Prehistorik resmin babaları

Prehistorik resmin babaları

18 Haziran 2002

Ben günü severim. Ben dağları severim. Yaşamak benim adım. Yaşamaksa dağlarda, bulutları severim. Yüce bulutlar hep uçuşur önümde, güneş ardından koşar, yavaş yavaş. Bir gece olur dağlar yalnız kalır. Ben dağları severim. Dağlar benim içimde. İşte böyle bir şiirdir, dağlara bakmak. Dağları sevmek de aslında onun içinde bir vizyon.Dağları severseniz sanki esrar almış gibisinizdir. Kurtulamazsınız. Çiçeklerine bakarsınız, dağ koyunlarına bakarsınız, yücelere bakarsınız.. Sevgiyle sevgi arasında kaldığınız tek şey, yalnız başınıza kaldığınız zamanki dağdır. Dağlar bir sestir. Bilir misiniz dağların pek çoğunda insanlar haykırır? Hem de o kadar kocaman haykırır ki, dağdan dağa seslerini aktarırlar. Bir şarkıdır trollerde bu, ama bir şarkıdır bu bütün dağlarda insandan ses veren. Dağlar için ne söylemek gerekir bilmem. Ama ben küçükken babam beni omzuna alırdı ve bana havalarda uçarken nasıl ebem kuşağının içinden geçtiğini anlatırdı. Sonra yıllar geçti. Ben herhalde büyüdüm gibi görünüyor. Ben de dağlardaki bulutları tutmak istedim elimle, onlara dokunmak istedim.

"Sevmek lazım dağları..."

Biraz fazla dokunmuşum herhalde. 65 sene dağların içinde yaşamaktan çok mutlu olduğumu hissettim... Merhaba efendim; adım Ersin Alok.

Eşber Güvenç: Hoş geldiniz efendim. TÜRSAK tarafından düzenlenen VI. Uluslararası Çevre Filmleri Festivali kapsamında 'Dağ ve Sanat' konulu fotoğraf sergisi Garanti Bankası Sanat Galerisinde sürmekte olan Ersin Alok konuğumuz. Çok güzel başladınız Ersin Bey. Siz dağları sevdiğiniz gibi denizin derinliklerini de çok seviyorsunuz.

Ersin Alok : Aslında doğayı sevmek birini birinden ayırmak anlamına gelmiyor. Tabii ki deniz de güzel, onun da ayrı bir dünyası var. Her şey kendine göre bir değer taşıyor. Ama biz bugün dağlardan baktık, dağlara; dağlardan baktık sizlere. Dedik ki dağlara, benden önce dağlarda, yani senin içinde kim yaşadı. Gariptir MÖ 16 bin yıldan dört bin yıla kadar Anadolu dağlarının sahipleri var. O sahipleri de gariptir, resmin ilk babaları. Bütün kayaların üstüne, yani patina tabakası üzerine resimler yapmışlar. Her bölge kendine göre ayrı bir dizayn içinde. İstek ve arzularını resimlemiş. Pek çoğu demiş ki, ben böyle bir dağ keçisini avlamak istiyorum. Dağ keçisi onun proteinini karşılayacak. Ama belki ortada dağ keçisi yok. Henüz daha görememiş ama Tanrısı adına, yani bulutlara doğru dönük elindeki baltayla vurarak bir dağ keçisi resmi yapmış. İşte dağlardaki ilk izler böyle kalmış günümüze. Özdemir Asaf'ın bir şiirini hatırlıyorum. Dağa giderken hep bunu hatırlıyorum, resimlere baktığımda...  Derim ki,

Kim o?Demiş sakın, benöyle bir ben ki gelen kapınabaştan başa sen.

Sevgili Özdemir'in, “Sen Sen” isimli kitabında bu vardı. Sanki dağlara gittiğiniz zaman binlerce yıl önce yaşamış olan insanların dünyasına el sürmek, Özdemir'in söylediği şiirdeki gibidir geliyor bana.

Ersin Alok

Sanırım siz de o dünyaları fotoğraf karelerine sığdırırken ulaştırdınız bize, değil mi? Birçoğu Anadolu'nun köşelerinde neredeyse doğal seleksiyona uğramış halde duruyor ve sizin karelerinizde kalıyorlar ve kalacaklar.

EA: Efendim, bu bir misyon gibi. Sevmek lazım dağları. Kaya üstü resimleri ayrı bir gözdür. Yanından geçerken eğer tatmamışsanız onun tadını daha önce sizi etkilemez. Ayrı bir gözle kaya üstü resimlerine bakmak gerek. Belki bir kaç açıdan görmekte yarar var. Belki biraz foldist açıdan görmek gerek ki onların içindeki sembolleri, bunlarla insanların neler anlatmak istediğini anlayalım. Anadolu'nun bu konuda dünyadaki en önemli kaya üstü resim merkezlerinden birisi olduğunu size söylemek istiyorum. Hakkari'deki Cilo ve birazcık daha uzun bir bölüm halinde Tirşin yaylasında bugüne kadar, on bini aşkın resim gördük, fotoğraflarını çektik. Anadolu'daki Sat dağları ayrı bir değer. Kars yakınlarındaki, Kağızman'daki, Çamışlı ayrı bir değer. Daha başka yerlerinde de var.

Dağların yalnız olmadığını bilmek gerek. Oysa teknoloji ve şehirleşme belki insanları dağlardan koparmış... Artık orada kaya üstü resimleri yok diyoruz ama kıl çadırlarda yaşayan ve dağlarda koyun güdenler onlardan elde ettikleri yünle eğirdikleri iple kilim dokuyorlar.

Bir zamanların kaya üstü resimlerini pek çok kilim deseninde görebiliyorsunuz. Hatta renkli olarak görebiliyorsunuz. Bir kadına sormuştum, bunu neden buraya koyuyorsun diye, meğerse çadırın içindeki o bölüm yatak odasıydı. “Yataktan inen ayağını buna sürsün” dedi, “çünkü bu benim atam.” Yani bu kadar benimsenmiş bir alanda bu iş yapılıyorsa o insanlar hala yaşıyor demektir. Onların yaptıklarına dokunmak bir hayatiyetin örneği. Bana soruyorsanız, örnekten de öte. Hani onunla beraber yaşıyoruz. Ne fark eder on bin sene evvel yaşamış, ben de bugün... On bin sene sonra yaşayacaklar da herhalde ona el sürecekler.

Sürmekte olan Dağ ve Sanat konulu fotoğraf sergisinde dağları şehirliye sevdirmek değil yalnızca amaç, doğru mu?

EA: Hayır efendim, şunun bilhassa altını çizmek istiyorum. İnsanlar bir toprağın kenarına sınır çizerler. O sınırın içindeki yerin kendilerine ait olduğunu söylerler. Doğrudur fakat o sınırın içindeki toprakları bilmek tanımak gerek. Yaylasını, nehrini, çiçeğini, ormanını, dağını, tarihini de. Bunları bilmek için araştırmak, araştırmak için oraya gitmek gerek. Hani 'kim o deme sakın' demek lazım. Eğer böyle yaparsanız o ülkeyi daha iyi tanırsınız. Bu sergi Türkiye'de ilk defa açılıyor. Daha önce bu konuyla ilgili yayınlar yaptım ama bu kapsamda bir sergi ilk kez yapılıyor. Anlatmak istedik ki, yalnız dağlarla değil, yalnız karları anlatarak insanın kendisiyle hesaplaşmasını sembolik olarak anlatmasın. Anlattık ki bu dağların içinde yaşayanlar bu dağlarla birlikte yaşamış. Prehistorya böyle doğmuş, Anadolu prehistoryanın üstünde otuz altı kültürü üst üste kurmuşlar. Serginin amacı da bu beraberliğin ilk temel taşlarını topluma anlatmaktı.

Sergi gezildiğinde de bu fark ediliyor zaten. Özellikle düşülen küçük notlarda bile, özellikle boyalı olanlarda kullanılan renklendiriciler, nasıl üretildiği?

EA: Kan ve sönmemiş kireç taşı. Güneydoğu Anadolu bölgesinde, Van Hakkari arasında Hoşab kalesi vardır. Güzel su anlamına gelir. Bu kaleye varmadan yedi kilometre önce güneye doğru bir yol ayrılır. O sizi, Put köyüne getirir. Hemen üstündeki Put mağarasıyla değer kazanır. Bu mağara yaklaşık 70 metre uzunluğunda bir iç mağaradır. Yüksek bir kayalıktır. Hele o kayayı çıktıktan sonra sizi kapıda karşılayan bir ana tanrıça figürü vardır ki sergide görülebilir.

Tirşin yaylasındaki prehistorik binlerce resimden biri

Bu tanrıça figürü kendi büyüklüğünü daha fazla göstermek için bir hayvanın üzerinde duruyor. İşte bu figürde, sönmemiş kireç ve taze kan karıştırılarak ve parmakla çizilerek yapılmış Anadolu'daki en eski boyalı resimdir. Tahminen milattan önce sekiz bin ila dokuz bin yılları arasında tahmin ediliyor.

Sadece sizi dinlemek bile yetiyor. Karşımızda bir şeyleri yalnız görsel olarak veren değil bilgi anlamında da donanımlı bir sanatçı duruyor. Bütün bunlara başlarken ne düşünmüştünüz. Siz eski bir dağcısınız ama başlangıçta resim var. Ve fotoğraf. Bütün bu araştırmalar içinde bulduklarınız ne kadarlık bir arşiv oluşturuyor ve ne kadarını kullandınız.

EA: Ben sonuç itibariyle araştırma fotoğrafçılığı yapıyorum; sanat fotoğraflarını... Çağın gerektirdiğine inandığım için fırça yerine bugün fotoğrafın imkanlarını, onun fırçasını kullanıyorum. Son yıllarda dijital fotoğraf ile bunu çok daha rahat yapmaya başladık. Sorunuzun biraz öncesi var. Doğrudur ben ilk önce resimle başlamış, 1953 yılında Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi'nde bir fotoğraf sergisi açmıştım. Sergi esnasında bazı arkadaşlar geldi ve beni Ankara Çamkoru'da kayağa davet ettiler. Ben de resim yapmak üzere malzemelerimi aldım ve onlara katıldım. Fakat bir süre sonra ellerim donmaya başladı. Canım çok sıkılmıştı, herkes eğleniyor bense orada öylece duruyordum. Bir hafta sonra kendi yaptığım kayakla tekrar oraya gittik. İşte düşe kalka binmeye çalışıyorum. Beni Prof. Muvaffak Uyanık bey, Ankara Hüseyingazi'de dağcılık çalışmalarına davet etti. Çok sevdiğim, dağlar konusunda ilk dağcılık derslerini Prof. Kurtunovski verdi.

Mandala, Afyon

Yıl 1953. O sene yabancı bir dağcılık topluluğu Türkiye'ye geliyor ve biz bir eleme neticesinde onlarla birlikte Erciyes ve Ala Dağlar'a gidiyoruz. Dağları ilk defa buralarda tanıdım. İşte herkes durmadan fotoğraf çekiyor. Ben de ya bu kadar fotoğraf çekmeye ne gerek var diye bir türlü anlayamıyorum. Aradan yıllar geçti ben onlardan daha fazla çekmeye başladım. Bu duygu dağ fotoğrafını çekmek değildi, bu duygu o yüceliğin karşısındaki küçüklüğüme değil içimdeki o küçülmeye sahip olup onun benden daha büyük olduğunu kabul etme adınaydı. Aradan zaman geçince dağları yalnız bir kavga gibi görmek değil, oların içindeki güzelliği, onun
yaşamındaki teknik ve estetik değerleri görmekti. İşte bu arada resim yaparak biraz da heykel yapmaya başlayınca, dağlar başka boyutlarda görünmeye başladı.

Bu arada dağda avcılık yapanların dağ hayvanları ile ilgili anlattıkları... Biliyorsunuz avcı hikayeleridir. Bunların içinde biri, Van gölünün güneyinde Gevaş yakınlarında, Narlı'da bir akşam kahvede... Kayaların üzerinde dağ geyiklerinin resimlerinin olduğunu söylediler. Tako geçidi diye bir geçitten gidilerek, Tirişin yaylasına çıkıldığını anlattılar. Bizse oradan başka bir bölüme gidiyorduk. Cilo'ların daha güney ucundan girmeyi düşündüğümüz yeni bir yoldan Kissara'dan gitmeyi düşünüyorduk. Bundan vazgeçtik ve kaya resimlerini görelim dedik. İlk tanışmam öyle oldu. O zamanlar yaklaşık kırka yakın fotoğraf çekmiştim. İstanbul’a döndükten sonra bu fotoğrafların neler olabileceği konusunda bir araştırma yaptık. İtalya’da başladı. Prof. Anati, görünce bunları, “İnanamıyorum, Türkiye'de böyle şeyler de mi var?” demeye başladı. Bu beni çok kırbaçladı.

Prehistorya olarak hadiseye eğilmeye başladım. Kitaplar aldım okumaya başladım. İstiyordum ki yeniden yaz gelsin yeniden oraya gideyim. Kar yeni yeni çekiliyor ve yeni çiçekler Tirişin -yeşil uçlar- yaylasında, açmaya başlıyordu. Kar geri çekildikçe, binlerce kaya üstü resimleri ortaya çıkıyordu. Çıldırmış gibiydim, filmler yetişmiyordu. Korkularımız vardı. Ben daha önce kaya üstünde fotoğraf çekmemiştim. O sene yanımızda film yıkama tankları yoktu. Bu yüzden çektiğimiz fotoğrafların kalitesini belirleyemedik. Net değillerdi. Görünmüyorlardı. Bir sonraki sene aynı yere ve Ermeni Tirişi denen yere yanımızda film yıkama tanklarını da getirdik. Böylece gündüz çektiğim fotoğrafları gece banyo ediyor ve kontrastı yakaladıklarımızı ayırıp yeni çekimleri ona göre yapıyorduk. Sonunda kaya üstü resimleri istediğim gibi çekmeyi öğrendim. Bu dünyadaki kaya üstü resimleri görmemi sağlayan yolların önünü açtı. Amerika'da Takoma'da kaya üstü resimleri aradım. Amazon'da ve Libya'da; Cezayir'de, Güney Afrika'da aradım. Ve Moğolistan'da, Kafkaslar'da aradım halen de arıyorum. Dünya üzerinde çok da fazla bu alanda örnek yok aslında. Anadolu'da ise oldukça zengin numuneler var. Dolayısıyla sahip çıkmak gerekiyor. Bunun içinse çok fazla paraya ihtiyaç var. Ama yapacağımıza inanıyorum.

Sergide büyük bir kaya resmi gördüm. Önce onun sıradan bir kaya olduğunu düşündüm. Ama sonra dikkat edince binlerce dağ keçisi ya da geyik figürünün olduğunu fark ettim.

EA: Evet. Kars'ta, Kağızman'da Camışlı'da Anıt Kaya adını verdiğim yerdir orası. Üzerinde 273 tane resim var. Bunlar bir defada bir stilde yapılmamış. Aşağıdan yukarıya doğru, farklı zamanlarda yapılan resimler bunlar üst üste gelmişler. Böylece bir anıtsal kaya meydana gelmişler. Stilizasyon içinde dağ geyikleri var yaklaşık olarak Ala Geyik esprisinde görünüyorlar ama içlerinde Bazua dağ keçileri dediğimiz tek boynuzlu hayvanlar da var. Dünya üzerinde National Geographic Magazine de dahil bu kadar resmin bir arada olduğu bir yüzey yok.

Ve açık alanda sanırım.

EA: Evet. Uygun hava koşullarında, ışığın yeterli olması lazım, gidip görülebilir. Biz ilk defa kışın gitmiştik ve fotoğraf çekmek mümkün olmadı. Daha sonraki gidişimizde çektiğimiz fotoğraf sergide yer alıyor. Yaşının MÖ 6500 olduğu tahmin ediliyor. Rivayetler muhtelif. Türkmen kabilelerinden gelenlerin bunu yaptığı söyleniyor. Diğer taraftan Kağızman'daki figürlerin eşlerini Kafkaslar'da da görüyorsunuz. Dolayısıyla Orta Asya'dan gelenlerin bu resimleri yaptığına dair şüphelerim var çünkü oralarda bu karakterde resimler yok. Bölgede yaşamın başladığı alandaki insan toplulukları resimleri kendi buldukları bir stilizasyonda yapmışlar. Büyük farklar var.

Kan-ı Melkan kaya üstü resimlerinden

Yerde bir kaya üzerinde olan resimler vardı bir de... Sanki küçük parçalara ayrılmış bir kayanın üzerindeydi.

EA: Anlıyorum. Kan-ı Melkan kaya üstü resimlerinden bahsediyorsunuz. Bu yine Van'ın güneyinde Tirişin yaylasına dört kilometre mesafededir. Eski bir buzul yatağının geri çekilmesi sonrasında arda kalan bir alandır. Buzul gerilerken kayaların yüzeyini soyar. Orada üç ayrı hayvanın sahibi olan bir insanın figürüdür. Bir dağ geyiği, arada bir manda altta bir bizon. Aynı karakterde başka resimlerden de biliyoruz o dönemde Anadolu'da bizonlar da vardır.

Dilek resim değil mi?

EA: Ya istek ve arzu; adam diyor ki ben bu hayvanlara sahip olmak istiyorum ya da zaten sahip onlara, “Bakın, bunlar benim” demek ihtiyacında.

Sergiyi gezerken insanın içinden bu kayalardan bir tanesine sahip olmakla onca yıla sahip olunabilinirmiş gibi bir his doğuyor.

EA: Tabii bu mümkün değil. En yakın köyden on altı saat mesafede bu yerler. Vasıta ile gitmek imkansız. Hava durumunu göz önünde bulundurmak zorundasınız. Bir de fotoğrafik sorunlar var. Normal makinelerle verim almanız muhal. Dolayısıyla geniş açılı makinelere ihtiyaç var. Dinozor tabir ettiğimiz analog makinelerde düşük asalı filimler kullanmalısınız ki detayları alabilesiniz. Bütün bunlarla beraber filmleri serin yerde tutmanız gerekiyor çünkü gündüzler çok sıcak geçiyor. Ve büyük ayaklara ihtiyaç oluyor. Gideceklerin hazırlıklı olması gerekiyor yani. Böyle de bir ipucu vermiş olalım.

Bunların yanı sıra sizin kitaplarınız var. Tarih öncesine ilişkin kitaplar... Yaptığınız diğer işlere paralel olarak çıkıyor bunlar değil mi?

EA: En az 42 yıldır fotoğraf çekiyorum. Bu sergide ağırlıklı olarak son dört yılın fotoğrafları var. Dijital fotoğrafın da imkanlarını kullandık. 14 fotoğrafın bir araya getirilmesiyle bir Ala Dağlar panoraması çektik örneğin. O noktadan Ala Dağlar'ın bütününü görmek mümkün değildi şimdiye kadar. Bir takım değişik teknik çalışmalarla bu sergiyi meydana getirdik.

Anadolu coğrafyasının zenginliği hala pek bilinmiyor

Bunca fotoğraf, dia, sualtı ve dağlardaki çalışmalar, kitaplar bundan sonra gideceğiniz yön neresi?

EA: Bu söylediklerinizin hiç birinin sonu yok ki! Hepsinin arkaları açık. Bir yerden başlıyorsunuz ve devam ediyorsunuz. Hep yenileri geliyor. Bu doymak bilmeyen bir düştür. Kalbim duracak gibi oluyor şimdi, Nogylan Vadisi diye bir yerde yeni resimler olduğuna dair haberler aldım. İstiyoruz ki yaz ayları iyice gelsin de oraya gidebilelim. Aldığım bilgiye göre o vadideki kaya resimleri üzerindeki stilizasyon Anadolu'daki 40 santimlerden 4 metrelere kadar büyüyor. Görmedim ama heyecanım büyük. Neredeyse geceleri uyuyamıyorum. Bu insanlık tarihine yeni bir konu getirecek. Bunun sonu olmaz, ölene kadar bu bayrağı taşımak istiyorum.

TÜRSAK tarafından düzenlenen VI. Uluslararası Çevre Filmleri Festivali kapsamında Garanti Bankası Sanat Galerisi'ndeki 'Dağ ve Sanat' konulu fotoğraf sergisi 13 Haziran'a kadar sürecek. Son bir kaç satırda sizin sesinizden, heyecanınızdan dinleyerek bitirelim.

EA: Bu heyecanı müsaade edersiniz bir küçük hikaye gibi anlatmak istiyorum. Cilo Dağları Anadolu dağlarının önemli bir bölümüdür. Çünkü Anadolu dağları Alp-Himalaya dağ grubuna dahildir. Alpler'de sıkışan dağ grupları İtalya'yı meydana getirirler. Sonra Akdeniz'in içine gömülürler ve Teke Yarımadası'ndan başlayarak Anadolu'ya doğru yükselirler. Bunun fotoğrafını biz çektik ve sergide var. Toroslar hızını alamadıkları için Ala Dağları anti-Torosları meydana getirirler. Yaklaşık 760 metre yükseklikte devam ederken Cilo'ları meydana getirirler. Ben Cilo'lara 18 defa gittim. En güzel yeri Deli Cafer denen yeridir. Harika panoramatik manzaraları oradan görebilirsiniz.

Bir resim çekmek için bir kaç akşam Deli Cafer’de çadır kurup yattık. Bir gün güneş doğmadan Deli Cafer'in üzerindeyim. İnatla makinemi filan kurdum. Yanımdaki Mehmet Ahrızkan bana bir hikaye anlattı. Cilo'ların içindeki en yüksek zirve Reşko'dur. Reşko'yu meydana getiren Gayraşkin isimli bir başka küçük zirve daha var. Adına Demir Kapı deniyor. Dediler ki burada Zivkan aşiretinden bir kıza Elekan'lı biri aşık oldu. Elekan'la Zivkan'ın araları kan davasından ötürü açık. Kız alıp verme yok. Ama bunlar birbirlerini sevmişler. Düşünmüşler taşınmışlar kaçmaya karar vermişler. Sonunda bir gece sabaha karşı kız kaçmış oğlan da onu almış bu Demir Kapı'dan geçerek Sarp Dağları üzerinden Oramar Boşluğu'ndan ya Anadolu'ya ya da Irak'a gidecekler. Hal böyleyken tam bu kapıdan geçeceklerken, iki aşiret oğullarının ve kızlarının kendilerine ihanet ettiğini düşünerek onları burada vurmuşlar. Tam güneş doğarken. İşte onlar vurulduğu anda çıkan sesten bir kartal havalanmış ve kanatlarını sonuna kadar açarak süzülmüş. Bana böyle bir hikaye anlattı. Duruyorum. Güneş doğmak üzere ve evet böyle bir kartal kanatlarını alabildiğine açmış o inanılmaz boşlukta S'ler çiziyordu. Bu dağlarda sevgi adına sonsuza yazılmış çok güzel bir hikayeydi. Sizlerle paylaşmak istedim.

Çok teşekkürler efendim.

(Bu söyleşi 6 Haziran 2002'de Açık Radyo'da yayınlanmıştır.)

Ersin Alok Diabank