Medya Konuşmaları XXXVI: Medyada Toplumsal Temsil

Medya Konuşmaları XXXVI: Medyada Toplumsal Temsil

09 Ocak 2007

Ömer Madra: Medya Konuşmaları’nın bu programında Dr. Mine Gencel Bek’le konuşacağız; kendisi Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim üyesi. Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi adına, Dr. Mutlu Binark’la beraber Medya ve Cinsiyetçilik Araştırması’nı yürütmüştü. Mart ayında yayınlanmış olan bir araştırması da Medya ve Toplumsal Katılım üzerineydi. Biz başta medya ve kadınlar konusu olmak üzere çeşitli toplumsal katmanların da medyada yansımasını konuşacağız. Hoş geldiniz.

 

Mine Gencel Bek: Hoş bulduk.

 

Avi Haligua: Ocak-Ekim 2006 arasında yaptığınız çalışmada, 4 gazeteyi incelediniz ve 16 binin üzerinde haberi analiz ettiniz. Bunun sonucunda ortaya ilk çıkan veri özellikle cinsel tercihi farklı olanların yok sayıldıkları, merkezin dışında kalan grupların medyada pek de yer almadıkları. Benim dikkatimi çeken ise, kırsal bölge ile ilgili %7.7 oranında haber yapılıyor olmasına rağmen kentle ilgili %92’nin üzerinde haber çıkıyor olması. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?

 

MGB: Bu kentle ilgili haberleri, il il kodladık, bu işe İletişim Fakültesi’ndeki asistan arkadaşlar da yardımcı oldular. Sonuçta haberlerde ağırlıklı olarak Ankara, İstanbul ve İzmir karşımıza çıktı, yani kır ve kent arasındaki dağılımın eşitsizliğine ek olarak bir de kentlerin içinde de eşitsizlik var.

 

AH: İzmir de %3 gibi orana sahip aslında, esasen İstanbul ve Ankara önde gidiyor.

 

MG: Evet, Ankara ve İstanbul ağırlıklı, diğer illerin bazıları hakkında %1 bile haber yok, bazıları bu orana bile varamamış durumda. Dolayısıyla medyanın Türkiye’yi yansıttığını düşünürsek bunun çok sınırlı bir temsil olduğunu, en azından coğrafik düzlemde bile görmek mümkün. Bunun dışında temalara baktık, “kim konuşuyor, neler konuşuluyor medyada?” diye ve bu sınırlı temsil hakkında bize daha da fazla ipuçları verdi bu araştırma.

 

ÖM: Bu sınırlı temsilin belli bir alışkanlık sonucu mu, yoksa kasıtlı mı olduğunu düşünmeliyiz acaba, yoksa ikisi birden mi, nasıl yorumlamalıyız?

 

MGB: Bunun açıklaması tabii ki karmaşık, tek bir nedene indirgememiz çok zor, ama mesela “niye kadınlar hakkındaki temsil hep cinsellik üzerinden gidiyor, beden teşhiri üzerinden gidiyor?” dersek, bu ataerkil sistemle de ilgili ama medyanın şu anda içinde bulunduğu, 80’lerden, 90’lardan sonra içine girdiği kâr odaklı anlayışın hakimiyetiyle ilgili bir durum daha çok. Çok satan habere, ortalama izleyiciye yönelmeyle, editörlerin özerkliklerinin gittikçe azalmasıyla ilgili, medya sahiplerinin ağırlığının artması, bunların arasındaki rekabetin hızlanması, toplumsal sorumluluk yerine kârı arttıracak yayın anlayışının sürmesi gibi nedenleri sıralamamız mümkün. Belli ideolojik kabuller var tabii, elbette kasıtlı olarak belli gruplara negatif bir etiketlendirme yapılmıyor, ama ideoloji bizim farkında olmadan işleyen bir şey, yani kasıtlı olmasa belli ön kabullerin etkisiyle çalışıyor. Medya çalışanlarının eğitim durumu da bununla ilişkili, medyada çalışan emeğin durumu, örgütlenmemesiyle de, bütün bunlarla da ilişkili. Kısaca çok farklı dinamiklere bağlı.

 

ÖM: “Medyanın kendi yapısal sorunu ve şirket olarak hareket ediyor olması en önemli sorunlardan birini oluşturuyor” diyorsunuz.

 

AH: Bunun yanında söylediğinizi çok destekleyen bir veri daha var, haberlerde yer alan grupların sosyo ekonomik durumlarıyla ilgili bir sayım yapmışsınız; üst gruba ait insanlar 15793 haber olmuşlar, orta sınıf 5728, alt sınıfsa 1425. Yani üst ve orta sınıfı birlikte sayacak olursak 21 bin civarında habere konu olurken, alt sınıf sadece 1425 habere konu olmuş. Yani nüfus piramidi neredeyse ters yüz ediliyor haberlerde. Az önce bahsettiğiniz ideolojik yapı ile bunun arasında ciddi bir korelasyon varmış gibi görünüyor.

 

MGB: Örneğin “kadınlar” deyince akla, daha çok şöhretlerin, mankenlerin gelmesi doğrudan bu sosyo ekonomik durumla da ilişkili. “Türkiye’de büyük yoksulluk var” diye konuşmamıza rağmen yoksulluk üzerine çok fazla haberin görülmemesi, alt sosyo ekonomik kesimdekilerin durumu üzerine pek az haber olması çok ilginç. Kadınlar, engelliler, çocuklar hakkında da öyle, bu çok ciddi bir veri. Dolayısıyla belli aktörler hep haber oluyor, bunun için aslında araştırma yapmaya bile gerek yok, gazeteyi açtığımızda her gün belli aktörlerin, belli kişilerin haber olduğunu görüyoruz. Televizyona baktığımızda da yine aynı kişilerin görüşlerini ifade etmek için seçildiğini, uzmanların bile yine belli kişiler arasından seçildiğini görüyoruz. Bu da tabii ki toplumu temsil etmiyor, belli bir toplumsal kesim seçiliyor. Alt sosyo ekonomik düzeydekiler hiç mi temsil edilmiyor? Ediliyorlar ama onları hep üçüncü sayfa haberleri şeklinde görüyoruz.

 

AH: Şiddetle bağlantılı haberlerde.

 

MGB: Evet. Şiddet mağduru, suç mağduru... “Sıradan” dediğimiz insanlar hep o şekilde haber oluyorlar. Üçüncü sayfa haberi de çoğunlukla meselenin politika ile bağlantısı kurulmadan veriliyor, yani sadece x kişinin başına gelen bir şeymiş gibi aktarılıyor, halbuki söz konusu olan toplumsal bir sorun, bir fenomen. Bunun dışına çıkan başarılı olumlu haberler de bulmadık değil. Olumlu ve olumsuz haber örneklerini ayrıca araştırdık, topladık. Mesela “Aile içi şiddete son” kampanyası çerçevesinde yapılanlar çok başarılı, yine töre cinayeti konusunda yapılan haberler de öyle. Haberin üstüne, o logonun yerleştirilmesi bile bence okuyucu üzerinde olumlu bir etki yaratıyor. Çünkü “bu sadece Ayşe Hanım’ın yaşadığı bir olay değildir, Türkiye’de %20’nin başına gelen bir şeydir” diyerek konu toplumsallaşmış oluyor. Bunun yapıldığı çok az örnek var ama. Cinsiyetçilik açısından baktığımızda bile aile içi şiddetle sınırlı değil, başka pek çok boyutu var. Töre cinayeti aile içi şiddetle sınırlı değil sadece, biraz daha toplumsal olanla ilişkinin kurulması gerekiyor. Toplumsal olanla ilişki çok çok az kurulmuş durumda. Araştırmamızın sonucunda, STK’ların haberlerde aktör olarak %1-2 oranında yer alması, bu söylediğimizi güçlendiriyor maalesef.

 

AH: Kadınların öne çıktığı haberler konusunda dikkatimi çeken veriler içinde, STK’ların tek olması. Yani erkekler yerine kadınlar üzerinden, sivil toplum etkinliklerinin anlatılıyor olması, ama tüm haberlerde de edilgen bir kadın portresi çizilip ardından bunun yapılıyor olması ilginç.

 

MGB: Evet. Kadınlarla ilgili haberlerde, aktörlerin çoğu, eğlence ve magazin dünyasından kişiler. Biz artık bunu birinci sayfada bile görünce çok yadırgamaz hale geldik, fakat tabii ki kadın politikacılar, kadın profesyoneller de var. Biraz daha analiz yaptığımızda şunu gördük, onların da kadınlıkları yine öne çıkarılıyor ve yaptıkları iş, topluma sağladıkları katkı hafifleştiriliyor. Mesela kadın politikacının sadece ön isminin anılması, , epeydir yapılan bir şeydir. Ya da kadın oldukları özellikle vurgulanıyor, “kadın pilot”, “kadın vekil” gibi vurgular var. Onlar bile beden teşhirine maruz  kalabiliyorlar, Almanya Başbakanı’nın maruz kaldığı gibi. Dolayısıyla çok az olumlu örneğin yanında, hâlâ pek çok olumsuzluk olduğunu söylemek mümkün bu konuda. Küçük bir ilerleme var, ama bir yandan da negatif temsiller sürekli pekiştiriliyor.

 

ÖM: Kadının medyada ele alınış tarzı dışında, demokrasinin gidişatı, açısından da düşündürücü görünüyor.

 

MGB: Tabii ki çok düşündürücü. Okuyucular üzerinde belli rol modelleri oluşturmak açısından da önemli bu haberler. Sadece haberleri düşünmeyin, dizilerde de, filmlerde de bunu görmek mümkün. Türkiye’de iletişim araştırmalarına baktığımızda medya temsili konusunda, bu kadar geniş, farklı aktörlere bakan olmadı. Genelde market araştırması, pazar araştırması olarak yapılıyor, hangi ekonomik statüdekiler neleri izliyor, ne okuyor diye araştırılıyor, bu da reklam verenler için veri sağlıyor, ama izleyici, nasıl bir anlamlandırma gerçekleşiyor, bu haberler nasıl bir etki yaratıyor, bu tarafı eksik. Bunu ölçmek, bilmek de çok zor, araştırmaların gereksindirdiği bütçeler vs. nedeniyle Türkiye’de biraz sınırlı kalmış bir alan, ama yapabilseydik bunları bilmemiz mümkün olurdu. Sadece haberler üzerinden konuşmuyorum, diziler, eğlence programları, yani boş, önemsiz gibi gözüken medya türleri bile çok politiktir, orası nasıl bir dünyaya ait, insan ilişkileri nasıl kuruluyor, izleyici “ben kimle özdeşleşiyorum” diyerek toplumsal ilişkilerini kurar, cevaplar arar kendi içine düştüğü çelişkilere, sorunlara cevaplar arar. Dolayısıyla medya mesajlarının oluşturulması çok önemli. Örneğin, sadece erkeğin gelir gelmez asık suratla gazete okuduğu, kadının hep ev işi yaptığı bir aile kurgusu varsa, ister istemez bundan herkes etkileniyor, farklı yaşama tahayyüllerini gözden kaçırıyoruz, farklı yaşam biçimlerinin olabileceğini tamamen göz ardı ediyoruz.

 

ÖM: Rol modeli derken, sabah ve kadın programlarının bu konudaki önemi ya da önemsizliği üzerinde bir şeyler de insanın aklına geliyor. Bu konuda ne söylenebilir?

 

MGB: Sabah yayınlanan kadın programları konusunda aslında ben çok karmaşık fikirlere sahibim, bir yandan çok olumlu olduğunu düşünüyorum bu programların, çünkü kadınların yaşadığı şiddet, tecavüz, ensest vs. gibi çok önemli, politik görülmeyen konular buralara taşındı.

 

AH: Bu konuların medyada hiç yer almamasından dolayı insanların sahip oldukları o yabancılık biraz giderilmiş gibi, artık daha fazla ifade edebildiklerini söyleyebiliriz.

 

MGB: İnsanlar konuşabiliyorlar, kendi sözcükleri ile anlatabiliyorlar, bu da çok önemli. Bir anketör gidip sormuyor onlara, kendi belirlediği formda. Bu anlamda önemli, ama bu programların nasıl yapılandırıldığına baktığımızda, sürekli sansasyonun, duygu sömürüsünün kullanıldığını gördüğümüzde tabii o kadar da olumlu düşünemiyoruz. Geçtiğimiz günlerde, bu programların neticesinde pek çok şiddet olayları meydana geldi, çünkü bu programlarda uzmanların bulunmaması, mağdurların deşifre edilmesi, kimliklerinin öne çıkarılması onların kurban konumlarını daha da güçlendiriyor. Yani medya onları bir kez daha kurbanlaştırmış oluyor, medya eğer onları güçlendirerek çıkarabilseydi tabii ki çok olumlu konuşabilirdik, ama yine de ben böyle bir potansiyel olduğunu düşünüyorum. Nasıl yapıldığına bağlı.

 

ÖM: Başta söylediğiniz amaca da bağlanması mümkün olabilir, yani öncelikle kârı arttırmayı amaçlıyorsa, tabii ki bu tip mağduriyet olaylarını sansasyonel şekilde sunmayı tercih edecektir gibi bir varsayımda bulunabiliyor insan. Sakin bir şekilde, uzmanlarla çözmek belki de o kadar reyting getirmeyebilir diye düşünülebilir mi?

 

MGB: Doğru söylüyorsunuz. Biz daha önce kadın derneklerinde bir eğitim toplantısı yapmıştık, mesela Mor Çatı’dan bir yetkili, “biz çok çağrılıyoruz bu programlara ama katılmak istemiyoruz” demişti. “Niye? Yine de medyaya katılmak çok önemlidir, görüyoruz %1-2’lerde kalıyorsunuz?” diye sorduğumuzda, “Tamamen bizim mesajımızın içeriği boşaltılıyor, hemen arkasından bir dansöz çıkıyor oynuyor, konu dağılıyor. Gelip geçen bir şey gibi, o arada biz malzemeleştiriliyoruz.” demişlerdi. Ben bu araştırmayı yaptıktan sonra, bizzat benim de başıma geldi aynı şey, ben de daha magazinsel haber programlarına bile katıldım, “bu iyi olur, belki mesajımız ulaşır, gündemde biraz ağırlıkla tartışılır bu konular” diye ama maalesef hiç öyle olmadı. Mesela gazetelerde, bikinili kadın fotoğrafları eşliğinde, karikatürler eşliğinde bizim araştırmamızın sonuçları anlatıldı ki, çok ironik. Dolayısıyla biz de yine malzeme olduk, medyanın kurbanı olduk.

 

AH: Medyanın aslında kadından beklediği, “dişilik” dediği bir şey var ve bunun içini dolduramayan dişilere de bunun yolu gösteriliyor, gerek kadın programlarında, gerekse de haberlerle birlikte, başarılı olmak için daha fazla çalışması gerektiği, hep formda, kalması, güzel, bakımlı olması gerektiği söyleniyor. En nihayetinde, problem ne olursa olsun, “erkeği” dediği adamı memnun etmesi gerektiği gibi bir anlayış var. Bunun dışına çıktığınız anda, anladığım kadarıyla görünmezleşiyorsunuz, çünkü marjinal olarak kabul ediliyorsunuz.

 

MGB: Ya da olumsuz sıfatlar yakıştırılabiliyor size, mesela bir programda “seksolog” denilen bir adamla bizim polemiğe girmemiz kışkırtıldı medyadaki sunucu tarafından. Halbuki böyle bir noktada değildik, yani her gün tartışma, çatışma yaratılmak isteniyor, kadın konuları zaten genelde hep böyle konular olarak görülüyor. Kadınlarla ilgili herhangi bir araştırmada da mesele böyle bir gereksiz polemiğe dönüştürülmek isteniyor. Halbuki bu erkeği de ilgilendiren bir toplumsal cinsiyet eşitsizlik sorunu. Dolayısıyla biz de mağdur olduk ve artık “her programa, her medya kurumuna da gitmemek lazım” diye düşünüyoruz, çünkü orayı dönüştürme gücümüz de çok az, yani orada o yapılar hakim oluyor, onun için seçerek, toplumsal sorumluluk anlayışına sahip medya kurumları ile temas  etmek lazım. STK’ların böyle bir hedefinin olması lazım, bunlarla bağlarını güçlendirecekler.

 

AH: Çalışmanızda çok ilginç, çok çarpıcı bir veri vardı, haberlerde yer alan kadınların yaşları ile alakalı, mesela 36-55 yaş arasında bir erkeğin haberde yer alması ihtimali daha fazla, %30’a yakın. Kadınlar için ise bu 18-35 yaş arası ile sınırlı,, sanki kadınların “diri” zamanlarında haber olabildikleri, erkeklerin ise “güçlü” zamanlarında haber olabildikleri gibi bir durum ortaya çıkıyor. Bunun yanında yaş belirtilmemesi erkekler için çok daha normal sayılırken kadınlarla ilgili haberlerin çoğunda yaş özellikle belirtiliyor. Buna göre bir algı oluşturmanız bekleniyor sizden.

 

MGB: Haberlerde yer alan aktörler eğer hep mankenler, şarkıcılar, dış görünüşleri ile varolan aktörlerse, yaş önemli oluyor herhalde. Hatta hiç ummadığınız üçüncü sayfa haberlerinde bile, “18 yaşındaki güzel sekreter” diye başlıyor haber. Oysa onun uğradığı şiddetle 18 yaşında olmasının ne ilgisi var, ya da “niye güzel sekreter” diyoruz. “Güzel hemşire alemden dönerken kaza geçirdi” vs. Bu “alem” sıfatı da yine bu muhafazakâr, ahlakçı, cinsiyetçi anlayışı ortaya koyuyor. Mesela genç kadınlar yine önde, diğerlerini çok görmüyoruz, medya dünyasında da, radyo, televizyonda da daha çok seçilen onlar.

 

AH: Başarılı da olsa güzel de olması gerekiyor.

 

MGB: Evet, onun yanında o tercih ediliyor.

 

ÖM: Genç, güzel ve bir ölçüde de başarılı olan tipleme tercih ediliyor haber için öyle mi?

 

MGB: Evet. Haber sunucularına bakarsanız yine aynı şeyi görüyorsunuz, TRT dışında yine hep belli bir, neredeyse basmakalıp görüntüde kadın sunucuları görüyoruz. Ama BBC’ye baktığımızda böyle değildir, orada başarısı ile, deneyimi ile vardır kadın muhabir, kadın sunucu. Tabii kadın medya çalışanlarının da karşılaştıkları sorunlar bunlar.

 

AH: Üçüncü sayfa haberleri ile de ilgili çok ilginç bir veri var bu çalışmanın içinde, özellikle cinsellikle ilgili haberlerde. İşin içinde bir şekilde cinselliğin olduğu haberlerde kadınların neredeyse her zaman teşhir edildiğini görüyoruz gazetelerde. Eğer toplumsal olarak “yanlış” kabul edilen  bir şey yaptıysa bir kadın, ismi, cismi gazetelerde net olarak veriliyor erkeklerinki verilmezken. Burada da herhalde bir problem var.

MGB: Orada da yine “asıl sorumlu budur” anlamında teşhir ediliyor.

 

AH: Çok ciddi bir oran var, kadınlar 1620 haberde teşhir edilirken, erkekler için bu sayı 101, yani yüz kızartıcı bulunan haberlerde erkekler olabildiğince gözden uzak tutuluyorlar.

 

MGB: Evet. Biz de, “cinsel teşhir var mı yok mu?” diye kodlamıştık haberleri. Kadınlarla ilgili ve cinsel teşhiri, “erkek egemen bir medyada, erkek okuyucuya yapılan haber” diye yorumlamamız mümkün.

 

ÖM: Bunu geleneksel örf ve adete ilişkin etkilerin yanı sıra yine medya şirketlerinin reyting kaygısı ile de bağlantılı olarak düşünebiliriz herhalde?

 

MGB: Tabii ki, ilk başta söylediğim dinamikler hep geçerli, sonuçları tek başına almamız indirgemecilik olur, tek bir nedene bağlayamayız, bütün bu dinamiklerin hepsi geçerlidir.

 

ÖM: Yavaş yavaş, sizin araştırmalarınızdan da ortaya çıkan bu olumsuz diyebileceğim, düşündürücü sonuçların düzeltilebilmesi için medyaya ne gibi görevler düştüğünü ve sizin gibi medya konusunda araştırma yapan insanlara da nasıl görevler düştüğünü tartışmalıyız.

 

AH: Araştırmanın sonuçlarına göre, eğlence, magazin, suç ve şiddet haberlerinin gazetenin çoğunu kapladığını, bunun dışındaki haberlerin çok daha az yer aldığını görmek mümkün. Haberlerin neredeyse %50’si eğlence, magazin, suç ve şiddetle ilgili. Burada herhalde bilinçli bir tercih yapılıyor, çünkü politika haberlerinin de, politikacıların da haberlerde daha az yer alabildiklerini düşünecek olursak, merkezi politika dahil, politikanın biraz daha hayatın dışında tutulmasına yönelik bir tavır olarak yorumluyorum, ne dersiniz?

 

MGB: Kesinlikle öyle. Burada iki dünya var gibi sanki, daha önce magazinleşme konusunda bir araştırma yapmıştım, orada da yine benzer sonuçlar çıkmıştı. Toplum iki katmana ayrılmış, en üsttekiler eğlence dünyası ile, en alttakiler de sadece uğradıkları şiddetle, kurban, mağdur olarak haberleştiriliyorlar. Böyle bir polarizasyon var diye yorumlamıştım. Haber dediğimiz şey, bizimle ilgili, bizim dışımızdaki dünyadan bizi haberdar edecek, bilgilendirecek şey değil mi? Bu çok sınırlı gerçekten ve gazetede bunun sınırlı olması daha düşündürücü bence. Televizyonun içeriğine baktığımızda, zaten eğlence aracı olarak görülüyor, ben buna katılmıyorum, ama basına baktığımızda gazetenin temel işlevi, temel misyonu haber vermektir. Bunun azaldığını görüyoruz, çok arka sıralarda yer bulduğunu, yer bulduğunda da yine bir şekilde magazinleştiğini görüyoruz. AB zirveleri, Başbakan’ın gezileri, vs. politik bir habere baktığımızda bile görüyoruz ki, o zirvedeki yemekte ne yendi, Başbakan ne giymiş vs., bunlar aktarılıyor.

Bir çeşit magazin haberi gibi yer alıyor aslında. Kim nereye gitmiş, nereyi gezmiş, eşi ne yapmış, “acaba kıyafeti başarılı mı? diye modacılara soruluyor vs. Dolayısıyla biz o politik haberde de yakalayamıyoruz ana odağı; acaba zirvede neler konuşuldu, toplantının ana amacı neydi? Bu çok satır aralarında yakalayabildiğimiz bir hale geliyor. Ana akım medya için söylüyorum tabii bunu.

 

AH: O zaman, kategorik olarak politika haberlerine koyduğumuz haberlerin bir çoğu da aslında pek politikayla bağlantılı haberler değiller.

 

MGB: Politika haberine baktığımızda bununla bitmiyor iş, politika haberlerine baktığımızda da yine aynı kişiler konuşuyor. Aslında STK’lar da politika yürütüyor, örgütlü kesim de politika yürütüyor, ama haberlere baktığımızda bu örgütlenmelere fazla yer verilmiyor. Halbuki pek çok konuda çalışan, mücadele veren örgütlü kesim var.

 

AH: Medyanın perspektifinden baktığımızda, Türkiye diye bir bütünlük var ve bu bütünlüğün ortak tek bir çıkarı var, tek tip bir çıkardan bahsediliyor. Bu durumda zaten sivil toplum örgütlerinin yer almaları herhalde mümkün değil?

 

MGB: Bu son kamplaşmalar, linç hikayeleri vs. aslında bu bizim konuştuklarımızla çok ilgili. Çünkü “ulusal çıkar” diye bir şey etrafında ördüğümüz zaman, her konuştuğumuz şey bu ulusal çıkarın karşısına düşebiliyor. Keşke “kamu çıkarı” diye bir kavramı öne çıkarabilsek, çünkü kamu çıkarı ile ulusal çıkar aynı olmak zorunda değil.

 

ÖM: Hiç şüphesiz. Radyonun da, televizyonun da ortaya çıkış amacı zaten kamusal bir hizmet vermek, kamuoyunun önüne kendi kaderini tayin edebilecek seçenekleri koymak için. Medya böyle bir işe yaramak için kurulmuş, ama şimdi durum böyle görünmüyor tabii. “Biz” diye bahsediyorlar mesela, topluca bir millet olarak, o zaman tabii çok zor oluyor.

 

MGB: Tabii, bir homojenleştirme var çünkü orada, dolayısıyla o ‘biz’in dışında sürekli de düşmanlar üretiliyor. “O ‘biz’in içinde olmayanları da dışlayalım o zaman, onlar terk etsinler, onlar ya biz gibi olsunlar ya terk etsinler” gibi. Cinsel tercihi farklı olanlar konusunda bu kadar az haber olmasının nedeni de yine onların görmezden gelinmesi.

 

AH: Özellikle “eşçinsel” kelimesi tercih ediliyor anladığım kadarıyla diğer kelimelere. Bunun altında yatan mantığı tam olarak anlayamadım aslında, sizin bir fikriniz var mı bu konuda?

 

MGB: Bu hepsini kapsayan bir kelime gibi kullanılıyor bize göre, yani her olayda “eşcinsel” olarak kullanılıyor. En dikkati çekici şey de, sadece bir suç söz konusu olduğunda daha çok görüyoruz cinsel tercihleri farklı olanları, suç ve şiddetle ya da fuhuşla ilgili. Tabii ki bu tip haberler olabilir, onlar da yer alabilir, ama “eşcinsel cinayeti” şeklinde başlık attığınızda, o zaman okuyucu ister istemez tabii ki “cinayet olmuş, bunların yüzünden olmuş” diye doğrudan neden-sonuç ilişkisi kuracaklar.

 

ÖM: Kendiliğinden bir çeşit dezenformasyon ya da misinformasyon dediğimiz şey ortaya çıkmış oluyor. Yani kafalarda sürekli olarak eşcinsellikle suç olaylarını birleştirmeye yol açan bir anlayış çıkıyor ortaya o zaman?

 

MGB: Evet, ya da fuhuşla. Yabancı politikacılardan eşcinsel olanlar haberleştiriliyor, mesela Ermeni soykırımı konusunda bir yabancı politikacı gelmiş, aslında eşcinselliğinin konuyla ilgili hiçbir haber değeri yok, ama “eşcinsel milletvekili şunları dedi” diye yazılıyor.

 

AH: Bunun toplum açısından bir değeri olduğu bilindiği için mi kullanılıyor acaba?

 

MGB: Burada hafifleştirme var, zaten belli ki politik görüşleri o medya grubu tarafından çok takdir görmeyen bir kişi, “eşcinsel” diyerek onu hafifleştirmiş oluyorsunuz. Haber değeri olmayan konularda da yine eşcinsellik, kadınlarla ilgili haberlerde olduğu gibi yine ön plana çıkarılmış durumda.

 

 

AH: “Milli çıkar” kavramı da  hiç haber olmayan şeylerin haber olmasına yol açabiliyor. Mesela yine sizin çalışmanızdan çıkan sonuçlara göre, göçmenler ve mülteciler gazetelerde yer almıyorlar, böyle bir durum yok. Ama, mesela dün Hürriyet’in manşetindeydi mülteciler, Yunanistan’ın Afgan mültecileri denizin ortasında, Türk tarafına bırakıp gitmesiyle ilgili. Ardından BM Yüksek Komiserlik’ten Türk tarafının da buna benzer uygulamalar yaptığına dair bir açıklama geldi. Biz mülteci diye bir kavramdan pek haberdar değilken, birdenbire bunu manşetten duyabiliyoruz bu “ortak milli çıkar” gereği.

 

MGB: Mültecilerle ilgili haberler çok önde olmuyor, mesela bir kamyonda 30-40 kişi sıkışık halde bulunuyor, ölüyorlar ama ancak iç sayfalarda ve çok çok küçük yer buluyor gazetelerde. Bu konu Türk medyası tarafından önemli bir haber konusu olarak görülmüyor.

 

AH: Bu tercihin sebebi nedir?

 

ÖM: 21. yüzyılın en temel meselelerinden biri göçmenler ve mülteciler meselesi, fakat ancak bir “Yunan oyunu” gibi gösterildiği zaman birinci sayfada yer alıyor, 20 Eylül tarihli Hürriyet gazetesinin yapmış olduğu gibi. Arkadan da BM açıklaması geldi, “ama sadece Yunanlılar değil, siz de böyle yapıyorsunuz, küreklerini de alıp botlarıyla bırakıyorsunuz” diye, “bu ortak bir sorundur” diyen bir açıklama var, ama o pek yer bulmuyor.

 

MGB: Bu yine o genel “biz” kavramı ile ilgili bir şey, yani biz daha çok ‘biz’le ilgiliyiz, biz dünya vatandaşı değiliz, daha çok da T.C. vatandaşıyız. Kültürel gruplara biz baktığımızda, yine Kürt sorunu, Ermeni sorunu ağırlıklı olarak tartışılıyor. Tabii ki bunlar tartışılacak gündemde, çok önemli konular, ama önemli başka konular görülmüyor medyada. Dış haberlerin içeriğine baktığınızda da yine bunu görmemiz mümkün. Mesela, AB nerdeyse sadece Türkiye ile ilgili çalışıyormuş gibi anlaşılabilir bizim Türk basınına baktığımızda, tek dertleri Türkiye imiş gibi. Diğer konular, diğer gündem maddeleri hakkında fazla bilgi alamıyoruz, oysa çok farklı aktörler var, çıkar çatışmaları, lobiler var, çok ülke mağdur olabiliyor vs. Biz çok bilgilendirilmediğimiz için de hep “AB Türkiye takmış durumda, mağdur Türkiye” gibi algılıyoruz. Yani uluslararası haberlerde bile, Türkiye sadece kendi ile ilgili boyutlarına bakıyor meselenin. Sadece onu haberleştiriyor.

 

AH: Savaşlar bile zaten “Türkiye’ye ne yarar çıkar sağlayacak? diye  ele alınıyor, bunun üzerinden haberleştiriliyor. Yani Türkiye üzerinden okunmayan pek bir haber yok galiba?

 

MGB: Bence onun da çok olumsuz etkisi oluyor okuyucular üzerinde, o zaman biz dış dünyaya düşman olarak yaklaşıyoruz, hep Türkiye’ye zarar vermeye çalışan bir dış dünya algılıyoruz, “dış odaklar var, başka da bir şey yapmıyorlar bunların işi gücü bu, Türkiye’ye zarar vermeye çalışmak” diye bir komplo teorisi ile bakıyoruz,  Halbuki farklı güç ittifakları var, mücadeleler var, biz bunu da bilirsek daha geniş bir açıdan yaklaşabiliriz meselelere.  Dolayısıyla bu “ulusal çıkar” kavramı, kendimizi dar bir yere hapsetmek anlamına geliyor aslında ve çok sakıncalı. Medya da burada çok önemli aktörlerden biri.

 

ÖM: Yani adeta şizofrenik, içe kapanmış ve dış dünya ile, “düşmanlar ve biz”den ibaret olan bir ilişki.

 

AH: 2000 yılında “Medya ve Cinsiyetçilik” üzerine bir çalışma yürüttünüz, bu da bir medya çalışması, 2006’da medya üzerine ve hemen hemen aynı yöntemlerle bir çalışma yürüttünüz. 2000’den 2006’ya herhangi bir değişimden bahsedebiliyor muyuz? Arada bir AB süreci yaşandı, aslında Türkiye’de bir çok değişim yaşandı, bunlar basına yansımış mı yoksa “aynı tas aynı hamam” mı?

 

MGB: 2000 yılında Mutlu Binark arkadaşımla birlikte yaptığımız çalışmada çok sistemli bir içerik analizi yapmadık, medyayı kendimiz izleyip olanaklarımız ölçüsünde, basından değil de televizyon reklamları aracılığı ile, daha çok diziler aracılığıyla incelemeye çalıştık ve konu sadece cinsiyetçilikti, diğer toplumsal gruplara bakamamıştık. Bu kez ise daha sistematik, analitik bir çalışma var. Ama yine de bence sizin sorunuzun üzerine düşünmek gerekiyor. Kadınlar üzerinde baktığımızda en azından şunu söyleyebilirim; başta da söylediğim gibi, önemli toplumsal konular haberleştiriliyor ve biraz daha genelle bağlantı kurulmaya başlanmış, töre cinayeti ve aile içi şiddet gibi konularda. Tabii ki AB adaylığının çok önemli bir etkisi olduğunu düşünüyorum. En başta bütün bu toplumsal konularla mücadele edebilmek için yeterli bütçeye, fona hiçbir zaman sahip olamadık. Bu konuda dernekler vardı, gruplar vardı ama AB en azından eğitim çalışmaları yapmak için fonlar ayırdı ve belli dernekler buna başvuruyor. Bence çok önemli bu eğitim çalışmaları. Mesela Bağımsız İletişim Ağı da bunun gibi bir çalışmanın ürünüdür. Çünkü ulusal kaynaklarımız maalesef bize fonlar ayırmamış, bunu öngörmemiş ve üzerine çalışmadan, kaynak aktarmadan da fazla ilerleme kat edilemiyor. Dolayısıyla AB adaylığına paralel gelişen toplumsal projelerin medyada temsili daha olumlu. STK’ların, bu tip projelerin, medya ile ilişkili daha deneyimli, eğitimli kişilere ihtiyacı var. Medya ile ilişki kurmak o kadar kolay değil, onların ilişki kurup sürekli medyayı izlemesi, eğer olumsuz bir yayın çıkıyorsa kınaması, takip etmesi gerekir, ama bizde medya takibi diye de bir şey yok.

 

ÖM: Medyanın kendi içinde haber takibi ciddi bir eksiklik olarak göze çarpıyor, buna ek olarak medya takibi de bir eksiklik olarak görülüyor.

 

MGB: Örgütlü kesimin medyayı takip etmesi ve sürekli izlemesi gerekiyor. Olumlu örnekler de olabilir, mesela olumlu örnekler de teşvik edilebilir, ödüllendirilebilir, olumsuzlar da kınanabilir, protesto edilebilir, çeşitli biçimde medya daha iyi takip edilebilir. Şimdi ombudsmanlar var gerçi ama onlara da daha çok bireysel olarak okuyucular yazıyor.

 

ÖM: Evet okur temsilciliği şeklinde.

 

MGB: Ama onlar da önemli kurumsal mekanizmalar hâlâ, ama bir gazetemizin yeni okur temsilcisi görevine, “örgütler, dernekler pek medet ummasınlar, ben onların propagandalarını yapma yeri değilim, ben onlara cevap vermeyeceğim” diyerek başladı.

 

AH: Bireysellik burada dayatılıyor yani?

 

MGB: Yani bu kadar net bir şekilde topyekûn reddetmesi de sorun.

 

ÖM: AB’nin çeşitli fonlarıyla medyanın reforme olmasına katkıda bulunmasının yanı sıra AB ile bağlantılı olarak gelen reform sürecinin, Kopenhag Kriterleri başta olmak üzere temel hak ve özgürlükler alanının genişletilmesinin de bir faydası olduğunu düşünüyor musunuz?

 

MGB: Kesinlikle düşünüyorum. Bizim bu içerik çalışması dışında başka bir ekiple, AB iletişim alanı üzerine, AB’nin etkisi üzerine yaptığımız bir çalışmamız daha vardı. Özet olarak şöyle bir sonuca vardım; AB’nin Türkiye’deki medya ve demokrasi ilişkisine çok olumlu etkisi var, yasal düzenlemeler değişti, 12 Eylül döneminden kalan, özgürlükleri kısıtlayan bazı olumsuz içerikli yasalar değişti, hâlâ da değiştirilme yolunda. Bunların içselleştirilmesi için de çok çalışma yapmak gerekiyor, ama yine de yasal değişiklikler çok önemli. İkincisi, belli politik konular etrafında çalışan STK’ların güçlendirilmesi, görünür olmaları, maddi olarak katkı sağlayıp eğitim programları yapılması önemli bir boyut. Fakat AB’nin zayıf halkası ise medya endüstrilerinin düzenlenmesi konusunda, medya sermayesindeki oligopol yapının sınırlanması, gücünün dizginlenmesi konusunda çok fazla getirdiği bir şey  yok. Çünkü AB kendi yapısı itibariyle gelişme odaklı bir yapı. Medya politikalarına baktığımızda, Amerikan hakimiyetine karşı da Avrupa medya tekellerini desteklemek istediği için, medya endüstrilerinin gücünün kırılması konusunda çok fazla çalışma yapmıyor. Medya içeriğinin denetlenmesi konusunda da, yani çoğulcu bir içeriğin sağlanması anlamında da çok fazla çalışması yok. İçerik, her üye ülkenin kendisine bırakılmış, denetlenmesi, düzenlenmesi de çok zor bir alan, ama yapısal bazı düzenlemelerin yapılması gerekiyor. Medya sahipliğinin tekelleşmemesi, editoryal özerkliğin kazandırılması, RTÜK gibi kurumların daha özerk olması, özerk bir şekilde çalışması, ulusal çıkar, ahlakçılık ve muhafazakâr anlayıştan öte, biraz kamu çıkarı anlayışı ile çoğulculuk gibi kavramları baz alarak çalışması gibi. Bu alanlarda yapılacak düzenleme çalışmaları çok önemli. Medya siyasası dediğimiz alan daha çok milli güvenliğimiz, vatanın bölünmez bütünlüğü, ailenin kutsallığı gibi öteden beri gelen daha muhafazakâr bir anlayışla düzenleniyor, yani RTÜK daha çok bunlara bakıyor. Çoğulculuk sağlanmış mı, cinsiyetçilik var mı gibi şeylere çok fazla bakmıyor. RTÜK şikâyetlerine baktığımızda bile bu şikâyetlerin daha çok öne çıkarıldığını görüyoruz. RTÜK’e başvuran izleyiciler bundan şikâyet ediyor, bunlar yine kamuya aktarılıyor, halbuki başka şikâyet konuları da olabilir ya da başka nedenlerle içerik denetlenip uyarılabilir. Mesela “müstehcen” diye “aileye aykırı” diye bazı programları uyarıyorlar, denetliyorlar, ama başka kategorilerimiz de olabilir, yani medya siyasası bu şekilde düzenlenebilir, bu mümkün. “Çoğulculuğu nasıl garanti altına alırız, kadınların, çocukların, engellilerin ya da marjinal grupların seslerini duyurabilecekleri, kendilerini ifade edebilecekleri alternatif medyalar kurmalarını destekleyebiliriz gibi. Pek çok ülkede bunların örnekleri var, bunlar da yapılabilir.

 

ÖM: Evet. Peki medyanın bağımsızlığının sağlanması yönünde ne gibi bir şey yapılabilir acaba?

 

MGB: Buradaki bağımsızlığın, sahipliğin içeriği etkilememesi gibi bir kriteri olması gerekiyor. Medya sahibinin diğer endüstriyel alanlardaki iş ilişkilerinin içeriği etkilememesi gerekir. Halbuki magazinleşme üzerine yaptığımız bir araştırmadan çıkan sonuç çok çarpıcıydı; magazinin günlük ana haberlerinin içine girdiğini görüyoruz. Zaten sıradan izleyiciler olarak bunu biliyoruz, ama araştırma da bunu teyit etti.

 

Birde bir medya grubunun haberlerinde kendi gruplarıyla ilgili haberler öne çıkıyor, haber değeri kazanıyor ya da diğer gruplarla ilgili haberlerde de daha eleştirel bir ton görebiliyoruz.

 

ÖM: Ya da susma!

 

MGB: Mustafa Sarı’nın dediği gibi rakiplerine karşı medyayı bir silah olarak kullanmaları söz konusu. Bunun başladığı yerde zaten çok sorun var.

 

AH: Bu konuda aslında nazikleştiği bile söylenebilir bence medyanın, bundan bir kaç yıl önce çok ağır laflarla birbirlerine saldırırken, en azından şimdi eleştiri boyutu içinde kaldıklarını söyleyebiliriz, iyimser bir bakışla belki de.

 

MGB: Ama bu durum her zaman, her an değişebilir konjonktüre göre. Ayrıca, medya çalışanlarına karşı centilmenlik anlaşması yapmaları, birbirlerinden adam almamaları gibi konular var, zaten sendikasız bir emek var, bunların hepsi sorun. Editörlerin medya sahiplerinden bağımsız çalışması çok önemli. 80’lerden sonra “sahibim ne isterse ben onun işini kovalarım, Arçelik’in genel müdürü neyse ben de oyum” diyen editörler çıktıktan sonra işler iyice karıştı. Editörler de bunu içselleştirdiği zaman, öyle editörler iş başına getirildiği zaman, yayın içeriği ile sahiplik arasında çok doğrudan bağlantılar oluyor ve bunun da çok sakıncalı sonuçları var elbette.

 

ÖM: Aynı şekilde de reklam ve içerik departmanları arasında, haber departmanlarıyla reklam departmanları arasında, çok garanti verilmesine rağmen, önemli duvarlar yükseltildiği ve bu alanların net bir setle ayrıldığını da kolay kolay söyleyemiyoruz anladığım kadarıyla.

 

MGB: Evet.  Hâlâ çok çalışılması gereken bir alan ve en az gelişme kat edilen alan diye düşünüyorum. Hâlâ yapılabilecek bazı şeyler var; RTÜK gibi düzenleyici kuruluşların demokratikleşmesi, özerkleşmesi gibi, bunlar önemli alanlar. Medya çalışanlarının eğitimi hâlâ önemli, çünkü bazen de doğrudan medya sahibi demiyor o gazeteciye “böyle yaz” diye; “alemden dönen kadın yuvarlandı, öldü” filan gibi bir haberlerde örneğin. Burada içselleştirilen, ideolojik ön kabuller var. Ya da sağlık haberleri ile ilgili yanlış bilgiler vs. eğitim sorunu ile ilgili. Bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum.

 

ÖM: Hakim bir ideolojiden, kültürel bir olaydan da bahsediyoruz aynı zamanda, bunun da değiştirilmesi çok önemli.

 

MGB: Medya çalışanlarına bir duyarlılık eğitimi yine de verilebilir. Bizim bu araştırma çalışmamızı British Counsil destekledi ve devamında da böyle çalışmalar gelecek. Bu araştırma sadece küçük bir kısmıydı, zaten medyanın içinden seçilen, seçkin, nitelikli medya çalışanlarından oluşan bir danışma kurulumuz da var. O kurul ile gerekli etkileşimlere girerek, “neler yapılabilir?” diye düşünüyoruz. Bunun bir parçası da yine medya çalışanlarının eğitimi olacak, ya da olumlu haberlerin, toplumsal katılımı öne çıkaran haberlerin teşvik edilmesi, ödüllendirilmesi, genç gazetecilerin ödüllendirilmesi gibi çalışmalar var. Bunlardan da umutluyuz.

 

ÖM: Çok teşekkür ederiz bize bu kadar genişçe bir zaman ayırıp aydınlattınız.

 

MGB: Ben teşekkür ederim.

 

(26 Eylül 2006 tarihinde Açık Radyo’da yayınlanmıştır.)

 

Kategori: