarca gözaltına alınmanıza rağmen, neden sizden söz edilmiyor sizce?

 

Biz 55 gün burada oturduk ve basına bu hiç yansımadı. Bırak artık burjuva dediğimiz basını, ilerici, sosyalist basında dahi yazılmıyor bunlar. Oradaki arkadaşlarla da biz bunu çok tartışıyoruz; ‘yazıp yazmamanızı tartışıyoruz, halbuki bu sorun bizim değil, hepimizin sorunu. Bu eylemi yazmak değil, yanımızda eyleme girmeniz lazım’ diyoruz. Bizimle birlikte oturmalarını, bu eylemi bizimle birlikte yapmalarını beklerdik... Yanımıza gelen muhabir arkadaşlara bunları söyledik. Bu sorun sadece hapishanedekilerin değil, tüm Türkiye’nin sorunu. Bu tecrit politikasının altında ABD emperyalizmi yatıyor aslında. Ve tecride karşı çıkmak, emperyalizme karşı çıkmaktır. Çünkü Türkiye’de hangi hükümet gelirse gelsin, ABD emperyalizmine bağlıdır ve onların tavsiyeleri, talimatları doğrultusunda hareket edebilen hükümetlerdir. Kim gelirse gelsin buradaki hükümetler emperyalizme göbekten bağlıdır.

 

Oturma eylemi sırasında yalnız kaldığınızı mı düşünüyorsunuz?

 

Hayır, öyle düşünmüyoruz. Çünkü halkımız hakikaten bu konuya çok ilgili. Önceleri polisleri falan görünce çevremizde korktular. Yanımıza gelmek istemediler ilk günlerde. Fakat sonra çok geniş bir ilgi uyandırdık gelip geçenlerde. Yanımıza geliyorlar, dövizleri okuyup, ‘tecrit ne demektir’ diye soruyorlar, onlara anlatıyoruz, hapishanelerde yaşananları anlatıyoruz. Bu yüzden yanımızda gece gündüz kalan aileler oldu. Bizim ihtiyaçlarımızı karşıladılar, yemeğimizi yaptılar, sigara, çay ihtiyaçlarımızı karşıladılar. Ve gelip geçen insanlar hep başarılar dileyip öyle geçiyorlar. O bakımdan halkın ilgisi çok iyi. Bizi en çok üzen, demokratik kitle örgütlerinin ilgisizliği. Onlardan örgütsel destek bekliyorduk ama bunu göremedik. Hepsine de tek tek uğradık, derdimizi anlattık. Onlar da ‘yok yönetim karar alacak ondan sonra geleceğiz, yok bilmem ne’ deyip geçiştirdiler. Basından da bu anlamda ilgi gelmiyor.

 

Sence neden kaynaklanıyor, bu bilinçli bir göz ardı mı, önemsememe mi, nedir sebep?

 

Devlet ülkemizdeki F tipleriyle, hapishanelerle ilgili müthiş bir sansür uyguluyor. Bu konuda haber veren birçok insana yasadışı örgüte yardım ve yataklıktan dava açtılar, birkaç kişiyi tutukladılar, gazetelerini kapattılar, dergilerini, radyolarını kapattılar. Daha sonra bu sansürü bir müddet çektiler ama bu sefer onlar kendilerine otosansür uygulamaya başladılar. Bunun korkusu var. Bizim ülkede demokrasi mücadelesi vermek, bedel ister. Biz, ülkemizdeki yönetim biçimini faşizm olarak kabul ediyoruz, dışa bağımlı faşist bir yönetim biçimi. Ve demokrasicilik oyunu oynanıyor. İnsanlara, kitle örgütlerine, şunlara, bunlara belirli bir daire çizmişler ve bu dairenin içinde oynayacaksınız diyorlar. Bunun dışına çıktınız mı kafanıza vururuz, diyorlar. Ve birçok yapı bunun dışına çıkamıyor, bunu zorlayamıyor. Ama biz TAYAD’lılar olarak bunu en sonuna kadar zorluyoruz.

 

Nasıl zorluyorsunuz?

 

Biz buraya ilk geldiğimizde, gazeteciler gider gitmez üstümüze saldırdılar. Birbirimize kenetlendik, bizi döverek, sürükleyerek, kelepçeleyerek arabalara attılar. Şubeye götürdüler, ‘inin arabadan’ dediler. Biz onlara, ‘siz bizi yasadışı ve kuralsız olarak aldınız, getirdiniz. Biz de bu yasadışı uygulamaya karşı hiçbir kurala uymayacağız ve inmiyoruz arabalardan’ dedik. Bu sefer de arabada bizi dövdüler, indirdiler. Fotoğrafımızı çekmek istediler, çektirmedik, parmak izimizi almak istediler vermedik. Parmağımızı kırarak almaya çalıştılar, vermedik. Çünkü yaptıkları iş yasadışı ve kuralsızdı. İfademizi de vermedik. Öbür gün bizi mahkemeye çıkardıklarında dediler ki; ‘siz dört tane polisi hastanelik edecek şekilde dövmüşsünüz, şu an hastanede yatıyorlar, mahkemeye bile gelemediler.’ Biz ise yaşlı başlı insanlar, bunu yapacak fiziki gücümüzün olmadığı da çok açık. O yüzden bıraktılar, çıktık geldik yine aynı yere. Oturma eylemimize devam ettik, bu bedeli göze aldık. Demek ki herkes bunu göze alamıyor.

 

Sen niye göze alıyorsun?

 

Çünkü ben ülkemi inceleyip, okuyup araştırdıktan sonra, bu ülkede bunlarla mücadele etmek gerektiğini anladım. Hapishanelerde, F tiplerinde bizzat tecridi yaşadım. 96 yılında ölüm orucuna girmiştim. Ölüm orucu bittikten sonra, bize ‘sizin sağlık durumunuz iyi, hapishanede yatabilirsiniz’ dediler, biz de yattık 2001 yılına kadar. Bu sırada hiç açlık grevine bile girmedim. Ondan sonra da bizi F tiplerine götürdüler, gelip baktılar ve ‘tamam sen hastasın’ dediler. Demek ki beni hasta eden, F Tipi’nde yaşadığım tecrit durumuydu. Üç defa altışar ay ertelediler, dördüncü defa Adli Tıp Kurumu benim hastalığımın sürekli olduğunu, iyileşmeyeceğimi, bilincimin yüzde 80’nini kaybettiğimi söyleyip rapor verince Cumhurbaşkanı da geri kalan cezamı kaldırdı. Yani demek ki F Tipi’nde geçirdiğim 6 ay –bir sene de olabilir, tam hatırlamıyorum şu an- beni bu kadar hasta etti. F Tipi için diyorlar ki, voleybol sahanız var, oynayabilirsiniz, futbol da oynayabilirsiniz, kütüphaneniz de var, telefon hakkınız da var diyorlar. Ama bunların nasıl olduğunu ben çok iyi biliyorum. Telefon hakkı mesela, diyorlar ki; telefon edeceğin zaman, kiminle görüşeceğini yaz, listesini bize ver, telefon numarasını da ver. Telefon açtığım zaman da, ‘ben Mehmet Güvel, anne seninle görüşüyorum’ karşımdaki annem de; ‘Oğlum ben Nezihe Güvel, seninle görüşüyorum’ diye tekmil veriyoruz karşılıklı. Telefon da dinlendiği için hapishaneyle ilgili en ufak bir şey söylediğinde kesilecek. Veya biz bir şey söylediğimiz zaman saldırılacak. Telefon izni bu şekilde veriliyor. Ki biz bunu kabul etmedik zaten.

Kütüphanede de aynısı, orda kimseyle konuşamazsın, sohbet edemezsin, verilen zamana göre oturup kitabını okuyup çıkacaksın. Voleybol için de onların istediği, seçtiği kişilerle oynayabilirsin ancak. Oranın tüm kurallarına uyan yedi sekiz kişiyi çıkartıp voleybol oynatıyorlar... Tecrit yok diyorlar, oysa bunların hepsi de tecrit. Bizi hasta eden de bu. Şu an bizimle birlikte eylem yapan Şevket Ağarman var. Oğlu Volkan Ağarman, hiç ölüm orucu, açlık grevine yatmayan bir arkadaş. Babasına telefon edip; ‘oğlun kendini astı, gel al’ diyorlar. Tek kişilik hücrede oğlu kendini mi astı, yoksa onlar mı gelip astı, bu bile belli değil. Kendini bile assa, demek ki o tecrit durumunda, o bunalımda, insanlar kendilerini asabiliyor. Bu şekilde dört insan kendini astı diye teslim edildi dışarıya. Bunlardan birinin babası da burada.

 

Geçtiğimiz günlerde televizyonlarda seni İstanbul’da, yolu trafiğe kapatıp temsili bir tabuta girerek basın açıklaması yaparken görmüştük. Bu eylem üzerine basın senin hakkında; ‘Cumhurbaşkanı affetti, ertesi gün yolları kapattı, eylem yaptı’ şeklinde ifadeler kullanmıştı. Neden tabuta girerek açıklama yaptınız?

 

Biz Abdi İpekçi Parkı’nda 55 gün oturmamıza rağmen kimseye sesimizi duyuramamıştık. Hiçbir şekilde basında yer bulamıyorduk. Ben de gittim arkadaşlarımın yanına, bu tecridi anlatacak ve sesimizi duyurabileceğimiz bir eylem yapmamız lazım, dedik. Yasadışı olmayacak bir eylemi nasıl yapabiliriz diye düşündük. Görsellik çok önemliydi. Çünkü biz burdaki gazetecilerle, Anadolu Ajansı’ndaki arkadaşlarla görüştük. Diyorlar ki, biz bütün eylemlerinizi yazıyoruz, çekiyoruz, gazetelere dağıtıyoruz ama yazmıyorlar, yazmazlar da. ‘Bir orijinallik bulmanız lazım’ diyorlar. ‘Geçenlerde biri bir atın üstüne çıktı, öylece bir basın açıklaması yaptı ve bütün gazetelere girdi, sizin de bir orijinallik bulmanız lazım’ diyorlar. Biz de F tiplerini mezarlık olarak gördüğümüz için, mezarlar yaptık. Ve onların içersine girerek tecridi ve işgali anlatmak üzere basın açıklaması yaptık. Maksat o görselliği sağlayarak kamuoyuna sesimizi duyurabilmekti. Onun için mezarlara girdik, gözaltına aldılar, mahkemeye çıkardılar. Biz de mahkemede, Abdi İpekçi Parkı’ndaki eylemimizi yazmıyorlar, biz de görsellik yaratıp sesimizi duyurmak için bunu yaptık deyince bizi bıraktılar. Biz de tekrar geldik buraya.

 

Madem ki basın bu eyleminizi yazmıyor, görsellik de yok, ne kadar daha sürdüreceksiniz bu eyleminizi, havalar da iyice soğumaya başladı?

 

Biz buraya geldiğimizde daha toz topraktı. Ama ne toz toprak ne soğuk ne kar kış ne de tabiatın diğer zorlukları eylemlerimizin önüne geçemez. Çünkü biz hakikaten yaptığımız işin doğru olduğuna inanıyoruz. 107 insan öldü, 600 insan sakat kaldı, Irak’a hâlâ saldırılar devam ediyor ve çocuklar ölüyor. İşgali ve tecridi kamuoyuna duyurduğumuza inandığımız zaman eylemimizi bitiririz. Bizim elimizde imkanımız olsa, radyomuz, gazetemiz, dergimiz olsa, niye gelip burada rezil olalım? Niye burada yatalım, kalkalım sabahlara kadar soğukta duralım, aç kalalım? Bunlar bizim tercihimiz değil ki. Ama bizim imkanımız yok, başka şekilde sesimizi duyuramıyoruz. Sesimizi duyurduğumuzda buradaki eylemimiz bitecek, ama mücadelemiz başka alanlarda devam edecek.

 

Senin F Tipi’nden kalma sağlık sorunların da var. Nasıl bu soğuk havalarda sabahlayabiliyorsun dışarıda?

 

Benim sağlık sorunumun psikolojik olduğunu söylüyorlar. Ben kendimde bir sağlıksızlık hissetmiyorum. Psikolojik olarak da hissetmiyorum. Ben mahkemede de söyledim, dedim raporda benim için akıl hastası diyorlar ama benim aklım başımda. Ben bunların hiçbirini akılsızca yapmadım, bilerek, isteyerek ve planlayarak yaptım diye mahkemede açık açık söyledim. Ama Adli Tıp Kurumu’nda bir heyetin verdiği böyle bir rapor var. Unutkanlık oluyor, yürürken halsizlik oluyor, bunlar da benim yaşamımı etkileyecek bir şey değil. Unutuyorum evet, mesela siz yarın gelseniz, sizinle röportaj yaptığımı hatırlamam. Ama olayları hatırlıyorum, F tiplerini, orda yaşadıklarımı hatırlıyorum, 19 Aralık’ı hatırlıyorum.

 

Peki bize 19 Aralık’ta Bayrampaşa cezaevinde yaşadıklarını ve Edirne F Tipi’ne götürülüşünü kısaca anlatabilir misin?

 

19 Aralık’tan önce zaten ülkenin her tarafında F tipleri yapılmıştı. Bize saldırı olabileceğini de düşündüğümüz için oradaki olanaklar dahilinde tedbirimizi almıştık. Gece gündüz nöbet tutuyorduk, kendi imkanlarımızla kömür tozlarıyla gaz maskesi yaptık -ama tabii saldırı sırasında hiçbiri etkili olmadı. 19 Aralık sabaha karşı 4 sıralarında saldırı oldu. Nöbetçimiz yaralandı, sağlıkçı arkadaşımız hemen gelip serum taktı. Barikatlarımızı kurduk ama sürekli ateş ediyorlardı. Biz merdiven altına girdik. Benim gibi yaşlıları merdivenin en korunaklı yere gönderdiler... O sırada yanı başımda üç dört arkadaşım öldü. Benim gibi çok az kişi tamamen tesadüf eseri kurtuldu. Ateş bittikten sonra gaz attılar içeri, biz de ne yaparlarsa yapsınlar deyip havalandırmaya çıktık ve halay çekmeye başladık. Önce şaşırdılar, ne oluyor diye, ateşi kestiler. Halayın ikinci turunda tekrar üstümüze ateş açtılar. Orda birkaç insan öldü ve tekrar içeri girdik. Ve dışarı çıktık... Edirne F Tipi’nde bizi soyarak aramak istediler. Bu uygulamayı kabul etmedik. Tekrar saldırdılar, döverek, zorla üstümüzü başımızı yırtarak, çırılçıplak soyarak aramalarını yaptılar ve hücrelere attılar. Üç dört gün sonra yanıma başka örgütten yargılanan iki kişiyi daha verdiler. Ertesi sabah da bizi zorla aşağıya indirip sayıma çıkardılar. Oysa üç kişiydik, bizi orda saymanın ne alemi var? Yine dövdüler. Amaçları saymak değil, bizi küçük düşürmek. Ama biz bunları kabul etmedik, zaten kabul etseydik hapishanelere düşmezdik (gülüyor). Ailesi para gönderemeyen yan hücredeki arkadaşın üstü başı yok, kazağı yok, giyecek hiçbir şeyi yok. Ona bir şey göndermek istiyorum, kabul etmiyorlar, para vereceğim, bırakmıyorlar. Biz de kağıt mendilleri ıslatıp top şekline getirip içine para koyarak, birbirimize attık. Aradan bir ay geçtikten sonra, artık bize gelen paraları bize vermemeye başladılar. Para idarede kalacak, ihtiyacımızı onlardan isteyeceğiz, kantinden alıp verecekler ve paramızdan kesecekler. Yani yardımlaşmaya bile tahammülleri yok... Biz de bu sefer arkadaşlarımızın ihtiyacı olan şeyleri ya da ihtiyacımız olan şeyleri havalandırmadan atıyoruz birbirimize ama bu sefer de kırılıyor, tavana takılıyor falan. Haberleşmemizi bile engelliyorlar.

 

F Tipi cezaevinde bir mahkumun bir günü nasıl geçiyor?

 

Orda sabahleyin dört zeytin, soğuk bir çay, ufacık bir peynir parçası getirip kapının altından uzatıyorlar. Öğlen ve akşam da yemek veriyorlar. Onun dışında, sosyal hayat zaten yok. Eğer yakınların kitap getirmişse, cezaevi yönetiminin istediği üç kitabı alabiliyorsun. Savunmanı yazdığın kağıtları, gardiyanlar ‘bunda propaganda var’ deyip yırtabiliyor. Avukatın yanına giderken kağıt kalem vermiyorlar. Görüş sırasında ziyaretçinle aranda kalın bir cam duvar ve demirler var. Hiçbir şekilde temas kuramıyorsun. Mesela görüşten dönerken başka bir mahkum getiriliyorsa, ona selam bile veremezsin. Sırtını çevirirler, eğer selam verirsen, mektup ya da telefon cezası verirler... Radyolardan sürekli müzikler çalınıyor. Mesela, ‘erkek dediğin sarmalar, kadın dediğin çalkalar’ gibi abuk sabuk müzikler dinletirler. Kimileri hoparlörleri kırdı, onun için ceza da aldılar... Yani seni çıldırtmak ve delirtmek için ellerinden geleni yapıyorlar.

 

Doktor kontrolü, banyo ve televizyondan yararlanabiliyor mu mahkumlar?

 

Doktora ben bir sefer gitmiştim. İlaçlarımı tek tek gardiyanlar getiriyordu. Ben de kabul etmedim, çünkü hem hijyenik değil, çünkü elinde getiriyor hem de yüzlerce mahkum var, ya benim ilacımı karıştırırsa... O yüzden sonradan tabletle vermeye başladılar. Banyo da, istedikleri zaman sıcak su veriyorlar, istemedikleri zaman da soğuk su... Televizyon ise, sen idareye para veriyorsun, onlar gidip sana alıyor. Yoksa yakınların sana getiremiyor. Harcadığın elektriğin parasını da sen ödüyorsun, ödemezsen kesiyorlar. Ortak yaşam alanı da yok zaten. Üç kişiydik biz ve hep aynı kişilerle birliktesin. Yoksa başka hücrelerdekilere selam dahi veremiyorsun... Geçenlerde aldığımız habere göre, bere istemişler yönetimden. Onlar da vermeyince, eski kazakları yırtıp kendilerine bere yapmışlar.

 

Burada da benzer bir uygulamayla karşılaştınız. Çadır kurdurulmadı, önceleri sadece beş battaniye almanıza izin vermişlerdi. Birkaç gün önce tekrar alınmış battaniyeler...

 

Evet battaniyelerimizi aldılar, uyku tulumlarımızı, naylon çadırımızı falan aldılar. Avukatlarımız geri almaya çalışıyor şimdi. Gece çok soğuk oluyor...

 

Cezaevlerindeki tecritten bahsetmişken, geçenlerde Aytekin Yılmaz’ın “İçimizdeki Hapishane/ Labirentin Sonu” isimli bir kitabı yayınlandı. Cezaevinde kalan eski bir solcu mahkum, oradaki deneyimlerini anlatıyor ve cezaevlerinde sol örgütlerin kendi üyelerine tecrit uyguladıklarını, hangi kitabın okunacağına bile üst düzeydekilerin karar verdiğini söylüyor. Var mı böyle bir ‘örgüt içi tecrit’ gerçekten?

 

Aslında böyle bir şeyin olmasına imkan yok. Bunları diyenler demagoji için söylüyor. Daha ölüm oruçları başlarken, ‘örgütleri bunu yaptırıyor’ da dediler. Bu o kadar saçma bir şey ki, ben ölüm orucuna girmezsem ne yaparsın bana. ‘Ölüm orucu yap yoksa seni öldürürüm’ mü diyecek. Zaten ölüm orucu yapıyorsun. Bir insanın bıçakla ya da tabancayla öldürülmesi gayet kolay. Ama ölüm orucunda acı çeke çeke, kan kusa kusa, ıstıraplar içinde can veriyorsun. Bundan daha ağır bir ölüm yok ki, kime zorla bunu yaptırabilirsin ki? Bunu söyleyen insanlar mücadeleyi bırakmış insanlar, mücadelelerini bırakmalarının teorilerini yapıyorlar, kendilerini rahatlatmaya çalışıyorlar. Kendimden örnek vereyim, bir ara hapisteyim, dedim ki ben oturup bu Marksist yayınları kendi kendime okuyup öğreneceğim, dedim. Ama hangi sırayla okuyacağımı bilmiyordum. O zaman bilen bir arkadaşa danıştım. Arkadaşım bana dedi ki, şu sırada bunları okuyup öğrenmenden daha önemli şeyler var. Örneğin önce ülke gerçeğimizi tanıyalım, halkımızı tanıyalım, Anadolu’yu tanıyalım, bizim için gerekli olan budur, senin yerinde olsam bunları okurum, dedi. Ben de onu haklı gördüm ve öyle yaptım. Ama kimse bana ne okuyacağımı, ne okumayacağımı söyleyemez. Kimse kimseye böyle demez. Ben DHKPC örgütünden yargılandım, aslında üyesi değilim ama ceza da aldım. Ben TAYAD’lıyım, ta ilk kuruluşundan beri ama bana 12 yıl ceza verdiler. Toplam 18 sene cezaevinde kaldım fakat orada, anlattığınız türden bir şey görmedim. Beni kimse getirip burada zorla oturtamaz. Zaten bizde her şey gönüllüdür. Hatta bazen gönüllü olmak bile yetmiyor. Ölüm oruçlarında da öyle, ben gönüllüyüm demen yetmiyor. Aynı zamanda niçin gönüllü olduğunu da anlatman gerekiyor. Eğer gerekçeni anlatamıyorsan zaten seçilmiyorsun.

 

Kim tarafından seçilmiyorsun?

 

Her gittiğin yerin bir sorumlusu oluyor, onlar seçiyor. Mesela böyle bir karar alındığında, kimi ölüm orucuna girmek için gönüllü oluyor, kimi de ‘benim çoluğum çocuğum var’ deyip girmiyor. Yani isteyen giriyor, zorla değil. Seçilmek için bu insanlar diyebilirim ki otuz defa imtihandan geçiyor. Hakikaten bu işi yapabilecek mi, bunu sürdürebilecek mi diye. Çünkü bize diyorlar; ‘ölüm orucu öyle kolay bir şey değil, sen gönüllü olmazsan da yine bizim arkadaşımızsın, yoldaşımızsın, ama gönüllü olup da bunu sonradan bırakırsan seni hain ilan ederiz ve hain olursun’ diyorlar.

 

Peki gönüllü olmayan, hakikaten ‘yoldaş’ kalmaya devam edebiliyor mu?

 

Tabii, tabii. Hatta ben hapisteyken, ölüm oruçları öncesinde biri çıkıp, ‘ben bu örgütün üyesiyim, ve ölüm orucu gönüllüsüyüm. Gönüllü olmayan zaten haindir’ dedi. Ona hemen itiraz ettiler. Ve o insan da bu sözleri yüzünden gönüllü seçilmedi zaten. Ben de gönüllülerden biriydim, oturdum yazdım gerekçelerimi. Hem duygusal hem de siyasal olarak anlatıyorsun bunları. Ve buna göre bakıp o şekilde seçiyorlar. Seçilmek için ağlayanlar, kendilerini yırtanlar oluyor. En sonunda biri çıkıp; ‘arkadaşlar gönüllü olmak isteyenler bana çok baskı yapıyor. İsteyen kişi ölüm orucuna girebilir ama bizim seçtiklerimiz dışındakiler ölseler de bizim şehidimiz değildir’ demişti. Yani zorla yaptırılmaz, ama isteyene de zorla karşı çıkılabilir. Ben bu sefer de gönüllüydüm ama bırakmadılar, sen 96’da ölüm orucu yaptın, şimdi yapamazsın dediler.

 

Birçok sivil toplum örgütü, entelektüel çevre, ölüm orucuna karşı çıkıyor. ‘Ölümün kutsanmasına’ doğru bakmadıklarını, başka bir mücadele biçiminin olması gerektiğini söylüyorlar. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

 

Evet, onlar ölüm orucunu doğru bulmuyor, intihar gibi görüyorlar. Peki, bize bir alternatif gösterin o zaman. Ne yapalım, veya siz ne yapıyorsunuz? Gelin birlikte birşeyler yapalım. Tecrit sorunu gerçekten Türkiye’nin sorunu. İnsanları birbirinden koparmak istiyorlar, buna karşı birşeyler yapılmalı, 107 insan öldü bu sırada. Tamam, ölüm orucunu tasvip etmezsen yapma, yanlış görürsek biz de yapmayız zaten. Ama biz doğru olarak gördüğümüz için yapıyoruz. Zehra ve Canan, babalarının yanında ölüm orucuna yattılar ve öldüler, biz inandığımız için bunu yapıyoruz. Sana yap diyen yok ki, sen de başka bir şey yap o zaman. Panel mi, miting mi, basın açıklaması mı yapacağız, gel seninle de böyle şeyler yapalım.

 

Eğer amaç sesini duyurup kamuoyu yaratmaksa, artık ölüm oruçları da, burada yaptığınız oturma eylemi de basında neredeyse hiç yer bulmuyor. Büyük bir kamuoyu da oluştuğu söylenemez. O halde yapılan bu eylem ne kadar anlamlı?

 

Biz aylarca düşündük, ne yapabiliriz diye. Aklımıza bunlar geldi işte, İstanbul’da tabuta girip basın açıklaması yaptık, burada oturma eylemi yapıyoruz iki ayı aşkın bir süredir. Varsa bir alternatifi, bu eylemlerimizi etkisiz gören arkadaşlar, gelsinler onu yapalım. Bizim aklımıza bunlar geliyor. Burası Ankara’dır, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin olduğu yerdir, herkesin bulunduğu, gördüğü yerdir, bugün olmazsa yarın mutlaka biri sesimizi duyar, diye düşündük ve aklımıza bu eylem geldi. Ölüm orucunda da öyle, hapiste yapabileceğimiz başka bir şey yoktu ki.

 

Ölüm orucunu eleştirenler, ölümle değil de başka bir şekilde, yaşayarak mücadele verilmesi gerektiğini söylüyorlar...

 

Tamam işte, ne yapalım? Tamam, biz ölümle direnmeye inanıyoruz, daha çok ses getirir diyoruz. İnsanları daha çok etkiler diyoruz, biz böyle inanıyoruz ve yapıyoruz. Aklımıza ne geldiyse onu yaptık, miting geldi onu yaptık, tabut eylemi geldi onu yaptık, panel yaptık, başka ne yapalım, gelip söylesinler.

 

Bu kadar ölüm oldu, işkenceler yaşandı ama F Tipleri hâlâ devam ediyor. Bunun kalkacağına inanıyor musunuz?

 

Mutlaka kalkacak ve biz kazanacağız. Bunun bedeli belki çok ağır olacak ama son insanımıza kadar direneceğiz. Tecridi ortadan kaldıracağız, buna çok inanıyorum. Bedeller daha ağır olur, daha çok ölüm olur, hapislere atılırız, işkenceler görürüz ama bu tecridi mutlaka kaldıracağız.

 

Sen bu mücadeleyle ne zaman, kaç yaşında tanıştın, biraz da kendini anlatır mısınız?

 

Ben 1946 doğumluyum, bu mücadeleyle 1988’de tanıştım.. Evliydim ama ayrıldım, iki çocuğum var. Şimdi İstanbul Armutlu’da yalnız yaşıyorum.

 

Yani üniversite yıllarında değil de çok sonraları girdin bu mücadeleye?

 

Evet, ben Marmara Üniversitesi BasınYayın’ı bitirdim. Kendi turizm acentemi açtım. Sürekli yurt dışını dolaştım, gitmediğim Avrupa ülkesi yoktur. Devrimci olmadan önceki hayatımda çok büyük paralar kazandım. Babam Adanalı bir toprak ağası, o da çok zengin biri... Ben devrimcileri hiç tanımazdım ama bir olay yüzünden hapse düşüp devrimcilerle tanışınca, onların birbirlerine bağlılığını görünce bu mücadeleye girdim. Hiçbir çıkar yok, ölümüne birbirine bağlı, biri dayak yerken öbürü üzerine kapanıp koruyan, arkadaşını kurşundan korumak için önüne atlayan insanları gördüm. Daha önce hiç bunları görmemiştim, hep çıkara dayalı ilişkiler içinde yaşadım. Ve her şeyimi bırakıp bu yaşama atıldım. En mutlu yaşamım da TAYAD’lıların içinde geçti zaten. Bu hayat benim ömrümün sonuna kadar sürdüreceğim bir hayat biçimi olacak. Birahanem de vardı, mağazalarım da vardı ama hepsini bıraktım ve kendimi TAYAD mücadelesine verdim.

 

Maddi zorluk çekiyor musun şimdi?

 

Benim zaten hiçbir şeye ihtiyacım yok. Sigaraya ihtiyacım var, üstümüzü başımızı da yardımlaşarak alıyoruz zaten. İki aydır burdayız ama çayımız geliyor, sigaramız geliyor, insanlar yardımlaşmaktan hoşlanıyor...

 

Aslında yaşamında çok köklü bir değişiklik yapmışsın. Bu, ailenle ilişkilerini nasıl etkiledi?

 

Zaten ben TAYAD’a girmeden önce eşimden ayrılmıştım... Adana’da annem, babam, kız kardeşlerim var, onlar eski yaşamlarını hâlâ sürdürüyorlar. Arada bir ziyaretlerine gidiyorum, üstümü başımı yıkayıp, harçlığımı alıp geliyorum. Burada kal, sana iş kuralım diyorlar, durumları da iyi. Ama ben öyle değil, böyle daha rahatım, daha huzurluyum.

 

Çocuklarınla görüşüyor musun?

 

Çocuklarımla on senedir görüşmüyorum, hapisteydim. Onlar tabii benim mücadelemi anlayamıyorlar. Bir kızım bir oğlum var. Kızım İstanbul’da sanırım İktisat Fakültesi’nde, oğlum da Gebze’de Kimya Mühendisliği’nde okuyor... Ama onlar devrimci değiller. Çünkü hiç görüşemedim onlarla, hep hapisteydim...

 

Şimdi onları görsen, ne anlatırsın?

 

Aslında onların da mücadele içinde olmalarını isterdim. Ama çok ilişkim olmadığı için onları örgütleyemedim. Şimdi görürsem, onlardan devrimci olmalarını isterdim.

Kategori: