Samimiyet, Oyunculuk Biçimi

Samimiyet, Oyunculuk Biçimi

03 Haziran 2002

Eşber Güvenç: Hoş geldiniz!

Şükran Güngör: Hoş bulduk.

Benim için inanılmaz bir onur gerçekten.

ŞG: Estağfurullah, rica ederim.

Çok yıllar önce, dedelerle ninelerle soba kenarında radyolar açılırken ilk duyduğum seslerden birisiniz. Biliyorsunuz çocuklukta sesler kokular o görüntüler yer ettiği zaman bütün hayatını etkiliyor insanın. Ve bugün buradasınız. Peki benim gibi pek çok insanın hayatına çok erken yaşta girip de bunca yoldan sonra aynı etkinlikte bunu sürdürme isteği ne zaman doğdu?

ŞG: Vallahi benim böyle bir isteğim olmadı. Bu kendiliğinden olan bir şey ve nasıl olduğunu bilmiyorum. Ve hala böyle bir etki olup olmadığını da bilmiyorum ama siz söylüyorsunuz, inanmak istiyorum.

Yo, inanın öyle. Yıllar önce belki bambaşka bir yaşam içindeydiniz ve bugünlere ulaşan bir hayatın adımlarını attınız.

ŞG: Ben 51 yılında tiyatroya başladım. O yıllarda radyo temsilleri oynuyorduk. Radyodan gelen teklifler üzerine. Ben pek maymun iştahlı değilim. Yani intisap ettiğim mesleğin gereklerini mümkün mertebe yerine getirip orada kalmak istedim. Ömrümü hep tiyatroda geçirdim ve bundan hep mutlu oldum. Hala o yılların nasıl geçtiğine inanamadan bu atmosferin içinde hissediyorum kendimi.

İlk 1951 dediniz. Mutlaka daha öncesi vardır. Radyoya ilk adımı nasıl attınız, kimler vardı yanınızda sizi sürükleyen oraya.

ŞG: Ben, Çine Halk Evi'nde çalıştım. O zamandaki şartlarda, Halk Evi’ndekilerin teşvikiyle, orta okul yıllarında Halk Evi temsillerinde görev almaya başladım. Ve Çine seyircisiyle karşı karşıya geldim. Çine'nin köylerine biz turneler yaptık, böyle bir imkanı vardı Halk Evleri’nin o zamanlar. Liseye geldiğimde müstesna bir edebiyat hocasıyla karşılaştım. O bize, ayrı ayrı sınıflara tek perdelik oyunlar oynatıyordu ve oradan bir tiyatro hevesi başladı. Şükrü Elçin Bey. O bana “ya edebiyatçı olacaksın ya tiyatrocu olacaksın” dedi. “Araştırma konusunda sıkıntı çekebilirsin, çünkü bizim bütün kaynaklarımız yeni Türkçe harflerle basılmış değil, ben sana eski Türkçe öğreteyim” dedi. Ve ders saatlerinin dışında okuldan seçtiği beş on kişiyle birlikte bana eski Türkçe öğretti. Böyle idealist hocalarımız vardı.

Ben edebiyat hocamın teşvikiyle konservatuara gitmek isterken, ‘Ne bağırıp duruyor bu?’ demiş babam, annem de “Tiyatro mektebine gitmek istiyor” demiş. Fakat babam reddetti. Bütün arkadaşlarını araya soktum fakat kabul etmedi. Git İstanbul'a Hukuk fakültesini oku dedi. Fakat imkanları yetmedi. Maddi durumumuz iyi değildi. Üçünce sınıfa geldiğimde, “Oğlum, ben sana bundan sonra yardım edemeyeceğim” dedi ve Çine'ye geri çağırdı. Ben o sırada Muhsin Bey'in

İstanbul'da tiyatro kuracağını öğrendim. Şiddetle onu aramaya başladım. Buldum müracaat ettim. Muhsin Bey beni tiyatroya aldı. Büyük bir rol verdi. Steinbeck'in “Fareler ve İnsanlar”ında George rolünü oynayarak 1951 senesinin 1 Nisan günü sahneye çıktım. O zamandan beri de sahnedeyim.

Babanız ne yaptı o zaman?

ŞG: Babama mektuplar yazdım. Her gazetede manşetler atılıyor. Ankara'dan gelen rahmetli Nuri Altınok’unun adıyla birlikte benim adım manşetlerde. Muhsin Bey, devlet tiyatrosundan kovulmuş. Ama titrinde, devlet tiyatrosundan kovulmuş olmak var. Babam yine de benim tiyatroya intisabımı söyleyemezdi hısıma akrabaya bu yüzden. Devlet Tiyatrosu eski genel müdürü Muhsin Bey'in yanında çalışıyor demek onun için bir mümtaziyetti. Ben de yazdığım mektuplarda onun yanında, Muhsin Bey'in yanında çalışıyorum diyerek kendimi affettirdim.

Çine'de onca yıl önce böylesine çalışmalar yapmak, küçük bir yerde böylesi anlattığınız çalışmaları yapmak önemli bir şey.

ŞG: Tabii. Beş bin nüfuslu bir yer Çine o dönemde. Gayet iptidai şartlarda nasıl tiyatro yapılırsa, bir sakal yapacaksınız ne bileyim şişe mantarlarını yakıp suratınıza sürerek makyajlar yaparak tabii oranın seyircisi de onu kabul ediyordu. Bu da bu kadar olur diyerek.

Tek başınıza değildiniz tabii.

ŞG: Tabii arkadaşlarımla beraber. Fakat onlardan hiçbirisi tiyatroya intisap etmedi. Başka başka mesleklerde çalıştılar. Zaten bir kaç tane kaldı.

Şükran Bey, bunca yılın üstüne, Muhsin Bey'le çalışmaya başlamanızın sonrasında o dönemdeki tiyatro anlayışınızın ve oyunculuğa bakışınız nasıl değişti?

ŞG: Zamanla oldu tabii bunlar. Nasıl oldu bilmiyorum. Şartlara zamanla intibak ediyorsunuz. Ciddi tiyatroyla ilişkiniz nedir, diye sorarsanız; Şehir Tiyatrosu’nu ben ilk kez Denizli'de talebeyken Şükrü Elçin hocamla beraber izledim. Denizli'ye bir turne için geliniyor ve Necip Fazıl Kısakürek'in Para oyununu oynuyorlardı. Ben ilk ciddi tiyatroyu dekoruyla, kostümüyle, efektiyle, müziğiyle orada karşılaştım. Ondan sonradır ki ciddi tiyatronun ne demek olduğunu yavaş yavaş anlamaya başladım. Muhsin Bey’le çalışırken,
dekor ne demek, pano ne demek, efekt ne demek, bütün bunları yavaş yavaş öğreniyorsunuz. Ciddi bir ortama girdiğinizi fark ediyorsunuz. Bu kendiliğinden ve yavaş yavaş olan şaşkınlıklarla dolu bir şey.

İnanılmaz bir hocayla başlamışsınız. Bu güzel bir şans. Ama sonraları değişen oyunculuk biçimleri... Farklı tiyatrolar...

ŞG: Ben oyunculuk biçimini samimiyet olarak alıyorum. Size verilen rolün neler gerektirdiğini o rolü okuduğunuz zaman kavrıyorsunuz. Rejisörün, yönetmenin telkinleriyle, izahlarıyla o role bir kılıf biçiyorsunuz. O rolün dışına çıktığınızda kendinizi sunileşmiş hissediyorsunuz. Bu benim tiyatro yaşamımda prensip edindiğim bir şeydir: O rolün gerektirmediği hiçbir şeyi yapmamak, gerektirdiklerini bulabildiğim kadar ortaya çıkarmak. Zaten o çerçeveden dışarı çıkmadıkça seyircinizin size yaklaştığını hissediyorsunuz. Onu bir parça zorladığınız zaman, gerekli olmayan şeyler yaptığınızda seyirci sizi sevmiyor ve seyretmek istemiyor. Benim oyunculuktan anladığım ve oyuncunun nasıl olması gerektiğini öğrendikten sonra tatbik ettiğim budur.

Peki bir oyunu seyrederken neler hissedersiniz?

ŞG: Bunları hissederim. Eğer anlattıklarımın dışına çıkmayan, tatbik eden bir oyuncu görürsem dehşetli keyif alırım ama aksini yapanlara da çok öfkelenirim.

Rahat izleyebiliyor musunuz oyunları?

ŞG: Hayır

İlk oyun Küçük Sahne'de miydi?

ŞG: Evet.

Ondan sonra?

ŞG: Ondan sonra ben Küçük Sahne'deyken Muhsin Bey’i tekrar Devlet Tiyatrosu’na aldılar. Ben de askerliğimi yapıyordum o sıralar. Tiyatroda ufak tefek kavgalar başladı. Bilirsiniz oyuncular hep kendi taraflarına yontmak isterler. Muhsin Bey'in on beş günde bir İstanbul'a gelmesinden istifade ederek, bazı arkadaşlar idareyi ele almaya kalktılar. Aramızda kavgalar çıktı. Muhsin Bey duymuş bunu. “Devlet Tiyatro'suna gelir misin?” diye sordu bana. “Koşa koşa gelirim ama ben konservatuar bitirmedim” dedim. “Oradaki arkadaşların yanında durumum ne olur?” diye sordum. “Sen gel gerisine karışma” dedi. Üç yıllık Devlet Tiyatrosu oyunculuğum böylece başladı. Üç yıl boyunca hiç mutlu olmadım. Muhsin Bey bana doğru dürüst oyun veremedi. Bilmiyorum o zamanki oyunculardan mı çekindi? Laf atmalar oluyordu. Kimler giriyor buraya gibi bana laflar atılıyordu. Ben de kavgaya gürültüye giremiyorum, arada Muhsin Bey var diye. Üçüncü yılın sonunda ayrıldım.

İstanbul'da yapacak bir işim de yoktu. Özel tiyatro da yoktu ortalıkta. Arkamdan Yıldız'la Müşfik de geldiler. Bu arada Muhsin Bey bir tiyatro kurdu. Eski Küçük Sahne oyuncularıyla birlikte. Adı da yoktu, Birleşmiş Tiyatrocular filan dediler. Orada çalışmaya başladık, derken, 27 Mayıs ihtilali oldu. Meydanda kaldık. Site Tiyatrosu’nun üstünde Muammer Karaca için bir tiyatro yaptırmıştı Muhsin Bey, sahibi ahbabıydı. Orada oynamaya başladık. 190 kişilik bir salon. Çatı katıydı. Nisan-mayıs ayında ateş gibi yanıyordu. Seyirci sizden dolayı değil ama sıcaktan oturamayıp salonu terk edip gidiyordu. Ertesi yıl Muammer Bey'den rica ettik. Allah rahmet eylesin. Onun tiyatrosunda çalıştık. Daha sonra Haldun Dormen'in tiyatrosuna geçtik. Saat 6'larda bir tek suare oynuyorduk. Onların repo günü pazartesi günü ki o tarihlerde 63/64 yılları saat 6'larda tiyatroya gitmek kimsenin aklından bile geçmiyor. Ama biz o yıllarda çalışarak, turnelere çıkarak temin ettiğimiz tasarrufla Harbiye'deki Kenter Tiyatrosu’nu yaptırmayı başardık. Ve 1968 yılının 10 Kasım’ından beridir kendi tiyatromuzda çalışıyoruz.

Otuz dört sene olmuş. Bir sürü genç arkadaş çıktı oradan. Nasıl bir duygu bu? Yani gençlerin yetiştiğini görmek. Neredeyse üç kuşak gelmiş.

ŞG: Çok keyifli bir şey. “Hocam!” diyerek sizden bir şey istemeleri, bir şey sormaları... Sizden bir şeyin izahını istemeleri, bir şey beklemeleri müthiş keyif veriyor insana. Ben bu amatör hocalığımın müthiş keyfini çıkardım. Çünkü daha önce hiç yapmamıştım.

Geriye dönüp baktığınızda o günlerle günümüz tiyatro anlayışı arasında ne gibi farklılıklar görüyorsunuz?

ŞG: Bizden yaşlı olanlar o dönemde bize nasıl bakıyor idiyse biz de bugün gençlere öyle bakıyoruz herhalde. Onlar gibi muamele etmeye onlar gibi şefkat göstermeye çalışıyoruz.

Sizin tiyatronun yanı sıra, -şimdi neredeyse unutulmaya başlandı- radyo oyunları döneminiz de var.

ŞG: Bunlar ekonomik şartlara bağlı şeyler. Biz o zamanlar radyodan teklif gelsin diye dört gözle beklerdik. Gelir gelmez de hemen rolümüze bakmaya, oynamaya çalışırdık. O zayıf bütçelerimize ufak da olsa katkısı olurdu. Gün geçtikçe günün şartlarına uymayan rakamları oldu bunların; tamah edeceğiniz, aman bunu da oynayayım da daha çok kazanayım diyeceğiniz... Elbette ki bunları sırf kazanç için yapmıyorsunuz ama o kazancın da çok büyük etkisi oluyor.

Sonra bizim tiyatrodan kazandığımız hiçbir zaman cazip rakamlar olmamıştır ama radyodan aldıklarımız onun yanında çok küçük rakamlar olarak kaldı. O yüzden aman bizi çağırsınlar diye çok da arzulu değildik artık. Radyo bizim için ne yazık ki eskisi kadar cazip bir gösteri kapısı veya işitsel bir meşgale olmaktan çıktı.

Herkes şimdi bana eski devirden eski oyunlardan bahsediyor. Mesela Uğurlugiller. Bunca yıl sonra özlenen programlardır. Biz de onlardan büyük keyif alıyorduk. Reklam programı oldukları için radyonun verdiklerinden daha kabarık oluyordu rakamlar. Biz onu 18 yıl haftada bir olarak devam ettirdik. Sonra televizyon için de yaptık ama çok başarılı olduğunu söyleyemeyiz. Çünkü dinleyicinin hayalhanesi çok daha zenginleştiriyor hadiseleri.

Sinema nasıldı peki? Televizyonla başlayan bir oyunculuk süreciniz de vardı.

ŞG: İlk teklifimi Halit Ziya Uşaklıgil'in Aşk-ı Memnu isimli altı bölümlük televizyon dizisi için aldım. Adnan Bey rolü. Halit Refiğ yönetiyordu. Öyle büyük bir usta ile işe başlamak beni sevindirdi. 1972-73 yılları idi sanırım. Sağdan soldan, açıkçası ne yaptığımı bilmeden oynadığım o rol için övgüler aldım. Hakikaten beni neden övdüklerini anlayamadım. Çünkü ben samimiyet dediğim şeye o zaman ulaşmıştım. Onun gereğini yapıyordum. Ondan sonra bir iki televizyon dizisi, Yıldız Kenter'in oynadığı filmlerde ufak tefek roller oynadım. Fakat onlardan o kadar büyük zevk alamadım.

İki sene evvel Faruk Aksoy diye bir bey tiyatroya geldi ve bize bir senaryo taslağından bahsetti. Taslak bile çok hoşumuza gitti. Daha sonra bize senaryo ile geldi. Getirdiği gün de bir yere davetliydik Yıldız'la beraber. Eşim hemen telefon etti ve daveti iptal etti. Filmin yönetmeni Zeki Öktem'i arayarak rolleri kabul ettiğimizi söyledik. Hiç bir şart öne sürmeden kabul ettik. Bir iki ay sonra çekimler başladı. Çekim aşamasında bazı ufak değişiklikler oldu, ilk düşünülenlere bağlı kalınmadı. Bu performansımızı etkiledi tabii ama son yılların en çok tutan filmlerinden birisi oldu, müthiş bir seyirci potansiyeli oldu. Daha sonra, bilmiyorum gördünüz mü, Büyük Adam Küçük Aşkı?

Evet, izledim.

ŞG: Handan İpekçi, senaryoyu getirdi. O senaryoyu da çok sevdim. Beni çocuğun durumu çok düşündürüyordu. Öyle sahneler var ki! Beş buçuk yaşındaki bir çocuk; o ifadesi zor ruh hallerini nasıl oynayabilir diye endişe ettim. Handan “Gazeteye ilan verdim, on on beş aile çocuklarını getirdiler” dedi. Bize gösterdi. Çocuk başlangıçta çok utangaçtı. Ama film başladıktan sonra çocuğun bana çok yardımı oldu. Şimdi yasaklanan o güzelim film böyle kotarıldı. Bu kadar güzel rejisi olan, bu kadar güzel yan efektleri olan bir film iki üç tane anlayışsız bürokratın kurbanı oldu ve şimdi Danıştay'da.

Ama hepimiz seyrettik zaten.

ŞG: Ne iyi.

Hayatınız boyunca gelen ödüller var oyunculuğunuzla ilgili. Ve bu arada festivaldeki oyunlara gidebiliyor musunuz?

ŞG: İlk günü, yani ödül aldığım gün gittim. İlk oyunu seyrettim dokuz tane kadın Genco'yla beraber güzel bir oyun oynadılar. Ödüller tabii insanı kamçılayan, teşvik eden, insanı daha çok çalışmaya sevk eden kilometre taşları. Ben ilk oyunumdan bir ödül aldım, Martı oyunundan ödül aldım, işte Büyük Adam Küçük Aşk filminden aldım. Çolpan İlhan'ın kocası için düzenlediği ödüllerden birini aldım. Ve ömrümün son yıllarında ödüller biraz bollaştı. Biraz geç kaldılar ama...

Bu onur ödülü gerçekten hepimiz adına verilmiştir. Çok uzun, çok geniş, çok derin bir yer kaplıyorsunuz Türk Tiyatro tarihinde. Belki Çine'ye, Nuri ve Hatice Bey'e, Muhsin Bey'e teşekkür etmek gerekiyor. Şükrü Elçin'e tabii en başta teşekkür etmek gerekiyor. Daha nice nice yıllarda sizi sahnelerde görmek istiyoruz.

ŞG: Çok teşekkür ederim. Bazı isimleri duyurmakta fayda var diyorum. Özellikle Şükrü Elçin hocamın adını daima duyurmak istiyorum. Kendisi profesör, Ankara'da yaşıyor. 85 yaşında.