Siyasi polisiye - Eleştirel akılla kurulan ilişki

Siyasi polisiye - Eleştirel akılla kurulan ilişki

03 Aralık 2002

Eşber Güvenç: Bu akşamki konuğumuz Everest Yayınları’nın yeni başladığı siyasi-polisiye dizisi ile ilgili olarak dizinin editörü Ömer Türkeş ile birlikteyiz. Uzun zamandır sizin sesinizi duyuyoruz köşemizde, bizimle birlikte oluyorsunuz Açık Dergi’de her Cuma günü, bize seçtiğiniz romanlar sizin eleştirileriniz, sizin sesinizle yansıyor ve birçok yanıt da alıyorsunuzdur herhalde. Birçok yerde, birçok dergide de var eleştirileriniz, ama şimdi bambaşka bir şey, bambaşka derken sizin için çok da başka değil siyasi-polisiye konusu. Öncelikle nedir polisiye ve kimlerin ilgisini çeker daha çok, kimlere seslenir ve siyasi-polisiyenin özelliği nedir, artı siyasi olmasının?

Gerilimi seven bir insan... Edgar Allan Poe (1848)

 Ömer Türkeş: Polisiye benim çok ilgimi çekiyor. Her şeyden önce, bu babadan kalma okuma meraklarımdan. İnsanlar okumaya başlarken ellerine kitaplar verilir, bizim evde de iki tarz kitap vardı, daha doğrusu aydınlanmanın tohumlarının atıldığı cumhuriyet döneminde bir beyaz diziler vardır bilirsiniz, Dostoyevskiler, Tolstoylar, Fransız klasikleri vs. bir tarz oradan gelişti. Diğeri de babamın kendi zevki idi, hukukçu idi, polisiye okunurdu bizim evde. Bu nedenle polisiyeyi biraz fazla okudum belki de, diğer kitapların arasına polisiye koymak gibi bir şey. Sonuçta polisiye okumak edebiyat mı, değil mi, çok tartışması yapılabilir belki ama sonuçta polisiye okumak keyifli bir alışkanlıktır. Sizi alır götürür hikayesine, kimisi bulmaca tarzlarında olanı sever, kimisi gerilim tarzını sever. Mesela Highsmith tarzını sevenler vardır, Agatha Christie’nin tarzını sevenler vardır, Raymond Chandler’ın ya da Hammett’in sokakta

dolaşan dedektifini sevenler vardır, ben genellikle çoğunu severim ama polisiyenin bütün bunların içerisinde temel bir unsuru var. Okumanın ya da romanın belki de temel öğesidir bu; iyi polisiye iyi hikaye anlatır, hikayesini iyi anlatır, mükemmel bir kurgu gerektirir, çünkü kurgu aksadığı zaman gevşek bir kurgu ile bağlantılarını kuramaz hikayesinin yazar. En kötü polisiyeler bile, yani sadece bir bilmece çözen, bir cinayet bilmecesi olduğu zaman bile son derece mantıklı kurgularla ilerlemesi gerekir polisiyenin, bu nedenle polisiyenin roman yazan herkese biçim olarak söyleyeceği bir şeyler vardır. Bunun dışında, edebiyatın bu teknik analizinden ya da yazar gözünden ayrıldığımızda, oturur ve zamanınızı hoşça geçirirsiniz. Bu tıpkı televizyonda keyifli vakit geçirten Hollywood filmlerine benzer. Yalnız polisiyeler edebiyat dünyasına hep böyle bilmeceler biçiminde bir tür olarak çıkmamıştır, yani daha romanın başlangıcında ayrıcalıklı bir tür olarak ‘durun biz bir polisiye türü başlatıyoruz’ diye bir durum söz konusu değil.

Eleştirel akılla kurulan ilişki

Türün ustalarına baktığımızda, geriye doğru gittiğimizde Poe’yu görüyoruz mesela, Poe’nun polisiye yazmasındaki amaç, tamamiyle o aydınlanmanın aklıyla kurduğu ilişki, o akılın yürütülmesi, rasyonel aklın bir tür ironisi de denilebilir. Onun çözümleyici tipi Dubin işe başladığı zaman başka hiç kimsenin çözemeyeceği bir biçimde cinayetleri çözer, ipuçlarını öyle okur ki aklın gücüdür bu, hiç kimse görmez ama o aklı gösterir. Temelinde “durun ben bir polisiye yazayım” diye bir meselesi yok Poe’nun. Poe hem gerilimi seven bir insan, çünkü gerilimli anlarda insan psikolojisinin, insan davranışlarının bazı temel noktalarına ulaşabiliyor. Sir Arthur Conan Doyle, Sherlock Holmes’u ile Poe’nun mirasçısı olurken, Poe’nun o eleştirel akılla kurduğu ilişki özelinden değil de, onun biçimiyle kurmuştur ilişkisini. Yani edebiyatta bugün tür diye baktığımız bi rtakım türler, korkular, tarihi romanlar, siyasiler başlangıçta tür olarak tür olarak çıkmamışlardır, sonradan birileri klişelerini tekrarlayarak türleştirirler, tekrarlaya tekrarlaya, metinden metine gider ve işin içinden onun başlangıçtaki özü kalkar, kaybolur, buharlaşır, böylelikle ortaya Agatha Christie tarzı polisiyeler çıkar. Yanlış anlaşılmasın, Agatha Christie’yi küçümsüyor değilim, ama artık mesele herhangi bir şeyi tartışmak değildir, orada ahlak tartışması yapılmaz, felsefe tartışması yapılmaz, siyasi tartışma yapılmaz, mesele tam da polisiyedir. Bugün Türkiye’de böyle türler yaygın, seriler başlamıştır, mesela Oğlak Yayınları şimdi bir sürü seri çıkartıyor, başka yayınevlerinden de çıkan seriler var. Bu serileri yazdıran saikler, tamamiyle polisiye seven insanlara sadece türün biçimsel özelliklerini yansıtan metinler sunmaktır, ama başlangıca tekrar dönersek, mesela korku romanı, türü çıkarken Mary Shelley Frankenstein’i insanlar basitçe korksunlar diye yazmıyor. Bunun sıklıkla tekrarları, okuyucunun ilgisini çekmesi ve başkalarının da bunu taklit etmeleri sonucunda türler doğuyor.

Suçun tarihi burjuva toplumunun tarihi

Buradan siyasi-polisiyelere geçersek eğer, mesela daha önceye gelelim, Sefiller romanındaki temel konu nedir? Jan Val Jan’la Jever arasındaki takiptir aslında, bütün roman boyunca bir kürek mahkumu bir komiser tarafından takip edilir, ama bu fonda Victor Hugo Fransız adalet sistemini, o dönemin toplumsal ve siyasi ilişkilerini acımasızca eleştirir, hatta bir Paris komünü sahnesi bile vardır, çok canlı bir sahnesi vardır. Dickens’a geçelim, Dickens’in doğrudan doğruya polisiye deneme sayılabilecek Kasvetli Evi de vardır, ama bütün romanlarında polisiye unsurlar kullanır, heyecan unsuru için ama bunun arkasındaki fonda İngiltere’nin yoksul mahallelerini görürsünuz. Bu yazarlar suçun oluştuğu yerleri gösterir.

Charles Dickens (1812-1870)

Zaten ben de –itiraf etmekte hiçbir sakınca görmüyorum- siyasi-polisiyeler kavramını Mandel’den öğrendim, polisiye seviyordum sonra Mandel’den bunun teorisini okuduğumda, polisiye edebiyatın çok anlamlı bir yere gittiğini öğrendim, Mandel’in “Hoş Cinayet” kitabında çok güzel cümlelerle anlatılır, suçun tarihi burjuva toplumunun tarihidir, çünkü burjuvazi tarih sahnesine çıktığında, kent nüfusu artıp yoksulluk, sınıfsal farklılaşmaları oluşmaya başladığında cinayetlerde de büyük bir artış yaşanır. Yani o dönemde Dickens’ın Kasvetli Evi ya da Oliver Twist’i yazdığı dönemlerde Fransa’da Sefiller’in yazıldığı yıllarda, Paris’te ve Londra’da binlerce suçlu var, bir yandan da habire polis örgütü örgütlenmeye başlıyor. Yani hem suçlar yaygınlaşıyor, hem suçun takibi... Devlet de suçun oluşumunda örgütlü bir biçimde mücadeleye girişiyor. Böyle korkunç bir mücadelenin içerisinden polisiyenin çıkması çok doğaldır. Tekrar Conan Doyle’e baktığımızda Sherlock Holmes her ne kadar çok biçimsel çözümlemeler yapıyor olsa da, bir Sherlock Holmes romanında mekan tasvirlerine baktığınızda kentin yarıldığını hemen görürsünüz, Londra’nın sokaklarının hemen yarıldığını görürsünüz. Zenginlerin mahalleleri ile yoksulların -suçun sıradan bir hale geldiği Soho’nun- sokakları çıkar karşınıza. Aslında Sherlock Holmes’larda da siyasi her tür tohum vardır, ki bazen yoksullar bilinçaltından bile olsa ötekileştirilmişlerdir, yani suçlu figürleri devşirilmiştir onlardan.

Bu tarihi şöyle hafifçe siyasi-polisiyelere ilerletirsek, tür ilerledikçe yıllar geçtikçe, polisiyelerin altın çağı başladıkça karşımıza İngiltere’den, Amerika’dan ‘salon polisiyeleri’ dediğimiz tür çıkıyor; yani suçun artık aristokrat malikanelerine, burjuvanın eşyasına ilişkilendirildiği suçlar. Bu suçlara bakarsanız genellikle arkasında birçoğunun maddi nedenlerle işlendiğini, itkinin bu olduğunu görürsünüz; miras meselesidir, başarısızlıktır, işte yükselmedir, vs. Böyle bir dizi suç nedeni görürsünüz ama yine de bunu doğrudan
siyasallaşm ış bir şey olarak almıyorum, burada bir bulmaca kuruluyor.

Siyasi bir meselenin edebiyattaki aracı

Fakat aynı tarihlerde özellikle Avrupa’da bir İtalya var, mafya gelmiş çöreklenmiş, örgütlü suç yayılmış, suç toplumla karışmış, siyasetçi ile karışmış; toplumun her katmanına, her alanına, her kuruma sızmış suçlar var. Böylesi bir ortamda bir entelektüelin iki tür tavrı olabilir edebiyat üretiyorsa: Bir tanesi apaçık, bizde bir dönem de yazılan gerçekçi romanlar yazmaktır, yani insan sorununa inmektir, teşhir etmektir. Burada belki de devletle çok doğrudan karşılaşmalar yapamazsınız ama diğer yandan egemenlerin pratiğine baktığınızda suçluları görüyorsunuz, yani bakan göz artık bu suçları kimin işlediğini biliyor. İtalyan yazarları Gadda, Scarbanenco, Montalbano, Sciassia gibi yazarlar, özellikle Sicilya kökenli olanları kendi topraklarının tarihlerini polisiyeler biçiminde döküyorlar edebiyata. Bu çok çarpıcı metinlere neden oluyor, bunun paralelinde Latin Amerika’da romanın patlamasıyla, roman sanatının yayılmasıyla birlikte, gözde hale gelmesi ile birlikte bir yandan büyülü gerçeklik akımı sürerken bir yandan da siyasi-polisiyeler çok ciddi bir şekilde hem okuyucu buluyor hem de yazarlarını buluyor diyelim, ve çok ciddi bir damarıdır bugün. Entelektüelinin siyasi olduğu, hayata bir taraf olarak baktığı her yerde polisiye artık bir oyun olmaktan çıkıyor, siyasi bir meselenin edebiyattaki aracına dönüşüyor. Tabii aracı burada çok basit bir ilişki olarak koymuyorum ama bunu bir ifade etme aracına dönüştürüyor.

EG: Sesi, sözü oluyor...

ÖT: Evet öyle oluyor. Biraz daha tarihe devam edelim, bunun görüldüğü yerlere dönelim Amerika’da bir dönem Dashiel Hammet’in romanlarında en çok bu özel dedektif tipinin çıktığı dönemlerde, belki polisiyeler doğrudan siyasi değildir ama orada da suç ilişkilerini çok güzel teşhir ederler. Sokakta polis, politikacı ve suçlu aynı düzlemde buluşurlar Hammet’in romanlarında da, serttir romanlar, içki kaçakçılığı
vardır ama içki kaçakçılığına adım attığınız zaman karşınıza polis şefi çıkar, bir adım daha atarsanız onun arkasında senatör adayını görürsünüz. Bunun Fransa’ya gelmiş bir hali var, Fransız yazarları da 68 baharında devletle kapıştıklarında devletin artık Cezayir’lerden vesaireden deşifre olmuş, galiba de Gaulle’ün birinci cumhuriyetinin o iyice deşifre olmuş devlet yapısını gördükten ve buna hoşnutsuzlarını dile getirmeye başladıktan sonra Fransa’da böyle bir dalga başlıyor. Didier Denoix, Francis Lyk, Jean Patrick Manchette, Jean Amilie gibi yazarlar polisiyeyi devletin bu suçu doğallaştıran yapısını deşifre edecek biçimde kullanıyorlar. Mesela Didier Denoix’in Hatırlamak İçin Öldürmek romanı bu konuda enteresan örneklerden bir tanesidir; ülkesinin Cezayir’de başlayan kirli tarihinin izini sürmeye başlar ve onu 68’deki bir başka cinayetle ilişkilendirerek tamamlar. Bu devletin kesintisizliğinin de sergilenmesidir, daha önce Cezayir’de işlenen örgütlü suç, artık Fransa’ya, içeriye de taşınmıştır. Keza bizim dizimizde seçtiğimiz kitaplardan Keskin Nişancı isimli kitapta da Manchette ilginç bir kiralık katil tipi kullanır, ama bakarsınız ki kiralık katilin arkasında birden devletin bütün yapıları yükselir, katil koruma duvarları ile yükselmeye başlar.

Bir de Latin Amerika’nın üzerinde biraz daha durmak gerekli, -özellikle Ignasio Taibo’nun romanı oraya vurgu yapar-, eskiden çok benzetilirdi ekonomik konularda Türkiye’ye, Latin Amerika üçüncü dünya ülkelerinin bir çok ana özelliklerini barındırır, Meksika, Arjantin, Brezilya, Şili darbeler tarihidir, az gelişmiş ülkelerin bütün yapısal bozukluklarını taşıyan ülkelerdir bunlar. Bu nedenle bizim ülkemizle de paralellikler kurarak konuşmak mümkün bunları.

Paco Ignacio Taibo

EG: Ben çok polisiye seven bir insan değilim, doğrusu Taibo’ya çok zorlukla başladım, sonra tam da sizin dediğiniz gibi oldu. Özellikle o belgesel diyebileceğim bir bölümü var ki birkaç sayfa sürüyor, onun arkasından geçen bölümler çok yakın bir tarihimizde bizim buraları anlatıyor gibiydi.

ÖT: Paco Ignacio Taibo II, bu ‘To’sunu da anlamış değilim, ‘jr.’ gibi bir şey olabilir, herhalde II. Taibo anlamına geliyor. Espri olabilir çünkü Paco Ignacio Taibo gerçekten çok esprili bir adam, ironik bir tarzı var, polisiyeyi sevenler belki Borges’in polisiyelerinden “Don Isidore Parodi’ye 6 Bilmece” adlı kitaptaki komik polis müfettişini tiye alan komiser tipine daha çok benzetebilirler.

Polisiyelerin önemli bir özelliği var, bu yıllarda daha çok meydana çıkan ama geçmişte de aslında çok farklı olmayan bir şey, bir polisiye yazarının ciddi bir bilgi birikimine sahip olması gerekiyor. Eğer siz katilinize zehirlerle cinayet işletiyorsanız zehirleri bilmeniz gerekiyor, o zehirler hakkında bilgisi olup birisi “ne saçma” derse hakikaten romanın çatısını çökertirsiniz. Bu romanın çok sağlam kurguları olması gerektiğinden söz etmiştim, ya da ipuçlarından bahsediyorsa Conan Doyle bu ipucunun bir boyanın, boyaya atılan hangi maddenin hangi rengi açığa çıkartacağı kimya bilgilerine gerçekten de sahip, çünkü oturup laboratuvarında deniyor da yazmadan önce bunları. Bugüne geldiğimizde dikkat edin, bestseller türü kitaplarda bile, polisiye, macera kitaplarında bile ön sayfada neredeyse bir sayfalık bir teşekkür görürsünüz, bilgisayarla olan bilgileri veren filancaya, psikiatristine, varsa -köpekler, kediler geçiyorsa- hayvan uzmanlarına, vs.’e teşekkür eder. Çünkü artık tek başına yazılabilecek bir halden çıkmıştır bu tür metinler, uzmanlık alanıdır, çünkü suç bir uzmanlık alanıdır artık ve çözümleme de bir uzmanlık alanıdır. Artık genlerle uğraşılıyor laboratuvarlarda, bilimadamlarının, vs. ilgi alanındadır suç. Paco İgnacio Taibo’da, siyasi-polisiyede ince cinayetler olmasına gerek yok, suikastler daha bol aslında, şimdi bu tür cinayetlerdeki bilgi nereden geliyor? Buradaki bilgi de tarih, siyaset, ekonomi bilgisidir. Bir ülkenin insanına, toplumuna ilişkin bilgilerdir.

Paco Ignacio Taibo Meksika Üniversitesi’nde tarih dersleri veren bir yazar, bunun yanında Ernesto Che Guevera’nın hayat öyküsünden yola çıkarak hazırladığı çok geniş bir Latin Amerika devrim tarihi kitabı var ki bu alanda yapılmış en kapsamlı çalışma olarak biliniyor. Paco Ignacio Taibo, Mutlu Son Yoktur romanına Nazım Hikmet’in Mutlu Sonlar İstiyorum şiiri ile başlar, çok güzel bir şiirdir, zaten Nazım hayranı olduğunu da belirtmiştir, fakat Taibo’nun yanıtı hüzünlüdür “böyle bir toplumda mutlu son yoktur” diye başlar söze. Çünkü Meksika’yı anlatmaktadır, bir üçüncü dünya ülkesi diktatörlüğünü anlatmaktadır, burada demokrasiler yoktur, burada insan hayatının kıymeti yoktur, burası ezenler ve ezilenler ikileminde yaşayan sivil silahlı milislerin istedikleri gibi adam öldürdükleri, insan hayatlarına kastettikleri, cinayetlerin bizde de hatırlayacağınız kurşun atanların,
yiyenlerin ‘şerefli’ addedildiği politikacılar tarafından korunulduğu ülkelerden bir tanesidir. Mutlu Son Yoktur’da bir kahramanımız var Hector Belescoran isimli, sevimli, yeteneksiz bir kahraman, aslında ne yapsın, ekmek parası için dedektiflik yapıyor, bir başarı göstermişliği de yok, iş bunlar. Yani diğer süper kahramanlar gibi değil, Raymond Chandler’in Philippe Marlow’u gibi sağı öldürüp solu süründürmüyor, Mike Hammer gibi 45’liğine asılıp bütün düşmanları temizlemiyor ya da kadınlar ona bakıp anında aşık olmuyorlar, hatta zavallı bu konuda başarısız falan da, nikah dairesinin önünden eli boş dönüyor. Birkaç arkadaşı ile birlikte, yine Meksika tiplerini çok iyi görüyorsunuz, hem fazla hareketli olmayan, uzanmış bir koltuğa sohbet eden, uyuşuk uyuşuk dinlenip yorgun, sıcak ülkelerin hep yorgun, “oturalım şurada iki çift laf edelim, arada da bir ceset var ama, işte şurada sohbet ediyoruz...” diyebilecek kadar ‘hareket özürlü insanlar’ diyelim, olay başladığında tuhaf geliyor. Bir tane garip giysili bir ceset, Belescoran yeteneksiz, arkadaşları öyle, buradan bir şey çıkmaz dediğiniz anda, atılan her adımda bu cinayetin geçmişteki bir yerlere göndermesi olduğunu fark ediyorsunuz. Bu geçmişteki gönderilen yerlere baktığınızda daha hüzünlü, en azından ben okurken kendi tarihimle ilişkilendirdiğim için hüzünlendim, mesela bir öğrenci yürüyüşünün sabote edilmesi var; kalabalığın arasına dalan silahlı milislerin -neredeyse ölü sayısı bile çok yakın- 30’a yakın göstericiyi öldükleri bir olay. Yani 1977, 1 Mayıs’ında Taksim’deki olaylara çok benzer. Bugün ne olduğunu belli değilmiş gibi yapılıyor o olaylarda, halbuki biz biliyoruz ki bir takım yerlerde resimleri çekilmiş, otomatik silahlı insanlar var, kalabalığın arasına dalan arabalar, vs. var ama hepsi kapatılıyor. Bir karanlık var olayların üzerinde ve işte roman Taibo’nun kendi ülkesindeki bu karanlıklara doğru yaptığı bir seferdir. Bu anlattıklarıyla çok önemli buluyorum bu romanı.

Susurluk'ta gördük

Manchette’e çok girmeyeceğim, çünkü Manchette’in yaptığı daha da çırılçıplak, apaçık bir şekilde bizde Susurluk’ta ortaya çıkan çete-siyasetçi-emniyetçi üçlüsünü, arabada kazadaki şahısların yer aldığı bir roman yazıyor. Bir tane tetikçi, bu tetikçiyi gezdiren derin devlet görevlileri ve bunların arkasında duran dışişlerinin elemanları, yüksek düzeyde bürokrat ya da siyasetçileri, başka ülkelere suikastler yapıyorlar. Yani o kadar çıplak ve serttir ki daha fazla üzerinde durmaya gerek yok. Bunu da yaşamıştık, Taibo’nunkini de yaşadık, ne kötü ki biz iki kitaba yansıyan farklı dönemlerdeki iki durumu da ardışık olarak ülkemizde görmüş bulunuyoruz.

Bize geldiğimizde, peki Türkiye’de de bir takım dosyalar açıldığı zaman derin devletlerden bahsedilir, tek parti döneminde işlenen suçlar gibi bir şeylerden söz edilir, ama bunlar hep gizli kalmıştır, 60’lardan bahsedilir ama 70’lere geldiğimizde biz esas devletin başka türde de yapıları olduğunu ya da tekrar ediyorum Susurluk’ta ortaya çıkan bir takım ilişkileri olduğunu geriye doğru baktığımızda anlıyoruz. Bunu bazıları, yani solcular dile getiriyorlardı fakat kimse bunları ciddiye almıyorlardı. Kontrgerilla deniyordu, bir takım silahların sivil milislerin elinde dolaştığından söz ediliyordu, Uğur Mumcu ’nun bu konuda yazdığı bir çok yazı vardır, isim de verir, silah numaraları, subaylar, vs. Ama hiç bunların yansımaları olmadı, ta ki Susurluk oldu o da şu anda kapandı ya neyse...

Türkiye'de siyasi polisiyeye dair

En azından artık olayın rengi belli oldu, fakat bu belli olan rengi en azından entelektüeller arasında, sol muhalif yazarlar arasında bir karşılığı olması gerekti, aslında bizim için -ben bir üniversite öğrencisi olarak sol düşünce ile, hareketlerle tanıştığım günden beri dile getirildiğine tanık oldum mesela- gizli falan da değildi, gizli gibi yapılan bir şeydi, ‘mış gibi’ yapılıyordu, yani devlet bu işlere ‘karışmazmış gibi’, aslında apaçık ortada idi. Bunların edebiyat anlamında dile gelmesini bekleyebilirdik, çünkü bizim yazarlarımız işkenceyi yazmışlardır, birçok olayları yazmışlardır, direnişçi gençlerin romanları yazılmıştır, fakat enteresandır hep bir tarafa yönelik yazmalardır bunlar, hep o solcu gencin dramı ile ilgilidir romanlar. Aslında sol muhalif kesimin romanlarına baktığınız zaman, yani yüksek edebiyat, ikinci edebiyat diye ayıralım, -bazıları böyle yapıyorlar- ayırdığımız zaman yüksek edebiyatta çok kendine kapanıktır Türk romanı, bir birey vardır ama hep aynı birey vardır. Mesela 12 Mart ya da 12 Eylül romanı diye andığımız zaman sadece solcuları görürsünüz, sanki tek taraflı bu adamlar kendi kendilerine bir şeyler yapıyorlarmış gibi...

Bu nedenle belki de -başka hiçbir şeye bakmadan, kendine kapanmış bir edebiyat, bir zihin nedeniyle olabilir bu, her neyse nedenlerini bilmiyorum ama bana bu tür şeyler geliyor, en azından bunu söyleyebilirim- siyasi-polisiyelerin Türkiye’de pek bir ciddi karşılığı yok. Yani yazılmışlıklarına bakarsak tersten yazılmış olanlarını söyleyebiliriz. Sadece sol muhalif açıdan yazıldığında siyasi olmuyor bir roman, Ümit Deniz’in anti komünist romanları da sonuçta siyasi romanlar. Onlar da polisiye, Ümit Deniz polisiyeleri vardır mesela ülkenin en çok bilinen, 50’li yılların en tanınmış polisiye yazarıdır,

Susurluk kazası

burada sürekli olarak milli şuura ilişkin ‘biz ve ötekiler’ kurgusunda yazılmış kitaplar vardır. İçimizdeki hainler ile vatansever kahraman gazeteci ama polislik de yapan bir adam, dedektiftir, milli emniyete yardımcıdır, bunun mücadelesi vardır ve burada çok hamasi cümleleri görürsünüz; Türkler’in yüceliğine karşılık dışarıdaki yabancı ajanların hainliğinden tutun da galiz sıfatlarına kadar, 70’lere geldiğinde de artık bu apaçık komünistler olmaya başlar. Komünist ajanlar vardır, bunlar kötüdür, onların da Türkiye’de işbirlikçileri olan solcular vardır. Aslında bu da gördüğünüz gibi bir siyasi roman. Ama nedense ‘siyasi’ denildiğinde Türkiye’de siyaset hep biz, orada da kapalı olduğumuz için, kendimizden baktığımız şeyler. Bu anlamda söylersek yakın dönemdeki siyasi romanları da şöyle bir katarak benim Türkiye’deki sisteme yönelik eleştirisi olan siyasi polisiyeler olarak gördüğüm romanlardan Vala Nurettin’in Tuzaktaki Kaplan’ı tek parti dönemi ile ilişkilidir, siyasi aktörlerin bulunduğu bir romandır, polisiyedir, Ümit Kıvanç’ın Bekle Dedim Gölgeye’sini hemen aklıma geliyor, Ahmet Ümit bu tarza yakın romanlar üretiyor ve çok yakınlardaki Kukla’sı Susurluk üzerine kurulmuştu, Murat Çulcu’nun Baykuşlar Vadisi’ni sayabilirim ki mafyatik, yine siyasetçi ilişkileri ile ilgili bir romandır, Piraye Şengel’in 1994’teki Gölgesiz Bir Kadın romanının çok ilginç bir siyasi-polisiye olduğunu düşünüyorum, çok öne çıkmadı. Yakın dönemde de Rıdvan Akar’ın Bir Irkçının İhaneti romanı siyasi tarihle polisiyeyi ilişkilendiren güzel bir metindi. Umudumuz bu dizi içerisinde polisiyeye ilgi duyan Türk yazarlarının da siyasi-polisiyeye doğru yönelmeleri. Ama dediğim gibi hem bir siyasi, bu topluma ilişkin tarihi geri planın iyi bilinmesi, siyasi aktörlerin iyi tanımlanması ama hepsinden önemlisi polisiyenin gerektirdiği bütün kurguların da yerine getirilmesi gerekiyor iyi bir siyasi-polisiye oluşturmak için.

EG: Ömer Türkeş, gerçekten çok teşekkürler, ben ilk olarak sizi Virgül dergisindeki yazılarınızdan tanımıştım, sonra bugün buraya kadar süren bir izlek oldu sanıyorum benden yana, ama inanılmaz deniz, derya değil bir okyanussunuz burada.

ÖT: Konuşmayı seviyor, diyelim.

EG: Çok derinlemesine konuşuyorsunuz, bundan sonra da sizinle birlikte olacağız hem Açık Dergi’deki köşenizde hem de editörlüğünü yaptığınız çalışmalarınızla ilgili olarak.

(6 Kasım 2002 tarihinde Açık Radyo’da Açık Dergi programında yayınlanmıştır.)