Porof. Zihni Sinir - Proceler

Porof. Zihni Sinir - Proceler

21 Haziran 2002

Eşber Güvenç: Ben çocukluğumdan beri hep merak ederdim, Zihni Sinir nasıl bir insandır ve nasıl çıktı ortaya diye. En sonunda bugün onu ortaya çıkaran insan bana anlatacak bunu. Nasıl çıktı bu fikir?

İrfan Sayar: Güzel Sanatlar Akademisinde, ikinci sınıfındayken Gırgır dergisinde çizmeye başladım. Değişik şeyler çiziyordum ama bu karakter daha bir ön plana çıktı. Çünkü akademide ben aynı zamanda sahne tasarımı dersleri de görüyordum. Çocukluğumdan beri bir oyuncak yapma merakım da olduğu için karakter bu hale geldi.

EG: Çocukluğumuz bir şekilde hepimizin hayatını şekillendiriyor. Çocukluk hayallerini gerçekleştirenler de var... Manisalısınız, değil mi?

İS: Ailem çiftçiydi ve yazları köye gidiyorduk. Kışın şehirde oynadığım oyuncakları ailem, köydeki çocuklardan farklı bir durumda olmayalım diyerekten, götürmeme izin vermezdi. Dolayısıyla kendim doğal malzemelerle yapmaya çalışıyordum bir şeyler. Biraz sonra büyüklerin de ilgisini

çekmeye başlayınca farklı bir heyecan duyuyor insan. Giderek daha abartılı makineler yapmaya başlamıştım çocukken. Daha sonra o eğilim içine mizahi unsurlar da girdikten sonra akademide ve Gırgır dergisinde sürdü ve Zihni Sinir doğdu.

EG: Kaç yaşlarındaydınız o zaman? Nasıl malzemeler kullanıyordunuz?

İS: Ortaokul yıllarındaydı. Mısır koçanları, tavuk tüyleri, limon kasaları, konserve kutuları, ipler gibi malzemeler.

EG: Şimdi kullanıyor musunuz?

İS: Kullanıyorum. İki kontrast şeyi, elektronik malzemelerle doğal olan, mesela su kabağı gibi şeylerle, radyo gibi elektronik malzemeyi iç içe kullanarak böyle şeyler yapıyorum.

EG: Zihni Sinir sizsiniz galiba?

İS: Büyük oranda doğru.

(Kahkahalar)

EG: Çocukluğunuzda oyuncak yapıyordunuz. Peki akademiye gelince ne oldu? Neler ortaya çıkmaya başladı? Yaratıcılığınıza neler kattı eğitim?

İS: Ben hep Güzel Sanatları kazanmayı istemiştim. O dönemde Tatbiki Güzel Sanatlar ve Fındıklıdaki akademi vardı, bütün Türkiye'nin güzel sanatlarla ilgili. Ve ilk kez İstanbul'a gelmiş oldum. Tabii hayal ettiğiniz sınırsız İstanbul yerine burada daha sınırlı bir yerle karşılaşıyorsunuz ve hayal kırıklığına uğradığımı hatırlıyorum. Belki de Güzel Sanatlar Akademisine girmem çok da elverişli oldu benim için. Çünkü o dönemde temel sanat eğitimi diye bir kürsü vardı ve çok heyecan verici enteresan bir eğitim veriliyordu yedi sekiz hocayla. O benim yaratıcılığımı biraz daha körükledi tabii.
EG: Zaten çocuklukta başladığınız için... Görselliğin yanında, bir taraftan da söze dönüşmeye başladı zamanla, değil mi? Bu nasıl oldu?

İS: Şimdi Gırgır'ın özelliği tabii muhakkak bir balonla veya altta açıklamasıyla veriliyor. Gerçi ben mümkün olduğunca sözsüz vermeye çalışsam da, Oğuz ağabey bana verdiği köşede, okuyucu için şaşırtıcı olmaması için bir başlık altında toplayarak... yazıyla iç içe oluyorsunuz tabii. Bazı alanlarda başka bir dil gelişiyor, komik şeyleri yakalama imkanı doğuyor.

EG: Üniversiteyi kurmaya nasıl karar verdiniz?

İS: Hıbır'da başlamıştı aslında o. Böyle bir interaktif ilişki okuyucu ile kurulabilir diye düşünüyordum. Çok da ilgi gördü. İşte bulmaca fakültesi diye bir şey var ve her bulmaca kendi açısından kreatif bir yön taşıyor. Onun çözümüyle ilgili olarak okuyucu ile benim aramda bir ilişki başlıyordu. Sonra bunu internet sitesinde devam ettirmeyi, onun imkanlarıyla daha ilginç şeyler yaratabileceğimi düşündüm. Bir safhaya kadar getirdik onu bakalım nereye kadar gidecek.

Bazıları hakikaten işe yarar

EG: Ben de kayıt oldum. Hayatta bir üniversiteyi bitirememiştim, belki bir üniversite bitirebilirim. İlgi duyanlar için de www.zihnisinir.com adresini hatırlatalım. Orada sayfalar arasında gezinirken sizin de bütün çalışmalarınızda gösterdiğiniz gibi -insanın alet yapma isteğinden bütün bu çalışmaların çıktığını söylüyorsunuz- bir şeyler yazıyordu. Orada 'Alet' kısmı ilgimi çekti. İzninizle okumak istiyorum.

"İnsanın doğayı kendi kafasına göre değiştirmek için kullandığı her şeye verilen ad. Burada insanoğlunun biraz kafadan sakat olduğunu unutmamak lazım. Önce doğayı değiştirmeyi kendisine iş edinir, işine kendisini öyle kaptırır ki, amacının ne olduğunu unutur. Sonra unutmamak için not tutar ki işte bu notlara Tarih denir. Sonra bu notlarını kaybeder- dağınık herif- haydi tekrardan eski notlarını aramaya koyulur: Arkeoloji. Bulduğu notlarla yeni notlarını karşılaştırarak amacı hakkında yorum yapmaya başlar: Felsefe. Bu yorumlardan yola çıkarak yeni aletlere girişir: Teknoloji. İşte insanın aletle başlayıp aletle devam eden bitmez tükenmez serüveni.”

Sizin bu serüveni anlatma biçiminiz nasıl peki, bu “Proceler”de. Herkes hayatında birisine mutlaka rastlamıştır bu projelerden ama...

İS: Bazıları hakikaten işe yarar, kullanılabilir tasarımlar. Ama bu yetmiyor Zihni Sinir'e. Onun altında gizli bir şey var. Herhangi bir espri düşünürken de o serüveni yaşıyor insan, belirli bir noktadan sonra yaşadığınız gerçek dünyadan kopuyor ve farklı bir dünyadan bakmaya başlıyorsunuz. Orada artık mizah var. Sanki magmanın ortasında buluşuyor gibi bir durum. Buraya varınca mizahın içine bir şeyler katabiliyorsunuz. Öyle fonksiyonlar katılabiliyor ki artık fonksiyonellikten kullanılamayabiliyor. Dolayısıyla tersine dönüyorsunuz ve eleştirel bakıyorsunuz. Henüz yarattığınız bir esere böyle bakıyorsunuz. Zihni Sinir'de bu tür özellikler çok var.

EG: Sizin ağzınızdan dinleyince çok daha ciddi yerlere gidiyor. Şimdi bir de atölyeniz var. O atölye düşüncesine gelirken. Hayalleri gerçeğe çevirmenin ötesinde neydi düşünceniz?

İS: Hakikaten hayalle gerçek dünya arasındaki gidiş gelişin zevkine varmaya başladım. O zaman burada değişik oyunlarla bunun tadına nasıl varabilirim diye düşündüm. Üç boyutlu hale getirildiklerinde yine heykel özelliğini kaybetmesinler ama bir endüstri prototipi de olmasınlar. Belki de kullanılabilir bir etki de yaratsınlar ama ikisinin arasında bir 'proce' özelliğini korusunlar istiyordum. O yüzden yan taraf atölye bir bölümü ise dükkan. Oradan direkt gerçek hayat başlıyor. En şiddetli haliyle. Sergi açmayı düşünmedim. Herkesin para verip alabileceği bir gerçeklik var bir tarafta, öbür tarafta da son derece hayali şeyler. Yine resim yapar gibi kullanıyorum orayı. O şekilde üretiyorum. Şu anda yapmak istediğim de böyle bir şeydi, üç boyutlu hale getirirken, test etmek...

1977'den beri...

EG: Atölyeniz Arnavutköy'de. Sitenizde kroki şeklinde bir tarif de var. Şimdi tabii çizgiden söze, oradan üç boyutlu bir deneme sürecine geçmişsiniz. Az önce de değindiniz. Görsel hale getirmek, sinemada da gösterilebilir dediniz. Böyle bir çalışmanız var mı?

İS: Müthiş. Ben sahne tasarımı dersleri de görmüştüm akademide. Tiyatro yapılıyor ama sahne yok. Epik tiyatro- bizim dönemimizde Brecht tiyatrosu oynanır- hakikaten daha sahneyi yapmadan, o illüzyonu yaşamadan bu işimize de geldi. Ben bunu şuna da benzetiyorum; köyden kente göç var ama bu arada hippi hareketi başlamış gibi. Hep böyle bir şey yaşanıyor. Daha öncesi olmadığı halde varmış gibi yapılması eksiklik yaratıyor. Şimdi o alanda çok şey yapılması gerekiyor. Sinemada da insanın yaşadığı mekanla olan ilişkileri, eşyayla olan ilişkileri... Şarküteri filmi örneğin, bayıldığım yönetmen Fellini'nin Amarcord filmi mesela... Anlatamadığım, burada da anlatmakta zorlandığım o magmayı daha başka bir dille anlatmayı isterim tabii.

EG: Bu kitabı oluştururken nelere dikkat ettiniz, nasıl bir çizgi takip ettiniz. 1977'den beri hayatınızın içinde çünkü Zihni Sinir.

İS: Burada öncelikle çeşitli kategorilere göre ayırdım. Aşk hayatından, spora, kışlık ve yazlık ihtiyaçlara kadar. Bu mantıklı da olsa başka alanlarda sakıncalar doğurabiliyor. Çok önce çizdiğim bir tanesiyle daha yenisini yan yana koyduğumda bir sıkıntı yaratabiliyor bende. Önemli olan bütün o alanlarda neler yaptığımın görülebilmesiydi. Tabii bu kitaptakiler tüm malzemenin ancak beşte biri civarında.

EG: Kastettiğiniz nasıl bir rahatsızlık?

İS: Siz bana bu soruyu sorduğunuz anda zihnim ters düşünmeye başladığından, buradan ne çıkabilir diye düşünmeye başladım şimdi. Keşke her birinin altında tarihleri olsaydı. Şu tarihte nasıl çizilmiş, bu tarihte neyle uğraşmış belli olurdu o zaman. Çünkü zamanla her şey farklılaşabiliyor. Mesela yüz ifadeleri.

EG: Gerçekten küçük bir çocuğun zihninde kurduğu -sayfaları çevirip baktığımda-, hayallerimizin kapattığımız eski yönlerine dokunuyorsunuz. Sizin görsel dille, resim diliyle ilgili bir tartışmanız var sanıyorum.

Dönen nesneler ilgi çeker

İS: Türkiye'de resim dili, heykelle olan ilişkimiz sınırlı. Bunlar olmayınca da tasarım yapılması, endüstri alanında özgün bir şeylerin üretilmesi gibi şeylerin çıkacağını sanmıyorum. Zihni Sinir'de üç boyutlu hale getirmeye çalışırken, illa ki bir fonksiyonellik ilave etmeye çalışıyorum. Resim ve heykel dilinin yaygınlaşması gerekiyor. Şehirlerde belediyeler mobil heykeller, havuz sistemleriyle bunu sağlayabilir diye düşünüyorum. Bu mekanizma kullanılarak çok şey anlatılabilir. Dönen nesneler ilgi çekiyor çünkü.

EG: Daha çok Zihni Sinir çıkmaz mı o zaman ortaya?

İS: Olabilir. Bu arada bana iş de çıkar ama.

(Kahkahalar)

EG: Anladığım kadarıyla bütün gününüz ve hatta geceniz bir şekilde bu işlerle geçiyor. Peki yazmadığınız, düşünmediğiniz zamanlarda ne yaparsınız? Hayatınız nasıl geçer?

İS: Dergideyken bir arada yaşardık arkadaşlarla. Sonunda hep birbirimize benzeyeceğiz diye ayrılmaya karar verdik ama sonra gittiğim sinemada onları yine karşımda buldum. Bir kitapta okumuştum, insanlar hem sosyal hem de kişisellikleri olan varlıklar. Kirpiler gibi, ısınmak için birbirlerine sokulurlar ama birazdan dikenleri batar ve ayrılırlar. Birlikte olmanın sürekli tek insan gibi davranmanın yaratıcılığı engelleyici bir yönü var ama tek başınıza kalınca da kurduğunuz hayalleri gerçekleştirememe ve hayal kırıklıkları gibi durumlar oluyor. Allah’tan zaman diye bir kavram var. Bir süre birlikte oluyorsunuz sonra ayrılıyorsunuz. Onu yaşamaya çalışıyorum. Eskisi kadar sinemaya gidemiyorum. Tiyatroya gidemiyorum. Aile olunca masraflar da artıyor çünkü. Ulaşım da çok önemli, kentte insan istediği yere gidebilmek için imkana sahip olmalı. Metro biraz daha dallanıp budaklanırsa...

EG: Sonuna kadar bekleyeceğiz.

www.zihnisinir.com

(13 Haziran 2002’de Açık Radyo’da yayınlanmıştır)