Organizatöre Dikkat

Organizatöre Dikkat

01 Temmuz 2006

Bir kupanın daha son çeyreğine gelmiş bulunuyoruz. Nam-ı diğer çeyrek final. Kala kala yine iki kıta kaldı: Avrupa ile Latin Amerika. Her daim top etrafından en fazla temaşanın ve şıngırtının konuşturulduğu bu iki kıtanın temsilcileri, artık bundan sonra birbirleriyle uğraşacaklar.  Her şey FIFA’nın ve tepesindeki adamın, yani Sepp Blatter’ın istediği gibi yürüyor. Ev sahibi Almanya da yoluna devam edenler arasında olduğu için, futbolun efendileri hayatından memnun. Peki, futbolun sevenleri ne vaziyette? Oldukça sübjektif cevaplara haiz bu soru için genelleme yapmaktan kaçınmak gerekir. Önceden de söyledik, oyunla inanan arasına girmek olmaz. Lakin, kendi yorumumu rahat rahat yapabilirim: Ne oyundan ne de çıkan manzaradan pek keyifli değilim. Pek yakın zamanda Blatter, 2006 Dünya Kupası için, tüm zamanların en iyi kupası demiş. “Atma be Recep, hepimiz din kardeşiyiz” desek, muhtemel zerre bir şey anlamayacaktır. Lakin, Blatter’ın yaptığı yorumun tersini yapmaktan da ziyadesiyle memnunuz, o ayrı!

 

Sadece oyun da değil aslında; marifetlerini duyunca hiç de şaşırmadığımız Blatter piyeslerine, bu piyeslerin sorumluların böylesi bir organizasyonu yönetmelerine, durumdan vazife bu kepazelik etrafında yağdanlıkla gezenlere ve oyunun yine bildik ekoller arasına sıkışmasına da kıllandığımızı belirtelim. Maazallah bir Almanya-Brezilya tekerrürü hiç de uzak olasılık gibi gözükmüyor. Klinsmann (ki kendisi çevreci görüşleri ile bilinirmiş) ve oynattığı futbolu tenzih etmek gerekir ama Beckanbauer ve Blatter ikilisinin tiril tiril pozları ziyadesiyle can sıkıcı. Ol kelam özeti; Ekvator, Gana, hatta ve hatta Meksika ile Avustralya’nın gidişi de tüm münferit beklentilere tuz biber ekti. Hele o, İtalya-Avustralya maçının son dakika repliği: nasıl bir asırlık Catanacio (İtalyanın defans futboluna dayalı sistemi) ezberidir. Nasıl da sıkıcıdır!

 

Halbuki, her anlamda ‘güzel oyun’ talebi de o kadar masum bir talepti ki. Neden illa da, bu tarzlara, bu endamlara, bu kurgulara teslim olalım, dedik. Yok mu bu işin başka bir yolu. Yok galiba bu FIFA ile, bu başkan ile buraya kadar! Neyse, vaziyet ortada, fazla da ‘olmayana ergi’ metoduyla heder olmayalım. Var olana yargı metoduna devam edelim.

 

Türk’ün AhıŞu İsviçre ‘mesele’si üzerine de bir şeyler söylemek gerekiyor. Lakin, bu ülkenin isminin yan anlamı artık tamamen ‘mesele’ oldu. Duymuşsunuzdur; Almanya’ya (ne kadar lazım olduğu tartışılır), kapağı atıp da, gazete ve televizyon vasıtasıyla, güya bizlere kupa rehberliği yapan futbol kelamcılarının İsviçre’ye dair yorumları, “sahaya atılmış yabancı madde” gibi. Mübareklerin, sempati duyduğu takımlar çeşitlilik arz etse de, nefret ettikleri takım neredeyse tek. İsviçre’nin oyun sisteminden veya maçlardan kaynaklı bir nefret de değil bu, hepimizin bildiği üzere. En nihayetinde artık İsviçre elenince, bu ekip yekpâre kapak gibi, ele geçirdikleri her gazete köşesinden ve TV ekranından, küp küp huşu hallerine gark oldular. Allah mesut etsin diyoruz. Nedense o melun hadisenin hemen peşinden, gösterdikleri olumlu tavırla bir hayli de umutlanmıştık. Nedense, halbuki malzeme ortada! Bu basınla buraya kadar!

 

Öte yandan, kendimizi, bu yorumlardan korumaya çalışsak da, toplu yerlerde kanalı değiştirmeye muktedir olamadığımızdan, bu tip gayri-nizami ‘yorum’ şarjlarına muhatap oluyoruz. Misal, İsviçre’nin Ukrayna’ya penaltılarla elendiği maçtan sonra Gürcan Bilgiç ve Levent Tüzemen ikilisi, ekranın tam da orta yerinde arzı endam ettiler. Önce Levent Tüzemen, penaltıları nasıl bildiğini ifşa etti. Bilgiç de duruma şahitlik etmiş, bu modern Nostradamusluk hadisesine saygısını sunduktan sonra, İsviçre’nin her maçında rakip lehine verilmeyen bir penaltı tespitine, Blatter’ın İsviçreli oluşunu ekledi. Sonuç ortadaydı, kupanın en büyük mızıkçısı artık elenmişti. Türkün ahının karşısında kim kalabildi ki, onlar kalacaktı.

 

Velhasıl, çeyrek finale böyle, ağzımızda acayip bir tatla giriyoruz. Lakin, bu bir dünya kupası, umut etmeye devam edeceğiz başka yolu yok. Yine de herkese tavsiye, aman sadece, maçla olan ilişkinizi 90 dakikayla sınırlı tutun. Ne maç arasında Blatter suratlılara, ne de maç öncesi sonrası ‘akla zarar’ yorumculara muhabbet göstermeyin. Yahu, bu ‘futbol yorumu’na da kamusal alanda bazı kısıtlmalar mı getirmeli ne?

 

* Keyif notu:

 Ronaldinho, kupanın en güzel golü olarak Arjantin- Sırbistan Karadağ maçındaki ikinci golü göstermiş. Biz de ilk yazımızda kupanın topuna ve toptan mütevellit gollere yan yan bakarken, aynı golü adreslemiştik. E, aklın yolu bir.
Arjantin Sırbistan Karadağ maçında, Cambiasso'nun attığı o meşhur ikinci golden hemen sonra.. 

 

Lakin artık, Ronaldinho’da şarkı dinlemekten ziyade, şarkı söylemeyi tercih etse de, bizi artık ‘oyun fukarası’ bırakmasa.

 

 

 

 

 

(Bu yazının tüm hakları, yazarını ve ilk yayımlandığı kaynağı belirtmek kaydıyla ve kâr amacı gütmemek şartı ile, kullanmak isteyene aittir...)

 

Kategori: