Medya Konuşmaları XXXV: Çevre Gazeteciliği

Medya Konuşmaları XXXV: Çevre Gazeteciliği

08 Ocak 2007

Avi Haligua: Herkese merhaba. Bugün Medya Konuşmaları’nda konu olarak çevre haberciliğini belirledik, bu konuda da bir konuğumuz var, aslında yakından tanıdığınız bir konuk, Açık Radyo Genel Yayın Yönetmeni Ömer Madra.

Ömer Madra: Merhaba.

AH: Ayrıca İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde iklim krizi ve çevre üzerine lisansüstü programında yıllardır dersler verdiğini ve Açık Radyo'da uzun süredir çevre haberciliği yaptığını eklemek lazım.

ÖM: "İklim Yıkımı Üzerine Hızlandırılmış Eğitim" ("A Crash Course on Climate Crash") başlığı altında da bir master dersi var.

AH: O zaman öncelikle çevre haberciliği nedir, diye sorarak başlamak doğru olur herhalde? Çevre haberciliğini nasıl tanımlayabiliriz ve beklenilen, istenilen işlevi nedir?

ÖM: Medya ve çevre konusunu alırsak, insanlığın önünde küresel ısınma ve iklim krizinden daha önemli bir konu var mı yok mu onu tartışmak lazım herhalde. Yani çok önemli bir soru bu, iklim değişikliği denen şey. İnsan eliyle iklim değişiyorsa, ki dünyadaki iklimbilimcilerin ezici çoğunluğu, bütün bilim akademileri böyle diyor. Eğer onlar doğru söylüyorsa, yani gerçekten insan faaliyetleri sonunda iklim değişikliği oluyorsa, insanların ve bazı istisnalar dışında neredeyse tüm canlıların bu gezegen üzerinde varlığını sürdürmesi tehlikede demektir. Bundan da daha önemli bir soru herhalde olamaz yeryüzünde. O zaman da, birincisi, bu sera gazı denen gazların, yani karbondioksit, metan, ozon, kloroflorokarbon gibi gazların salimini radikal biçimde kısmak şarttır. Ulaşım, ısınma, endüstri vb. fâaliyetlerinde tüketilen fosil yakıtlardan, yani kömür, petrol, doğal gaz yakmaktan, araba egzozlarından, fabrika, ev, büro bacalarından çıkan gazların mutlaka ve derhal kısıtlanması gerekiyor...

AH: Yani, sanayileşme ile,  endüstri devrimi dediğimiz süreçle birlikte başlayan biri durum...

ÖM: Evet, bunlardan gelen salımların muazzam oranda kısılması gerekiyor, gezegenin kurtulabilmesinin başka yolu yok maalesef. Eğer hükümetler bunları kısmaya karar vermezse toplumların ve bireylerin kendi başlarına önemli adımlar atmaları çok zor doğrusu. Medyanın bu bilgileri kamuoyu ile paylaşması, vatandaşların hükümetleri sıkıştırmasını sağlaması gerekli. Tabii asıl, hükümetler kimin etkisi altında karar alıyor, ona bakmak gerekiyor. Burada işte gazeteciliğin en zor tarafı da ortaya çıkıyor. 19. yüzyılda ortaya çıkmış olan şirket tüzel kişiliği olgusu, ya da büyük şirket gerçekliği ile ilgilenmek gerekiyor. Özellikle petrol, enerji, otomotiv gibi dallarda faaliyet gösteren dev şirketler fosil yakıt işinden çok büyük paralar kazandıklarından, küresel ısınma, iklim krizi gibi konulardan bahsedilmesini bile istemiyorlar doğal olarak. Kârlarından feragat etmek istemiyorlar. Küresel ısınmaya karşı tedbir alınırsa, kârları azalacak çünkü. O zaman da gazeteciler, eğer böyle bir tehlikeyi ve kendilerini ciddiye alıyorlarsa, bunu dikkate almak ve bunun üstüne gitmek zorundalar. Son zamanlarda karşımıza çıkan en önemli konulardan biri bu bence. Büyük şirketlerin, hem Exxon Mobil gibi günde 1 milyar dolardan fazla satış yapan dev petrol şirketlerinin,   hem de -işin ilginç tarafı- Philip Morris gibi dev sigara şirketlerinin gizli lobicilik yaptığını görüyoruz. Halkla ilişkiler firmalarıyla anlaşıp büyük paralar harcayarak kampanyalar yapıyorlar: Bilim akademilerinin raporlarını karalıyor, kafaları karıştırma faaliyetleri yürütüyorlar: Küresel ısınma diye bir şey yoktur, ısınma varsa da bu konuda bilimsel mutabakat yoktur, insan faaliyetlerinden kaynaklanan ısınma ise hiç yoktur, vb. diye bir karşı propaganda kampanyası yürütüyorlar ve bu çok etkili oluyor maalesef. Yani bu, aşağı yukarı 10 - 15 yıldan beri böyle oluyor...

AH: Bu dediğimiz küresel ısınmanın toplum tarafından bilinirliği mi, anlaşılabilirliği mi?

ÖM: İkisi de aslında. Bunu anlamak ve anlatmak şart. Gezegenin önündeki bu müthiş tehlikenin önlenebilmesi de kamuoyunun bunun bilincine varmasıyla mümkün olabilir ancak. Karbon salımlarının hemen çok büyük ölçüde kısılması için hükümetleri ve de şirketleri zorlamak için bunu önce kavramak gerekiyor herhalde. Bilim camiası, dünyanın bütün bilim akademileri, vs. bunu epeydir söylüyorlardı ve bu konuda neredeyse 10 yıldır tam bir mutabakat, görüş birliği var.   Belki de 2006, bu konuda uyanışın bir dönüm yılı oldu denebilir. Bizim de katkımız olmuştur inşallah bu konuda bilincin yükselmesinde -karınca kararınca... Açık Radyo'da ve Açık Gazete'de yapılan programlarda. Ama, en az 10 yıllık bir gecikmeden bahsediyoruz burada! Zaten şirketlerin ana stratejisi de buydu: Dünyanın en büyük sorunuyla mücadele çabalarını geciktirmek... Yani zaman kazanmak, zaman satın almak bu büyük şirketlerin ana amacıydı. Mesela küresel ısınma konusunda dünyada yapılmış tek uluslararası antlaşma: Kyoto Protokolü denen bir antlaşma. Uluslararası bağlayıcılığı olan. Yüzde 5.2 gibi gülünç denecek kadar küçük bir kısıntıya gidilmesi gerekiyor bu antlaşmaya göre. (ABD gibi büyük kirletici ülkeler için de yüzde 7.) Oysa, uluslararası bilim kuruluşlarının raporlarına göre, 25 yıl içinde en az %70 oranında - hatta belki de yüzde 80-90 arasında bir oranda - kısıntıya gidilmezse bu dünya kurtulamayacak dendiği halde Kyoto Protokolü’nde 2012'ye kadar yüzde 5.2 oranında öngörülüyor kısıntı. Bu yetersizliğe rağmen de uluslararası büyük şirket toplulukları açıkça "zaman kazanmak hayati önem taşıyor ve 1997'de bunu başardık da!" diyorlar. Amerikan otomotiv sanayicileri, ticaret odaları, imalatçılar birliği (NAM) gibi kuruluşlar böyle söylüyorlar ve George W. Bush'a da açık mektup yazıyorlar. Diyorlar ki "Kyoto protokolüne taraf olmadınız, katılmadınız ABD olarak, siz çok yaşayın! Çünkü başta Amerika olmak üzere dünyaya, dünya ekonomisine çok zarar verecekti bu protokol. İşsizlik vb. olacaktı, vb. vb... Sayenizde kazandık bu davayı, ekonomi kurtuldu, Amerika kurtuldu, dünya kurtuldu vb" diye yazıyorlar... Biraz Orwellvari bir durum yani: "Savaş, barıştır!"... Zaten, Kyoto'ya ABD onayını engellemeyi başardıktan sonra da bu şirketler, iklim koruma koalisyonu gibi Orwellvari isimlerle kurdukları paravan lobi kuruluşlarını da lağvettiler.

AH: Artık gerek kalmadı, diye.

ÖM: Evet, başardık, gerek kalmadı diye.

AH: Şirketler sonuç olarak kârlılık için kurulduklarına göre, bu da çok normal karşılanabilir bir süreç değil mi? Şirketlerin yaşam, varlık sebepleri kâr etmek. Her yaşayan organizma gibi onların da kendi yaşam koşullarını sonuna kadar koruması da çok doğal olduğuna göre aslında bu işin şaşırılacak kısmı değil. Şirketlerin bunu engellemek, geciktirmek için elinden geleni yapması - etik ve etik dışı çeşitli yöntemlerle. Ama tam bu noktada neyi beklemeliyiz, bu kısır döngü nasıl kırılabilir?

ÖM: Gazetelerin, radyo ve televizyonların şirket gibi çalışma mantığını bir kenara bırakıp bu başımıza gelen korkunç belayı savuşturmak için çaba göstermeleri çok iyi olabilir. Susmadan ve gizlemeden, bu işlerin arkasında nelerin yattığını, lobi faaliyetlerinin nasıl yürütüldüğünü ortaya koyacak şekilde çalışmamız lazım bence. Yani sessiz kalmak olmaz. Medialens adlı medya gözleme kuruluşunun aktivist yazarları David Edwards ve David Cromwell, Guardians of Power: The Myth of the Liberal Media adlı kitapta (Pluto Press, 2006) şöyle yazıyorlar: "Bütün sessizliklerin anası budur, bu konuda konuşmazsanız, medya olarak kamuoyunu yeterince bilinçlendirmeye çalışmazsanız, fosil yakıt ekonomisine teslim olmuş olursunuz. Fosil yakıt ekonomisi, yani petrol, doğalgaz, kömür, bütün yatırımların, bütün çıkarların anasıdır zaten. Dolayısıyla bu konuda sessizlik, bütün sessizlerin anası demektir..." Sadece susmak, sessiz kalmak da yetmez. Bir yandan küresel ısınmadan falan bahseden yazılar koyarken, aynı anda gazeteye benzin yutan araba reklamları, araba yarışı ilanları, ucuz uçuş ilanları vs. koyarsanız da gene bu lobiye hizmet etmiş olursunuz...

AH: Aynı sayfaya da koymamaya dikkat ederseniz...

ÖM: Evet, böyle bir eleştiri ve uyarı getiriyorlar çevre gazeteciliği konusunda.

Bunu da yapan pek çok gazete görüyoruz aslında: mesela The Independent gibi liberal,

özgürlükçü bir gazete, kendisini bir "eko savaşçı" ilan ettiği halde, bunu yapıyor...

AH: Buradaki eko ekonomi değil, ekoloji.

ÖM: Evet ekoloji savaşçısı ama mesela kıtalararası ucuz uçuşlar konusunda pek çok ilan yayınlıyor, bedava bilet ödülü vb. veriyor. Uçuşlardan salınan sera gazlarının atmosfere ve dünyaya ne kadar zarar verdiği konusuna daha sonra gelelim. Kısacası,  burada en önemli soru olarak karşımıza çıkan şey şu: Sonuç olarak ciddi, liberal vb. denen gazeteler, kaliteli yayın organları, ciddi televizyon haber kanalları, siyasi dergiler, bizim gibi radyolar, vs. eğer gelirlerinin %75'ini reklamdan kazanıyorlarsa, yani bir anlamda reklam geliri "bağımlısı" iseler, işleri de zor demektir. Yani, bu konuda ciddi bir mücadele vermeleri, reklam verenlerin kârlarını azaltacak şekilde (ya da reklam verenlerin öyle düşüneceği şekilde) yayın yapmaları hiç de kolay olmaz...

AH: Daha önce Medya Konuşmaları'ndan birinde açık açık konuşmuştuk, tirajın artık hiçbir önemi olmadığını, çünkü asıl gelirin okuyucudan, yani satıştan değil, reklamlardan geldiğini tanımlamıştık.

ÖM: Genel yayın yönetmenleriyle de yaptığımız konuşmalarda karşımıza böyle bir oran çıkıyordu evet. Gazeteler yaklaşık olarak reklam gelirlerinin %75'ini reklamdan sağlıyorlar. Dolayısıyla!, fosil yakıt lobisini eleştirirsen, önemli kısıntılara gidilmesini önerirsen, küresel iklim değişikliği, ısınma vb. konularındaki bilimsel raporları  kamuoyu ile paylaşırsan mesela, gelecek reklamın geleceğini, başarısını riske atmış olabilirsin. Yani reklam verene karşı riskli bir politika izlenmiş olacağı düşüncesi olabiliyor o zaman gazete yönetiminde. Bu ister gazete olsun, ister radyo, ister televizyon yayını olsun, aynı şey geçerli... O zaman da, reklam vereni gücendirirsek, o da reklamını geri çekerse, reklam vermekten vazgeçerse, hepimizin geliri azalır diye düşünebiliyorlar. Mesela biz bir ticari birim olarak ortadan kalkarız diye düşünüyorlar. Radyo, gazete ve televizyonlara böyle bir ticaret mantığı ile bakıldığı zaman, doğru dürüst gazetecilik yapmak çok zorlaşıyor işte. Yani gazeteler, yayın kuruluşları birer ticari şirket olurlarsa ciddi bir sorunsal içinde kalmış oluyorlar. İlginç, bir araştırma sonucu var elimizde: FAIR (Fairness and Accuracy in Reporting/Adil ve Doğru Habercilik) adlı medya gözleme kuruluşu var, hakkaniyetli ve adaletli bir medya için uğraşıyor. Bu kuruluş, 2000 yılında şöyle bir araştırma yapılmasına önayak olmuş. Amerika'da 287 editör, haber sorumlusu, haber müdürü ve gazeteci reklam ve içerik bağlantısı üzerinde şöyle konuşmuşlar: Biz medya örgütünün mali çıkarlarını zedeleme kaygısıyla haberlerin bir kısmını hiç vermiyoruz, bazılarını görmezden geliyoruz, bazılarını da değiştiriyoruz," demişler.

AH: Kötü haberi görmezden geliyoruz.

ÖM: Cevap veren haber sorumlularının %33'ü, yani 1/3'ü, haberi böyle yok saydıklarını söylemiş, %41'i de, biz kendimiz zaten haber müdürü olarak, vs. olarak bilerek atladıklarını belirtmiş.

AH: Otosansür uyguluyoruz demişler yani.

ÖM: Evet. Ya da "ihtiyaca göre yumuşattık" demişler.

AH: Ticari birim olarak medyalar var olduğuna göre, şu anda medya ticari sektörel bir kavram veya bir iş kolu birincil olarak. Bu durumda gazetecilerin pek bir suçu olmadığını ve işadamlarının ya da şirketlerin etik olmayan bir tavra onları zorladığını, onların da göbekten bağlı olduğu için bunu yapmak durumunda kaldığını, o yüzden çok da suçlu sayılamayacaklarını düşünebilir miyiz? Editörler, yayın müdürleri, gazeteciler, vb. bir şekilde kurban oluyorlar yani.

ÖM: Hem katil, hem kurban diyebiliriz belki. Bu çok çelişkili bir durum. Çağımızın temel paradokslarından, çelişkilerinden birini yansıtıyor olabilir. Bu radyoda pek çok uzmanla veya uzman olmayan ekonomist, sosyolog, siyaset bilimcisi ile konuştuğumuz, tartıştığımız küreselleşme sürecinin en önemli sorunlarından da bir tanesi. Yani mevcut kapitalist düzen içinde illa ekonomik büyümenin temel değer olarak alınması meselesi. Bir kültür ve değerler sorunu aslında: Kapitalist kültür içinde, bedeli ve çevre maliyeti ne olursa olsun, sürekli büyümeye, daha çok tüketmeye dayalı bir ilerleme anlayışının getirdiği sorunlar var...

AH: Tabii biz ona gelişme diyoruz.

ÖM: İşte tam da bu. Biz, bu gelişme anlayışını, amiyane deyişle bu kafayı değiştiremezsek, o zaman hem suçlu hem kurban olmaya devam ederiz. Mesela, Guardian köşe yazarı, öğretim üyesi, aktivist ve yazar George Monbiot'nun çok satılan 2000 tarihli bir kitabı (Captive State) ile ilgili olarak belirtilen bir şey var. Medyanın bu konularda nasıl vahim sınırlamalara tabi olduğunu ortaya koyan bir örneği hemen verebilirim. Guardian'ın çevre editörlerinden John Vidal o kitap üzerine Ecologist adlı saygın çevre dergisine yazdığı değerlendirme yazısında şöyle vurucu bîr gözlemini kaleme almış: "George Monbiot, kitabında bütün bu şirketleri ve yöneticileri suçladı, ipliklerini pazara çıkardı, hepsinin çevreye ne kadar zarar veren işler yaptıklarını belgeledi. Buna rağmen, biz bunların üstüne gidemedik gazete olarak, diyor Vidal. Çünkü fikrî ve siyasi düzen, yani yerleşik düzen - ki bir parçası olduğum ana akım medya da buna dahil- bu işin üstüne gitmekten nefret eder." Yani politikacılarla da boğuşmak istemeyiz bu konularda, yerel belediye başkanlarıyla da, muhtarlarla, vs. didişmek, kapışmak istemeyiz. Şirketlerle ise hiç istemeyiz. Yani Monbiot'nun kitabında teşhir ettiği, utandırdığı bu çevre kirleticilerin üstüne gitmek istemeyiz biz, bundan kaçarız, diyor koskoca Guardian'ın koskoca çevre editörü. Mesele bu kadar basit işte.

AH: Gazeteciliğin doğası gereği imkânsız bir durum değil mi? Çünkü gazetecinin işlevi, varolan sistemdeki aksaklıkları afişe etmekle çok yakın.

ÖM: Ama işte kuvvet, kudret sahipleri meselesiyle çok bağlantılı; yani kudreti, kuvveti, iktidarı kimse karşısına almak istemiyor... Bunu insanlar da istemiyor, gazeteciler de, gazeteler ve televizyonlar da.

AH: Kimse istemez tabii.

ÖM: Senin az önce sorduğun soruya da -net olmasa bile- cevabım bu: Çok çelişkili çağdaş durumu bu sistem yaratıyor. Yani kendini özeleştiriye tabi tutmamak, bu konularda, hele çevre konusunda, vs. işin üstüne gitmemek, medyada da normal ve makûl karşılanıyor. "Yahu şimdi bir de bununla mı uğraşacağız?" diyorlar. Bugün aslında temel sorunlarımızdan bir tanesinin bu olduğu, 'dünya düzdür' demek kadar açık olarak karşımıza çıkıyor. Yani çok ciddi bir çıkar çatışması da söz konusu. Sürekli olarak Açık Radyo'nun da sloganında olduğu gibi, tüm seslere, fikirlere açığız diyorlarsa da, mesela Guardian gibi çok liberal, köklü bir gazetenin çevre haberlerini 1980'lere oranla çok azalttığı görülüyor. "Biz yerleşik şirket sisteminin de pek karşısına çıkmak istemiyoruz" deniyor. Yani, çevre gazeteciliği ya da herhangi bir şekilde dürüst habercilikle, doğru dürüst gazetecilikle büyük şirketlerin reklamlarına bağımlılık arasında ciddi bir çıkar çatışması sorunu var. Bundan kurtulmak kolay değil; onun için de tüm seslere açık olmak o kadar kolay olmuyor. Bunun bedeli de bağımsızlık işte. Yani, doğru dürüst gazetecilik yapmak, ancak hükümete, devlete ve de büyük şirketlerin vereceği reklamlara bağımlı olmadan çalışmakla mümkündür. Bağımlılık sürdüğü sürece bu çıkmazdan hiçbir zaman kurtulamayacağız demektir. Bunun çok yeni örneklen de var, istersen biraz onlar üzerinde de konuşalım. Taze bir bilgi vermek istiyorum, tartışmalarımızda da adamakıllı bizi düşündüren bir mesele vardı: bu BP şirketi, bütün istasyonlarını yeşile boyadı, "Biz petrolün ötesine, alternatif enerjilere geçeceğiz", dedi, reklamlarını da öyle yapıyor: BP, "Beyond Petroleum"/ “Petrolün Öte Yanı”). Medya tabii ki reklamlardan elde ettiği paradan çok memnun.

AH: Ama zaten para kazanmaktan memnun olur.

ÖM: Evet, ama bu müthiş tespiti yapan kim, orası ilginç. Philip Morris şirketi. Son zamanlarda dev sigara ve tütün şirketlerinin sesini çokça duyar olduk çeşitli sebeplerle. Ürettikleri sigaralarda nikotin oranını gizlice %10 arttırdıklarını, böylece bağımlılığı artırdıklarını, çoluk çocuk insanlığın hayatını gizli bir kararla böylece etkilediklerini yeni öğrendik. Herhalde mağdur vatandaşlar dava edeceklerdir. Medya konusuna dönersek asıl, bu konuda bir başka şey daha öğrendik onlardan: Philip Morris International bundan 21 yıl önce, 1985 tarihli bir memorandumunda şöyle demiş: "Medya, reklamlarımızdan gelen paradan pek memnun. Bizim güvenebileceğimiz, sömürmemiz gereken, kullanmamız gereken bir müttefiktir". Bu bir iç yazışma tabii;   açık değil, sonradan açığa çıkmış. Bilgi edinme yasası uyarınca mecburen açıkladılar da öyle öğrendik bunları. "Onun için de biz medyayı etkilemeliyiz," diyor bu iç yazışmada. Öyle makaleler çıkmalı, öyle başyazılar ya da haber gibi yazılar "haber eklamlar" (advertorial) çıkmalı ki, endüstrinin pozisyonunu her zaman savunsun sigara içme konusunda diyor. Buna sonra döneceğiz. Şimdi bugünün bir haberine bakalım: Bugün 21 Eylül günü, gazete haberlerinden öğrendiğimiz şu: Amerika'da Kaliforniya eyaleti dava ettiğini 6 büyük otomotiv şirketini çevreyi kirlettiği, küresel ısınmayı arttıran sera gazlarını kısmayı reddettiği için dava etmiş. Bunlardan biri olan General Motors (GM) 2005 Nisan'ında şöyle bir şey yapmış: Amerika'nın en büyük gazetelerinden biri olan Los Angeles Times'da "GM'in başyöneticisi işten atılmalıdır, yanlış işler yapıyor" dîye bir yorum yazısı çıkınca, GM de o gazeteden reklamlarımı çekiyorum demiş. "Neden?" diye sormuş LA Times gazetesi. GM şirketi de, "yazıda bilgi hatası var, zarar verdi şirketimize," demiş ve reklamlarım kesmiş. Enteresan değil mi? Hemen arkasından, finans dünyasının devi Morgan Stanley şirketi "bizim şirketin prestijine dokunabilecek herhangi bir haber, yazı çıkacak ise bu bize derhal haber verilmeli, son dakikada değişiklik yapmak gerekli olabilir çünkü ve eğer son dakikada değişiklik yapılamadan, haber verilemeden böyle bir yazı/haber çıkarsa da Morgan Stanley'in en az 48 saat için bütün reklamlarını otomatik olarak çekin o gazete(ler)den" diye bir iç hizmet yazışması var. Otomatik olarak, önceden tedbir alın, reklam manivelasını kullanın demeye getiriyor yani.

AH: Bu bir çeşit terbiye yöntemi mi yani?

ÖM: Evet, tamamen öyle: baskı tabii.

AH: "Bildiğimiz laftan anlamıyorsan, bir iki gün aç kalırsın, o zaman öğrenirsin!" demeye getiriyor anlaşılan.

ÖM: Aynen, açlıkla terbiye. Büyük şirketler için bu hiç problem değil. 1989'a ve BP petrol şirketine dönüyoruz şimdi, James Lindheim diye dünyanın en büyük halkla ilişki firmalarından biri BP için çalışıyormuş o tarihlerde.  Büyük şirketlerin en büyük korkuları, kamuoyunda büyük şirketler aleyhine bir kanaat oluşması: çevre elden gidiyor ve en büyük tehlike endüstriden geliyor, en çok büyük şirketler kirletiyorlar diye bir kanaat oluşması. İşte bu korkuları gidermek için BP şöyle davranmalıdır demiş BP'nin hizmetindeki halkla ilişkiler şirketi, yani yeni bir strateji önermiş. Strateji şöyle saptanmış: Bir psikiyatr umutsuzluk içindeki, depresyondaki hastalara nasıl bakarsa şirketler de öyle bakmalıdır müşterilere demiş. Örnek de vermiş: Psikiyatr, bir yandan elinin altında zırdeli biri olduğunu biliyor, ama hastasına, 'sizin sorunlarınız çok vahim, derin' demeli. Psikiyatr şaşırmış gibi yapmalı ve "ne kadar da iyi mücadele edebiliyorsunuz, o kadar vahim bir durumda pek az hasta böyle direnir" demeli. İşte bu sağlam bağ, dostluk bağı, bir kere kuruldu mu, gerçek 'terapi' işte o zaman başlayabilir, ve gerçeklere ilişkin, şirket bulgularına ilişkin bilgi de rahatça iletilebilir, demiş. Bu, propaganda sistemidir. Strateji, endüstrinin, bütün büyük şirketlerin, insanlar hakkında iyi düşündüğünü, onları sevdiğini, iyileştirmek istediğini hissini vermelidir, terapötik bir ittifak kurmalıdır doktorla hastası arasında olduğu gibi...

AH: "İyileştirici" yani?

ÖM: Evet, iyileştirici, ve aynı zamanda da "bağlam" verici. Yani, her şeyin bir perspektife oturması gerektiği. Fakat, o halkla ilişkiler şirketinin söylemediği bir şey var; bir küçük fark. Psikiyatrla endüstrideki "terapist" arasındaki fark şu: Psikiyatr dediğimiz adam gerçekten iyileştirmeye çalışıyor hastalığı, halbuki endüstrideki terapistin amacı iyileştirmek değil ki kimseyi: onun amacı sadece kâr sağlamak, banka hesabını biraz daha büyütmek. İşte bunu söylemiyor halkla ilişkiler uzmanı. Şimdi bu terapinin en korkunç örneği de BP'den geliyor, çünkü BP kendi adının başharflerinde bir kelime oyunu yaparak Beyond Petroleum diyor: yani petrolün de ötesinde alternatif enerjiler arayacağız ve dünyayı yepyeni, hoş bir yere götüreceğiz diyor. Hatta, BP için çalışan reklam ajansının kreatif direktörü John Kenney, New York Times'a BP'deki bu imaj yenileme çabasını da şöyle anlatıyor: "düşünün petrolün ötesine gidiyorsunuz... en iyi, en parlak duruma. Yani bir şirket dünya enerji sorununa  karşı daha yeni, daha akıllı, daha temiz yollar buluyor: Sınırsız enerji kaynağı yaratıyor! " Harika! Fakat küçük bir problem var burada: "BP petrolün ötesine filan gitmiyor ki - petrolün ta kendisi BP!"

AH: Zaten petrolle varolmuş.

ÖM: Elbette alternatif enerjilere de yatırım yapıyor ama bunu petrol yerine değil, daha çok petrol çıkarabilmek için yapıyor. Böyle ince bir denge hesabı var şirketlerin. Yüzde 100 bir oransallık olması gerekiyor. Şimdi izah etmek zor olur ama, çıkardığı, ürettiği ve dağıttığı petrolün bir o kadarını da gelecekte yerine koyması lazım. İşte o hesabı tutturmak için alternatif yatırımlara giriyor zaten. Bu sadece bir pazarlama numarası. Yani kamuoyunu etkilemek için yapılmış bir pazarlama numarası. Bunu söyleyen de Beyond Petroleum (Petrolün Ötesi) kampanyasını tasarlayan adamın ta kendisi. Diyor ki: "Şimdi geriye dönüp bakınca, 'petrolün ötesi' lâfı bir reklam sloganından ibaret. Yani, kamuoyuna alternatifler üzerine bir tartışmaya çağrısı ya da bir şirketin, enerji paradigmasını değiştirmek üzere samimi bir mücadele çağırısı filan değil, düpedüz reklam!" (Kenney, Beyond Propaganda, New York Times, 14 Ağustos 2006, zikreden: Dave Edwards, Climate Change, BP Greenwash and the Press, ZNet, 19 Eylül 2006) Ayrıca, bütün sermayesinin sadece yüzde 3,5 kadarını yenilenebilir enerjiye yatırdığını, geri kalan yüzde 96 buçuğun ise petrol ve doğal gaza yatırıldığını da unutmamak lazım. Bir taşla iki kuş yani: Bir yandan, zaten araçlarını sürmekte olan otomobil ve kamyon sürücülerinin içini rahatlatacak, onların suçluluk duygusunu azaltacaksın; bir yandan da fosil yakıt üretimini artıran BP şirketinin itibarını da artıracaksın:   Bak bizim böyle bir şirketimiz var, nasıl olsa çevreyi de kurtaracak, petrolünü vs. onun istasyonlarından alırsan, bir de üstelik çevreyi kurtarmaya da yardım etmişim hissine de kapılacaksın. Yani, herkes kazançlı çıkacak - küresel ısınmanın kurbanlarından gayri. Böyle bir tezgâh yani. (Platform adlı kuruluşun uzmanı Greg Muttitt, zikreden: Edwards, agy.)

AH: Bu sadece BP ile bağlantılı değil, yani BP dışındaki bütün uluslararası ya da uluslarüstü şirketlerin, özellikle petrol ve enerji şirketlerinin hepsinin durumu aynı, üç aşağı beş yukarı bile değil, aynı.

ÖM: Evet, hepsi de aynı şeyi yapıyor: Greenwash dedikleri olay: Çevreci, duyarlı görünme stratejisi. Böylece, bütün suçluluk duygusunu kaldırmaya yönelik bir kampanya: Araba kullanıyorum, çevreyi mahvediyorum, ailemi, çocuklarımı, torunlarımı öldürüyorum duygusundan da kurtuluyorsun, bir yandan da araba kullanmaya devam ederek...

AH: Yakın zamanda bir çözüm bulunacağını ve 'bu çözüm üzerinde ciddi çalışıldığını' biliyorsun.

ÖM: Aynen. Teknolojik çözümlere bel bağlıyorsun. Büyük şirketler de bu teknolojik çözüm için biçilmiş kaftanlar zaten. Bu bir propaganda savaşı aslında. Gazetecilere düşen en önemli görev, bu propagandanın arkasındaki gizli gündemi çıkarmak olsa gerek. BP burada bir örnek sadece. BP iklim değişikliği konusunda samimi olarak kaygı duyuyor olsaydı, petrol ve doğal gaz tüketimi dışında bir güzergâh, bir yol haritası çizmiş olurdu çoktan. Onu yapana kadar çözümün değil, sorunun bir parçası olmaya devam edecektir. Aynı şey, Virgin adlı dev havayolları şirketler grubu sahibi ünlü zengin Richard Branson için de geçerli. "10 yıl içinde milyarlarca dolar yatıracağım ve küresel ısınmaya kendi şirketimle neredeyse tek başıma savaş açacağım' diye ilân ediyor cümle âleme. Bakıyorsun nasıl yapacakmış bu savaşı diye. Atık bitkilerden, küspeden çıkarma etanol yakıtına geçeceğim diyor. Oysa etanolün hem kesafet (densite) azlığı, hem de tehlikesi yüzünden uçaklarda kullanılamaz olduğu bilimsel raporlarla tespit edilmiş durumda. Ayrıca, bir yıl içinde en az yüzde 10 business yolcu kapasitesi artırmayı hedefliyor Virgin havayollarının bir kolu. Yani, Branson da "yeşil savaşçı"yı oynayıp kendi reklamını yapıyor baştan başa.

BP'nin aynı zamanda Endonezya'nın 100 bin kişiyi kestiği bir yerde, Yeni Gine'de Yeni Ginelilerin doğal gazını çıkarmak için Endonezya ile anlaşma yaptığını da yazmıyor gazeteler. Gazetecilerin yapması gereken bu, ama. Ya da, BP'nin Alaska'daki son büyük petrol sızıntı faciasındaki rolünü.

AH: Petrol boru hatlarına korozyona rağmen hiçbir bakım yapmadıkları için sonunda çürüme ve boru patlaması sonucu tonlarla, ne kadar olduğunu tam bilemediğimiz petrol akıvermişti.

ÖM: Üstelik onu uyaran kendi adamlarını da işten atıp bir de polise kovalatmışlar, evine casus göndermişler... Dolayısıyla, herkes kendini çevreci gösteriyor; gazeteciler onların ne söylediklerine değil ne yaptıklarına bakmalı kesin olarak. Milyonlarca kişinin hayatı burada riske ediliyor ve gazetecilik, radyoculuk, hepsi dahil bunları açığa çıkartmaktan geçiyor başlangıç olarak. Yani hepsini, her olayı ayrı ayrı ele almak değil, bir bütün olarak ele almak gerekiyor: Hem şirketlerin hepsini hem de bunun arkasında yatan bütün bağlantıları bir bütün olarak ele almak şart.

AH: Hem Türkiye'de, hem de dünyada çevre ve küresel ısınma haberlerine daha fazla yer ayrılabildiğini son 1-2 sene içinde söyleyebilirim sanırım. Ama bunun yanında kamuoyunda hiçbir hareketlenme yok gibi. Yani gazeteciler belki işlerini daha iyi yapıyor diyebiliriz ama yine de önemli bir aktivizm görmek mümkün değil, belki bunu da konuşabiliriz. Elde felaket veriler var. Gerek çevre kirliliği, gerek küresel ısınma ile ilgili bu verilerin kamuoyuna aktarılması ile ilgili olarak medyanın ciddi çekinceleri ya da çıkar çatışmaları var. Ama bunun yanında son 1-2 sene içinde bu konuda bir değişiklik, bir değişimden bahsedebilmek de mümkün, daha fazla sayıda küresel ısınma ya da çevre kirliliği haberini Türkiye'de de dünyada da görebiliyoruz. Ama bunun pek de etkisi olmuyormuş gibi görünüyor, yani ya kamuoyu ciddiye almıyor ya da yapılabilecek bir şey olmadığını düşünüyor... ne oluyor aslında tam da anlayabilmiş değilim. Ama insanlar bunu hayatî görmüyorlar, o kesin.

ÖM: Ayının 40 hikâyesi varmış, 40'ı da ahlat üzerine, benimki de o hesap. Ben bu işten en büyük karı olan şirketlerin bu bilince varılmasını mümkün olduğu kadar geciktirip aradaki zamanda da kârlarını maksimize etme kaygısından kaynaklandığını düşünüyorum. Ve, dezenformasyona dayalı bu geciktirme kampanyası büyük bir başarıyla uygulandı. Gezegen olarak en az 10 yıl kaybettik. Her okuduğumuz yeni rapor da doğrusunu istersen aynı noktaya geliyor. Az önce söylediğin, noktaya gelince: 2006'ya geldiğimiz zaman, yani 21. yüzyılın ilk 5 yılı bittikten sonra gerçekten çok farklı bir şey olduğu söylenebilir bilinç açısından. 2006 yılı doruk nokta oldu diyebiliriz. Çünkü bilim camiasından artık tartışma götürmez bir konsensüs geldi. Küresel ısınma vardır, insan faaliyeti sonucudur ve çok az zaman kalmıştır konusunda dünya bilim insanları hemfikir. Dünyanın en önemli düşünürlerinden biri sayılan James Lovelock, "vasiyet" niteliğinde bir kitap yazdı: Artık küresel ısınma  geri döndürülemez noktaya geldi ve yüzyıl sonuna kadar milyarca kişi ölecek, dedi. Yapacak pek bir şey kalmadı gibilerinden şeyler söyledi. Bu konunun en önemli uzmanı diyebileceğimiz NASA Goddard Enstitüsü müdürü James Hansen da, "beni susturmak istiyorlar ama bu Nazi ya da Komünist ülkelerde olduğu gibi olmaz, ben konuşacağım" dedi. Radikal tedbirler almadan, karbon salımlarını kökten kısmadan en fazla 10 yıl daha böyle gidebileceğimizi söyledi. Yoksa, bildiğimiz gibi, bu tüketim seviyesiyle, böyle gelmiş böyle gider senaryosuna göre devam edersek bundan sonra iklimin kontrolü insanların eline geçer, bunun da sonuçlarını hiç kimse bilemez kâinatta, dedi. Çünkü, ondan sonra başka bir gezegen olacak dünya. 2006'da bana en şaşırtıcı gelen açıklama da George W. Bush'unki oldu: Biz Amerikalılar petrol bağımlısıyız, dedi. İşte bu üç önemli gelişmeden sonra dünyada yeni bir noktaya geldiğimiz söylenebilir. Fosil yakıt lobisinin bize 10 yıldan fazla bir zaman kaybettirdikleri kesin. Çünkü bu 1995'te artık bilim camiasında hiçbir tereddüt yoktu, halbuki varmış gibi gösterdiler. Ama, gene de, nihayet küresel ısınma konusunda başta ABD, bütün ülkelerde bir aktivizm ortamı doğmaya başladı. Geçen yıl sonunda Açık Radyo'nun da içinde bulunduğu, hatta borazanlığını yaptığı bir kitle eylemi oldu ya İstanbul'da da - Kadıköy meydanında. Dünyanın dörtbir yanındaki insanlarla birlikte küresel ısınma konusunda sokağa döküldük İnsanların küresel iklim değişikliğini protesto için dünyada sokaklara çıkması tarihte ilk kez oldu. Epey önemli bir gelişme...

AH: Çok çeşitli haberler çıkıyor bu konuda, bîr yerde mesela küresel ısınmanın 20 yıl içinde çok ciddi sonuçları olabileceğini okurken bir başka çalışmada, evet küresel ısınmanın varolduğunu ama bunun dünyanın doğal geçişlerinden biri olduğunu, yine yaşanıp geçileceği söyleniyor.

ÖM: Doğal sebeplerle iklim değiştiğini, ısınmanın güneş patlamalarından, lekelerinden vb. olduğunu, hatta buzulların erimeyip aksine genişlediği vb. yazıldı. Ama bunların hepsi, o başta sözünü ettiğimiz fosil yakıt lobisinin propagandası olduğu şimdi kesinlikle ortaya çıkmış durumdu. Çok değerli, hatta hayati olan 10 yılımızı bu lobinin propagandası yüzünden kaybettik işte. Şimdi burada bu konuyu konuşurken özellikle de 3 kişinin adını öncelikle zikretmek gerekiyor. Sokaktaki insanın bu büyük tehdidi algılaması, büyük şirketler lobisinin gizli gündemlerinin açığa çıkarılması ve bunlara karşı koyacak sivil vatandaşlık hareketinin doğması konularında büyük gayret göstermiş, yazıp çizmiş üç gazeteci. Biri Bill McKibben, gazeteci, öğretim üyesi ve gezgin de. İklim krizini daha 1989'da hepimizin anlayabileceği şekilde, The End of Nature (Doğanın Sonu) başlıklı kitabıyla koymuştu ortaya. Bugüne kadar da olağanüstü çalışmalarıyla devam ettirdi. İkinci önemli isim, Ross Gelbspan. O da Pulitzer ödüllü bir gazeteci: büyük şirketlerin büyük paralar harcayarak nasıl bir propaganda mekanizmasıyla kendisi dahil bu konudan söz eden herkesi yalanlamaya, susturmaya çalıştığı, hükümetleri kendi çıkarları doğrultusunda nasıl etkilemeye giriştiği, gazetecileri, bilim insanları, hatta çevre aktivistlerini nasıl satın almaya giriştiği konusunda kamuoyunu aydınlattı...

AH: Hatta bazılarını komik duruma düşürdüğünü... bu da tekniklerden biri çünkü.

ÖM: Evet. Yani ikisi de çok uzun yıllardan beri bu işle uğraşıyorlardı. Bir üçüncü ismi de hemen saymamız lazım: George Monbiot. Guardian'da köşe yazarı. Monbiot'nun sitesi www.monbiot.com Amerika dışında dünyada en çok okunan köşe yazarı sitesi imiş. O da Oxford üniversitesinde ders veriyor. Hea :How To Stop The Planet Burning adlı kitabında (2006 Eylül, Penguin) bu kara propaganda ve lobicilik mekanizmalarını ayrıntılarıyla ortaya çıkarıyor. Bazı şirketler sahte vatandaş grupları, sahte ve sahici "think tank"ler ve sahte bir takım bilimsel kuruluşlarını örgütlüyorlar. Hepsi de son derece muhafazakâr, hepsi sağcı. Bu tam bir pazarlama stratejisinin sonucu ve bunları fonluyorlar. İklim değişikliğinin konuşulmasını, tartışılmasını, buna karşı tedbir alınması için hükûmetlerin sıkıştırılmasını, bu konuda bilincin yükselmesini vb. en az 10 yıl geciktirdiler. Medya da sustu, susturulmuş oldu. "Sessizliklerin anası" dediğimiz şey bu işte. Ama bunları kim fonluyor? Günde 1 milyar dolar petrol satışı yapan ExxonMobil tabii ilk akla gelen. Doğru da. Onun milyonlarca dolar dağıttığını biliyorduk zaten. Fakat daha da vahimi, Philip Morris gibi büyük sigara ve tütün şirketlerinin de başından beri bu kumpasın içinde olması ki, bunu bilmiyorduk işte. Son derece ilginç, Frederick Seitz diye bir adam var, 1960'larda Amerikan Bilim Akademisi'nin başkanlığını da yapmış, Oregon Dilekçesi diye anılan bir risale ile "küresel ısınma yoktur" diye fetva vermiş. Hatta bir kökten dinci Amerikalının mektubuyla beraber yayınlanmış bunu Amerikan Bilim Akademisi'nin fontları ve antetini de kullanarak. Amerikan Bilim Akademisi hemen çıkıp bunun bizimle hiç alakası yoktur demişse de, iş işten geçmiş, "dilekçe" on binlerce nüsha dağıtılmış.

AH: Düpedüz sahtecilik bu.

ÖM: Ağır sahtecilik var ve orada diyor ki "tam tersine küresel ısınma, karbondioksit arttıkça harika bitkiler yeşerecek...

AH: Çok daha yeşil bir dünya olacak!

ÖM: Cennet bahçeleri olacak! Bu tanrının harika bir hediyesidir insanlara. Yalnız tanrının değil, insanın da insana hediyesidir, yani endüstri devriminin armağanıdır!...

AH: Yani çok hayra yoruyor olanı biteni?!

ÖM: Evet. George Marshall Enstitüsü diye bir düşünce kuruluşu da var. Çok muhafazakâr, onu da ortak yapmışlar bu işe. Bu Oregon bilmem ne bilim enstitüsü ile George Marshall Enstitüsü'nün ortak yayını imiş bu. "Her şey çok güzel olacak; küresel ısınma varsa dünya daha da iyi olacak" diyen. Yalnız, küçük bir ayrıntı daha var: 630 bin dolar almışlar ExxonMobil'den 1998'den beri! Kökten dinci adamla bir de onun 22 yaşında oğlu yazıyorlar bunları. Onların iklimle, bilimle filan hiç ilgisi yok, haliyle. Bu George Marshall Enstitüsü'nün başındaki adam ise, demin sözünü ettiğim, Seitz. Monbiot bunların izlerini sürmüş ve izler onu Philip Morris'e getirmiş. Şöyle Amerika'nın başlıca çevre koruma kuruluşu EPA'nın 500 sayfalık bir raporu yayınlanıyor. Raporda diyor ki: "Bilimsel olarak kanıtlandı ki, pasif içiciliğin çocuklar ve büyükler üzerinde çok zararlı etkileri vardır, büyüklerde kanser yaptığı, riski artırdığı, çocuklarda da bronşit, zatürree, vs'ye yol açtığı saptanmıştır" diye. Philip Morris'in halkla ilişkiler şirketi, kendisinin kârını azaltabilecek bu çok tehlikeli bilginin yayılmasını önlemeyi hedef seçmiş tabii. Bunun için APCO diye bir halkla ilişkiler (PR) şirketi tutmuş. Demişler ki sigara endüstrisini güvenilir hale getirmek için, sivil toplum kuruluşu gibi bir şey kuralım. Kurmuşlar. Adına da TASSC demişler: Tam Orwell'i mezarında fır döndürecek bir isimle: Sağlam Bilimi İlerletme Koalisyonu. Yani, küresel ısınma vardır diyenler "çöp bilim" oluyor, bunu inkâr edenler de sağlam bilim oluyor. (Üstelik de, telaffuzu "görev" kelimesini çağrıştırıyor İngilizce'de). Çevrecileri Nazilerle, teröristlerle ve komünistlerle özdeş tutan yayınlar yapıyorlar. Sonuç: Büyük petrol şirketleriyle büyük tütün şirketleri, koalisyona girmişler, birlikte görevdeler:   kullandıkları dil de ele aldıkları konular da aynı. Hangi konularda dünyayı aydınlatacaklar? Küresel ısınmanın faydaları, sigaranın faydaları, nükleer santrallerin faydaları, ve GODO'nun (GDO) yani genetik bakımdan değiştirilmiş ürünlerin faydaları hakkında.

Böyle bir şey var, buna komplo teorisi diyemezsin çünkü hepsi aralarında sahte "sıkça sorulan sorular ve cevaplan" listeleri de hazırlamışlar. "Efendim, Philip Morris bu TASSC denen kuruluşu finanse ediyor; acaba aralarında organik bir bağ var mı?" sorusunu kendi hazırlatmış, cevap veriyor: "Ne münasebet? Hiç alakası yok. Philip Morris gibi sosyal sorumluluğu olan büyük şirketler her zaman halk yararına olan şeylere fon ayırırlar" diye. İşte bir "junk science' çöp bilimi vardır sigara pasif içicilik, iklim değişikliği, fosil yakıt vb. bunların hepsi çöp bilimcilerin işidir. Bir de sağlam bilim vardır, bu şirket ve kuruluşlar da bunu savunur. Kelimesi kelimesine ortak terminoloji kullanılıyor: Petrolcülerle sigaracıların ortak çalışması bu. Ve, bütün Amerika'da ne kadar muhafazakâr, sağcı düşünce kuruluşu varsa, hepsi de "junkscience.com" diye de bir internet sitesinde buluşuyor. Sitenin kurucusu ve yazarı Steve Milloy, Philip Morris'le çalışan PR Şirketi APCO'nun adamı zaten. Murdoch'un, Fox News kanalı da bunun içinde, bu Milloy denen adam buraya haftalık yazılar yazıyor parayla. Sigara ve Petrol şirketlerden para aldığını hiç söylemeden bu sütunda pasif içicilik yoktur, küresel ısınma yoktur, bunlar çevrecilerin yalanlarıdır diye yazılar yazıp duruyor. Para aldığı ortaya çıktıktan sonra da Fox şirketi onu çalıştırmaya devam ediyor. Yani bir "çıkar çatışması" görmüyor. Ayrıca, bir tür ensest ilişki de var ortada: "Küresel ısınma iyidir, herşey cennet gibi olacak" diyen Seitz, aynı zamanda RJ Reynolds adlı büyük tütün şirketinden para alıyor. Fred Singer diye bir adam var, dünyada buzulların erimeyip genişlediğini hiçbir kanıta dayanmadan ortaya atan küresel ısınma inkârcısı bir bilim adamı...

AH: Bu tezi epey bilimsel eleştiriye tabi tutulmuştu.

ÖM: Evet, darmaduman edildi ama, olsun... İşte o Fred Singer de burada çalışıyor ve iklim değişikliğini yadsımanın dışında, sigaranın zararları konusundaki EPA raporunu da karalayan yazılar kaleme alıyor. Irak istila ve işgalini provoke eden,  destekleyen kuruluşlar da aynı. Yani Competitive Enterprise Institude, CATO Institude, Heritage Foundation, Hudson Institude, Frontiers of Freedom Institute, Reason Foundation, Independent Institute, gibi kuruluş ve hatta George Mason Üniversitesinin bazı fakülteleri var. Bunları ortaya koyan Monbiot, "Acaba ABD'de büyük şirketler tarafından kurulup fonlanmayan herhangi bir sağcı muhafazakâr kuruluş var mı acaba?" diye soruyor kendi kendine. Sonuç olarak şunu söylememiz lazım, yani ABD'de esas olarak bu lobiler çok etkili. Ama iklim değişikliği inkârını bir endüstri haline getirmiş olanlar, ExxonMobil ve Philip Morris gibi petrol, enerji ve tütün devleri bütün dünyada etkililer. Her yerde aynı laflar ediliyor, Avustralya'da, Kanada'da, Hindistan'da, Rusya'da, İngiltere'de ... Hatta yakın çevremizdekilerden, dostlardan bile baz en şöyle tereddütler geliyor: "Ama, bak işte bestseller yazarı Crichton da küresel ısınma konusunda çevreciler aleyhine kitap yazmış, böyle böyle demiş..." vs. diye.

AH: Tam da onunla ilgili bir şey sormak istiyorum adı geçmişken, bunun yanında artık bu çöp bilim dediğimiz şeyin gittikçe etkisini yitirdiğini, en azından medyada görünürlüğünün ciddi anlamda azaldığını görüyoruz. Yani bu virüse karşı vücut gerekli antikorları zaman içinde üretmiş gibi görünüyor. Ama bunun yanında, bunun belli kurgular ya da belli sanatsal artılar katılarak sunulması ise gittikçe kuvvetlenen bir durum. Krichton bunun en iyi örneklerinden biri, eskiden beri çok okunan bir yazar, çok çeşitli konularda yazmış bir yazar.

ÖM: Evet bilimsel dipnotları filan da veriyor. Ama işte çok ciddi araştırma yapan Monbiot gibi gazeteciler, sonunda onun da ipliğini pazara çıkartabiliyor. Krichton'ın kitabı ile ilgili bir tek şey söyleyeceğim: aslında kendisi fizikçi filan, dipnotlarında doğru bilgiler de veriyor ama bir noktada küçücük gibi görünen muazzam bir "hata" yapıyor. Ben okumadım doğrusu ama bir önemli çarpıtma yaptığını ortaya koyuyor eleştirenler: Crichton diyor ki "üç gün, en fazla bir hafta on günlük hava tahmini yapılabiliyorken, on binlerce yıllık iklim trendlerini nasıl çıkarıyorlar?" diye soruyor ve bunun imkânsız olduğunu söylüyor. Yani, yüzyıl içinde küresel ısınma şu kadar artacak denemez, diyor romanında. Ama tam da bu noktada önemli bir çarpıtma var eleştirmenlerine sorarsan.

AH: Bir retorik.

ÖM: Şundan dolayı retorik. Çünkü elbette hava tahmini, belli bir süre sonrası, mesela bir ay sonrası için pek mümkün değil. Ama bundan 650 bin sene önce iklimin nasıl olduğunu ve nasıl dönemlerden geçtiğini gösteren, bundan 1000 sene sonra da nasıl olabileceğini anlatan modeller yapmak pekala mümkün ve büyük bir kesinlikle yapılıyor da. Çünkü bunlar çok yaşlı ağaç kesitlerinden, on binlerce yıllık buz örneklerinden, okyanus diplerindeki binlerce yıllık sedimantasyon örneklerinden, yıllar yılı üst tüste birikerek oluşmuş mercan kayalıklarının incelenmesinden son derece net ve kesin olarak çıkarılabiliyor. Radyo karbon teknikleriyle, izotop teknikleriyle büyük bir kesinliğe ulaşılabiliyor. Yani, Crichton gibiler, hava ile iklim kavramlarını birbirine karıştırıyor. Belki kasten, belki farkında olmadan...

Şimdi son bir nokta olarak da şunu söylemek istiyorum, bu dezenformasyon ve propaganda sistemi öteden beri bu radyo programlarında da üzerinde ısrarla durduğumuz bir şey. Yani ABD'de ve çağdaş Batı dünyasında kuvvet merkezlerinin üzerinde durduğu sistem bu.  Şirketlerin çıkarları ve kâr hırsları doğrultusunda, onların büyük maddi desteğiyle bir dezenformasyon, ya da misenformasyon sistemi, bir propaganda mekanizması çalıştırılıyor. İşte Noam Chomsky ile Edward S. Herman'ın da çok büyük bir netlikle ortaya koydukları 'rıza imalatı' modeli böyle bir şey. Medya da çeşitli sebeplerle buna uygun davranıyor ve gerçekleri gizliyor ya da çarpıtıyor. İşte o yüzden de insanlar bir türlü tam meselenin künhüne varamıyorlar...

AH: Belki artık alıştığımız için çok net geliyor ama bazı insanlar bana sorabiliyorlar, ne demek bu diye. Rıza imalatı dediğimiz şey, insanların belli bir şeyi talep etmesi için gereken altyapıyı hazırlamak. İnsanların neyi talep edeceklerini o insanlara benimsetmek...

ÖM: Evet, diktatörlüklerde bunu zorla yaparsınız ve sorun çıkmaz. Ama demokratik sistemlerde mutlaka dolaylı bir yol kullanmak zorundasınız. Yani PR, propaganda yapmalısınız. İngiliz ve Amerikan elitlerinin bulduğu büyük buluş. Nazilerin bile örnek aldığı sistem bu. Devam ediyor. Şimdi son olarak mesela, medyada çok geçen bir mesele, uçaklarda indirim meselesi var. Mesela Zaman gazetesinde 'Havada çılgın rekabet', gibi başlıklarla manşetten verildi: "Otobüs bileti fiyatına uçak bileti sloganıyla iç hatlarda tarifeli sefer yapan özel havayolu şirketleri, rekabette sınır tanımıyor," vs.  THY'nin Turkish Express alt markasında büyük tenzilat hazırlığı üzerine, Pegasus Hava Yolları 25 YTL'ye seferler düzenlemiş, buna Onur Air firması  '1 YTL'ye uçak bileti' gibi şok indirimlerle cevap vermiş... Uçak yakıtı için hükûmetin düşük vergi (ÖTV) uygulaması da bu rekabete yol açmış...

AH: Yani devlet uçak şirketlerinin fiyatları düşürmesi için kendi kârından feragat ettiği anlamına mı geliyor bu?

ÖM: Tam bilemiyorum. Ama Türk Hava Yolları, kendi 2. şirketinde de indirim yaparak bunu başlatmış. Şimdi bu, karbondioksit gibi sera gazı salımlarının çok artmasından dolayı iklim değişikliği açısından çok korkunç tehditlerden birini meydana getiriyor, ama kimse işin bu yönü üzerinde durmuyor. Aksine, bunun ekonomik açıdan olumlu ve 'eşitlikçi' yönleri üzerinde duruluyor. Mesela Pegasus’un müdürü diyor ki, "artık kapıcı Mehmet efendi bile seyahat edebilecek!" (Mustafa Gün, "25 YTL'yi Duyan, Uçak Biletine Hücum Etti," Zaman, 16 Eylül, 2006)

AH: Bunda doğruluk payı var ama bunun altına, yalnız kapıcı Mehmet efendinin iki oğlunun ya da torunlarının bu dünyada yaşayamayacağını da eklemek gerekiyor.

ÖM: Ayrıca kapıcı Mehmet efendinin seyahat edeceğinin de pek doğru bilgi olmadığını da...

AH: Sosyal şartlar gereği.

ÖM: Belki de dünyanın en başarılı seyahat dergilerinden biri olan Granta'nın Eylül sayısının 'On The Road Again' (Yeniden Yollara Düştük) başlıklı başyazısında editör lan Jack diyor ki: "Azimetimiz nereye, orası belli değil". İsviçre'de bir müzede de küresel ısınma meselesini önüne koymuşlar. İsviçrelilerin %50'si zaten en az 600 km ya da altında uçuş yapıyorlarmış. Kesme çiçekler bir yerden getiriliyor havadan ve İsviçre'nin sera gazı saliminin %10'unu meydana getiriyormuş uçaklar. Ian Jack diyor ki, uçaklar yüksekten uçtuğu zaman çok daha fazla etkili de oluyor ve karbondioksit salımları da ortalamanın 2-3 kat üstüne çıkıyor üstelik. Bu gayet net, bundan sonra artık tek yapabileceğimiz şey karbon satımlarını karneye bağlamaktır." Seyahat işi, hele uçakla seyahat işi kesinlikle karneye bağlanmak zorunda diyor. Bunu bir seyahat dergisinin editörü yazıyor!...

AH: Yani, doğrudan kendi bindiği dalı kesiyor da denilebilir.

ÖM: Evet. Böyle davranmamız lazım düşüncesindeyim ben de. Artık maalesef hiçbir şey eskisi gibi değil, olamayacak da. Bunu kendi kafamıza dank ettirmek zorundayız. Dank! Çevrecilik kültürünü geliştirmek zorundayız. Yani kendimizden geçtik diyelim, çocuklarımızın ve torunlarımızın da hayatına ilişkin olarak çok ciddi bir mesele bu. Varoluş krizi. Şöyle bir hesap yapılmış: Şu anda yeryüzünde yaşayan her insanoğlu (ya da kızı) için yarım tondan daha fazla karbondioksit salınamayacak. Tabii, eğer dünya mahvolmasın isteniyorsa. lan Jack bu karneyi yapalım diyor. Bu da şu demek ama: Ya hiç uçağa binmeden araba ile yılda 2200 kilometre yapabilirsin en fazla. Ya da arabayı yılda en fazla 1000 km kullanırsın ve bir de Bali'ye gidiş-dönüş  uçak gezisi yapabilirsin -ama 15 senede bir yapabilirsin bunu! Hesap bu kadar basit aslında... Dahası, bütünüyle uçak benzinini, vergileri arttırmak zorundasın, seyahat olayı bitmek üzeredir artık diyor seyahat yazarı.

AH: Seyahat olayı bitti demek, bir yandan da bizim bildiğimiz şekilde bu kültürün tamamen değişmesi demek çünkü ticaret dediğimiz şey de seyahatle doğrudan bağlantılı.

ÖM: Elbette, ama tümüyle yeniden düşünülmesi gerekiyor. Yani havalimanlarının, pistlerin genişletilmesi, yeni havaalanları açılması planlarının hemen durdurulması, uçuşa değil böyle indirimler yapmak, ağır vergiler konulması, uçak yakıtlarına uçak biletlerine zamlar gelmesi,  özellikle kısa uçuşları radikal sınırlamalar, hatta yasaklar getirilmesi gerekir. Çünkü o zaman trenle rahatlıkla gidebileceğin yerlere uçmazsın. Buna yasakçılık gözüyle bakmak pek yanlış olur yani...

AH: Ama, bunun için tren yolu yapmak gerekmiyor mu?

ÖM: Elbette öyle! Gemi ile git, trenle git ya da otobüsle git en kötü ihtimalle... Ama, herhalde İstanbul'a yeraltı otomobil yolu ağları, lastik tekerlekli araçlar için iki katlı ikinci tüp geçit sistemleri (NTV/MSNBC.com, 28 Eylül 2006) kurmak bir tür intihar teşebbüsü olarak alınabilir! Bu terazinin bu sıkleti çekmeyeceği aşikâr olmalı, ama nedense bu açık gerçekliği medya pek bulanık görebiliyor, eğer görebiliyorsa... Geçenlerde bir gazete ekinde Türkiye'ye yeni gelmiş bir dondurma markasının sahibesi ile, "Premium dondurma"lar üzerine bir mülâkat yer alıyordu. Bu dondurmanın en büyük özelliği neymiş? Çileği Florida'dan, vanilyası Madagaskar'dan, çikolatası da Brüksel'den geliyormuş ve tamamen doğalmış. Bu çok güzel bir şey. Harika. Herhalde müthiş lezzetlidir de. (O yüzden de biraz pahalı tabii.) Ama, Çilekleri, vanilyaları, kakaoları, çikolataları dünyanın dört bir yanından dolaştırıp binlerce, on binlerce kilometre kat ettirip getirmek için harcanan benzini, mazotu ve bunların atmosfere yaptığı karbon atığını düşünürsen...? Hani kendi bahçende çilek yetiştirmekte fayda var diyelim ve konuyu kapatalım istersen.

Çevre ve Medya konusunu, Guardians of Power kitaptan bir alıntıyla bitirmek istiyorum. Yazarlar diyorlar ki: “Kardeşim sizin derdiniz nedir, diye sık sık soruyorlar bize. Nedir derdiniz, deli misiniz, niye basını sürekli olarak kışkırtıyor, taciz ediyorsunuz? Her şeye muhalif, uyuşturucu müptelası gibi adamlarsınız, küresel ısınma, iklim değişikliği, seller, fırtınalar, kuraklıklar, başka birşey bilmez misiniz siz? Kâbus musunuz, nesiniz?" Eh, Açık Radyo'da, özellikle de Açık Gazete programında buna benzer yakınmalarla zaman zaman karşılaşmadık değil hani. Şöyle bir mesele var, bir zamanlar bu ozon tabakasındaki "delinme" çok tehlikeli, başımıza büyük felaket getirecek diye bilimsel raporlar verildiği ve çevreciler de bastırdığı zaman, çok ilginç bir şey olmuştu. Devir Başkan Reagan devri: Neoliberalizmin, yeni sağcılığın başlangıç dönemi denebilir. Reagan'ın İçişleri Bakanı da Donald Hodel diye bir adam. ABD'de İçişleri Bakanlığı çevre korunmasından, parklardan, ormanlardan, havadan, sudan, şirketlere getirilecek düzenlemelerden, filtrelerden, kısıtlamalardan vb. de sorumlu bir mevki. İşte ozon tabakasını incelttiğimiz artık reddedilemez hale gelince, büyük kimya şirketlerinden para desteği alarak seçilmiş bu adam peki demiş sonunda. Kabul ediyorum, ozonda incelme olabilir ve o da katarakta, körlüğe, cilt kanserine yol açabilir. "Ama o zaman da bunun çaresi şu" demiş: Siz de güneş gözlüğü takın, şapka giyin." (Zikreden, Elizabeth Kolbert, Field Notes From a Catastrophe, Bloomsbury, 2006) Yani, spray, buzdolabı, klima vb. yapan dev kimya şirketlerini koruyup, insanlığı feda edivermiş. İşte bence mesele budur, yani büyük şirketlerin hizmetindeki politikacılar böyle konuşuyor genellikle, medya da çaresizmiş gibi bu şirketlerin ve onların etkisindeki politikacıların dümen suyunda gitmekten kaçınmıyor genellikle. Medyanın bir parçası olarak bizim derdimiz şu: Hayatlarımız, çocuklarımızın hayatı, bütün hayvanlar âleminin ve bitkiler âleminin varlığı büyük tehlikede. Bu ciddi bir mesele. Şaka değil. Biz bunu oyun olsun, hobi olsun diye konuşmuyoruz burada dinleyicileri usandıracak şekilde.

AH: Ya da benim için de bu önemli olsun, seçimlerle çok bağlantılı değil, bunun hayati olmasıyla çok bağlantılı galiba?

ÖM: Evet ve normal basının, medyanın, gazete ve televizyonların bunu kapsama şeklinden de memnun değiliz. Çünkü anlamıyorlar, anlamamak için de çeşitli sebepler buluyorlar, gerekçeler yaratıyorlarmış gibi görünüyor. Mesela, ülkenin en liberal, ciddi fikir gazetelerinden birinde gazetelerden birinde birinci sayfadan "görülmüş" önemli bir haber vardı. Kuzey buz denizinde buzlar küresel ısınmaya bağlı olarak erimiş ve Britanya adaları büyüklüğünde bir delik açılmış! Kutba kadar uzanan muazzam bir yarık! Bu haberi fotoğraflı olarak birinci sayfasından veren gazete, bu denizde tarihte ilk kez yelkencilik yapılabilecek, diye yorumluyor! Bunu da Türkiye'nin en liberal, çevre konusunda en hassas gazetelerinden Radikal yapıyor. Bu korkunç haberi Türkiye'de birinci sayfadan veren tek gazete o, ve o da böyle bir yorumla veriyor haberi...

AH: Yani konuyla ilgili ilk verilen cümle bu, yarığın açılması haberinin ardından. Olumlu hislere kapılmamızı sağlayacak: yelkenle bilmem nereden bilmem nereye gidebileceğiz.

ÖM: Son söz: Bu şaka değil. Büyük bir kuvvet oyunu var ortada. Burada ifade özgürlüğünü rasyonel bir çerçevede serbestçe kullanabileceğimiz bir ortamı yaratmak zorundayız. Hepimizi yok edebilecek terminal bir sorunla karşı karşıyayız. Bu bir kriz bile değil, krizin ötesinde birşey. Bunu teşhir etmeliyiz, buna var gücümüzle karşı durmalıyız ve bu gidişatı değiştirmeliyiz. Üstelik, değiştirmek için en fazla 10 sene vaktimiz olduğunu da unutmasak çok iyi olur...

(21 Eylül 2006 tarihinde Açık Radyo'da yayınlanmıştır.)

 

Kategori: