Lima İzlenimleri 5. Gün: "İşte kötü bey olmuş, iyi kötüye köle…"

Lima İzlenimleri 5. Gün: "İşte kötü bey olmuş, iyi kötüye köle…"

06 Aralık 2014

Ümit Şahin'in Lima'da yapılan BM İklim Zirvesi'nin ilk gününden itibaren yazdığı izlenimlerini okumak için tıklayın.

Kaynak: Yeşil Gazete

6 Aralık 2014

Lima İklim Zirvesi’nde birinci hafta geride kalırken, henüz en kritik müzakereler olan ADP oturumlarında sonuç alınabilmiş değil. Yine de haftanın son yazısında önce gelinen yeri kısaca özetlemeye çalışalım. Haftasonu yeni bir gelişme olursa yeni bir yazı ya da haberle bunu da aktarmaya çalışacağım. Bu kısa özetin ardından bugünün en sıcak gündemi olan iklim politikalarındaki “açıklar” konusunu konuşacağız. Ama önce müzakerelerde son durum:

Kelimeler, kelimeler, kelimeler…

2015’de Paris’ten çıkacak yeni iklim anlaşmasının çatısı Durban Platformu, yani ADP toplantılarında çatılıyor. SBI, SBSTA gibi diğer toplantılar pek heyecan yaratmadan sürer ve bazıları da sona ererken, bütün gözler Salı günü başlayan ve henüz sonuç alınamayan ADP toplantılarında. Çünkü bu toplantılarda çıkacak sonuç Paris’te son şekli verilecek anlaşmanın neye benzeyeceğini ortaya koyacak. Şu anda tartışmalar kimin ne hedef alacağından çok, alınan bireysel ülke hedeflerinin (iNDCs) nasıl bir çerçevede bir araya getirileceği ve nasıl takip edileceği üzerinde sürüyor. Ve her zamanki gibi kırk yıllık hedefin katkıya dönüştürülmesinde olduğu gibi, kelimelere taklalar attırılıyor. Ayrıca önceki yazılarımda daha detaylı ele almaya çalıştığım gibi, az gelişmiş ve bazı gelişmekte olan ülkeler iNDCs içinde adaptasyon ve finansla ilgili hedeflerin de yer almasını ve Paris anlaşmasının azaltımla sınırlanmamasını istiyor, hatta bunu bir ön koşul olarak ortaya koyuyorlar.

 

Batı ülkeleri ise pek aynı fikirde değil. Bugün yaptıkları basın toplantılarında hem Avrupa Birliği, hem de Japonya, iNDCs ile ilgili alınan Varşova kararının emisyon azaltımıyla sınırlı olduğuna vurgu yaparak, adaptasyon ve finans hedefi fikrinden hoşnut olmadıklarını belli ettiler. Japonya, ayrıca iklim finansmanının kurallara bağlanması, yani karbon yoğun sektörlere para aktarılmamasının kriter olarak konması konusunda ne düşündükleri sorulduğunda, “henüz kararımızı vermedik” diye kaçamak bir cevap verdi. Bilindiği gibi Japonya iklim finansmanı için söz verdiği parayı Endonezya gibi ülkelerde kömür santralı yapmak için harcadığı ortaya çıkınca ilk günün fosili ödülüne “hak kazanmıştı”. Daha neye karar vermediler acaba? Japonya, ne azaltım konusunda geçen sene nükleer santrallerin kapatılmasını bahane ederek iyice küçülttüğü hedefini artıracak, ne de finansman ve adaptasyon konusunda gelişmekte olan ülkelerin taleplerine kulak verecekmiş gibi görünüyor. Geçen yıl da Japonya’yı basın toplantılarında yakında izlediğim için, kişisel izlenimim, Japonya’nın iyiden iyiye Avustralyalılaşmaya başladığı yönünde. Umarım yanılırım.

 

Avrupa Birliği ise, en az 2011 Durban Zirvesi’nden beri takındığı “kimse benim hedefime nasılsa yaklaşamaz” tavrını sürdürüyor ve hâlâ 2020 için %30 azaltım hedefi almış olmasını koz olarak kullanıyor. Oysa bilindiği gibi bu hedef AB’nin gerçeklerinin çok gerisinde. Workstream 2 tartışmaları denen 2020 hedefinin sıkılaştırılması için en kolay adım atabilecek olan taraf olduğu halde oralı olmayan ve 2040’a kadar %40 azaltım hedefini de açıklamış bulunan AB (ki bu da Avrupa’nın kapasitesine göre çok düşük) oldukça rahat davranıyor ve iklim liderliği havasını sürdürüyor. Ayrıca AB özellikle finansman ve adaptasyon konusunda ciddi bir adım atma niyetinde değil. Sadece Avustralya, Japonya, Kanada ve ABD değil, AB bile bu durumdaysa, bu kilit nasıl açılacak bilmiyorum doğrusu.

 

ADP görüşmeleriyle ilgili bir diğer kriz ise günlerce müzakereleri kilitleyen yöntem meselesiydi. Trinidad-Tobagolu ve AB’li (Alman) iki eşbaşkan tarafından yürütülen ve bir taslak metin ve bir de olmayan-kağıt (ülke önerilerinin derlemesi) üzerinden sürdürülen görüşmelerde dün nihayet tarafların öneri metinleri ekrana yansıtılarak tartışma kısmına geçildi, ama tabii yine kriz çıktı ve yöntem üzerinde anlaşmaya varılamayınca araya “eşbaşkanların dostları” girdi (Bayıldığım bir terminoloji daha!). Tabii onların da kilidi çözmesi kolay değildi, çünkü sorunlar çok temelden kaynaklanıyordu. Örneğin azgelişmiş ülkeler müzakereleri yeterince takip edememekten şikayet ediyorlardı! Tabii Tuvalu delegesi, “İngilizce az gelişmiş ülkelerin anadili değil, tarafların metne yaptığı eklemeleri takip etmekte zorlanıyoruz” dediğinde Amerikalı ve Avustralyalı delegelerinin bu sözlerle empati kurup kendilerine geldiklerini sanmayın sakın! Zira ABD delegesi aynı oturumda son dakikada söz alıp “satır satır gitmek oldukça normalin dışında” diyerek diğer ülkeler neler olup bittiğini tam olarak anlamasalar bile müzakereleri daha da hızlandırmaktan yana olduğunu söylüyordu. CAN’in bugünkü ECO’da attığı başlık gibi: “Bu müzakerelerde müzakere etmeye zaman var mı”ydı?

 

Kısacası, Batı ülkelerinin taktiği şöyle özetlenebilir (Burada yine de en ılımlı ve olumlu tavrın AB tarafından izlendiğini ekleyelim): “En kısa zamanda, mümkün olan en genel çizgilerle bir ADP metninde uzlaşalım. Bunun içinde adaptasyon ve finans olmasın. Bütün ülkeler bir şekilde (NAMA dahil) azaltım hedefi alsın. Katkı düzeylerini ülkeler kendileri belirlesin. Katkı düzeylerinin bilimsel bir değerlendirmeye tabi tutulması ve yeterli olup olmadığının izlenmesi söz konusu olmasın. Yaptırım olmasın. İşi fazla uzatmayalım.” Ayrıca üzerinde anlaşma sağlanamayan konulardan biri de baz yılın ne olacağı ve anlaşmanın 2020-2025 mi, yoksa 2020-2030 arasını mı kapsayacağı. Bütün sivil toplum örgütleri (uyulmaması halinde ve yeni gelişmelere göre takibi ve güncellenmesi daha kolay olacağı için) 5 yıllık periyotlardan yanayken, Çin ve AB kendileri 2030 hedefi açıkladıkları için 10 yıllık periyot istiyorlar. Ancak AB basın toplantısında bu konuda esnek olabileceği mesajını verdi.

 

Finans konusunda kimsenin elini cebine atmaya niyetli olmamasının ve Yeşil İklim Fonu’na kriter koymaya bile yanaşmamalarının bir örneğini de önceki gün İsviçre verdi. İsviçre delegesi iklim finansmanının anlaşma metnine girmesi önerileri üzerine söz aldı ve yasal bağlayıcılığı olan bir finans taahhüdüne karşı olduğunu söylemekle kalmayıp gelişmekte olan ülkeleri “böyle taleplerde bulunmaya devam ederseniz Lima’dan bir sonuç çıkmasını tehlikeye atarsınız” diye tehdit ediverdi. İsviçre, Perşembe günü işte bu “kabadayılığı” gerekçesiyle günün fosili ödülüne “hak kazandı”.

 

Açıklar birken üç oldu

Gelelim günün konusuna: The Gaps, yani Açıklar. İlk kez 2010’da Birleşmiş Milletler Çevre Örgütü (UNEP) tarafından politika yapıcılara yol göstermek amacıyla yayımlanan Emisyon Açığı raporuyla başlayan iklim politikalarında açıklar konusu geliştirilerek sürdürülüyor. Bu yıl, birkaç hafta önce UNEP’in beşinci Emisyon Açığı Raporu (2014) yayımlandı. Bu raporlarda özetle IPCC’nin karbon bütçesi hesabına dayanılarak, ilan edilen 2020 azaltım hedeflerinin ne ölçüde “yetersiz” kaldığı hesaplanıyor. 2010’da bu hesap 2020 projeksiyonu için yapılmıştı, bu yıl hesap 2030’a uzatılmış (mevcut azaltım eğiliminin süreceği varsayılarak).

 

Hesabın dayanağı şu: Küresel sıınmayı 2 derecede sınırlamak için sanayi devriminden itibaren insanlığın atmosfere boca edebileceği toplam (yani birikmiş) karbon dioksit miktarı 2900 gigaton (Neden birikmiş? Çünkü karbon dioksit atmosferde ortalama 100 yıl kalıyor, yani birikiyor. Havuzun dolması gibi). Bunun 1900 gigatonu, yani üçte ikisi 2010’a kadar harcanmış ve geriye 1000 gigaton (yani 1 trilyon ton) hakkımız kalmıştı. 2010’da yıllık küresel emisyon miktarı 49 gigatondu. Yani 2010’dan itibaren emisyonlar sabit kalsa yaklaşık 20 yılda (2030’da) bütün hakkımızı tüketmiş olacaktık. Ama azaltım hedeflerinin bu süreyi uzatacağı varsayılıyordu. Ne var ki emisyon miktarları artmaya devam etti ve 2012’de 54 gigatona çıktı (bu arada tabii 2 senede hakkımız 900 gigatona inmişti). Dolayısıyla 54 gigatonu sabit tutsak bile 1000 gigaton hakkımızın dolacağı yıl 2028’e çekilmişti bile. Ama emisyonlar artmaya devam ediyor. Artış sürerse, 2020’de 59 gigatona ulaşılmış ve eğer dişe dokunur bir azaltım yapılmazsa, 2025 civarında, yani neredeyse 10 yıl sonra karbon bütçesi suyunu çekmiş olacak.

 

İşte UNEP raporu bu hesabı mevcut durumun devamında değil, azaltım hedeflerini dahil ederek hesaplıyor ve yine de olması gerekenin çok üzerinde, 2020’de yılda 9 gigaton, 2030’da yılda 15 gigaton fazla emisyon yapılacağını ortaya koyuyor. Buna da emisyon açığı diyor. 2 dereceyi tutturmak için 2030’da inilmiş olması gereken yıllık emisyonun 42 gigaton olduğunu düşünürseniz, bundan 15 gigaton yüksek bir emisyonun ne kadar fazla olduğu anlaşılabilir. Üstelik bu, azaltım hedefleri tutturulursa… Her şey olduğu gibi sürerse, emisyonlar 2030’da 72 gigatona kadar çıkabilir, ki bu da 2 derece için olması gerekenden 30 gigaton daha yüksek. UNEP ayrıca, 2 derece hedefinin tutturulabilmesi için karbon dioksit emisyonlarının 2055-2070 arasında tamamen sıfırlanması, sonra da bir süre negatif seyretmesi (yani atmosferdeki karbonun bir şekilde yutulması) gerektiğini hesaplıyor. UNEP raporu bu korkunç emisyon açığının bildiğimiz yöntemlerle (enerji verimliliği, toplu taşıma vb.) ne kadar kolay kapatılacağını ve bu tür bir politika izlemenin ne kadar istihdam yaratacağını, hava kirliliğini azaltacağını ve benzeri ek faydaları olacağını da açıklıyor.

 

Bugün UNEP emisyon açığının yanısıra ilk kez yeni bir kavramı daha ortaya koydu ve Adaptasyon Açığı Raporu‘nu da açıkladı. Bu rapor iklim değişikliğinin etkilerine en açık ve uyum kapasitesi en zayıf ülkelerin gerçekleştirmeleri gereken uyum hedefleriyle mevcut durum arasındaki farkı ortaya koyuyor ve elbette bu açık da son derece büyük. UNEP, adaptasyon açığının sadece parasızlıktan değil, teknoloji ve bilgi eksiği nedeniyle de büyüdüğünü vurguluyor.

 

WWF ise bugün yaptığı basın toplantısında bunlara bir üçüncü açık daha ekledi: Finansman açığı. Dolayısıyla emisyonlar, uyum ve para konusundaki açıklar kapatılabilirse hem iklim değişikliğinin durdurulması, hem de etkilerine uyum kapsaitesinin güçlendirilmesi mümkün olacak. Yani şimdi sıra üç nalla bir at bulmaya gelmiş durumda.

 

Bu sırada dünyada

Peki gelişmiş Batı ülkeleri yüksek azaltım hedefleri almaya ve bunu sağlam kurallara bağlamaya yanaşmaz, yoksul ülkelere olan iklim borçlarını ödemek için ellerini ceplerine atmazlar, hızlı büyüyen gelişmekte olan ülkeler ise fosil yakıtlara dayalı kalkınma “haklarına” el sürdürmezlerken dünyada neler oluyor? Filipinleri vurmak üzere olan yeni süper tayfun “Hagupit” Manila’ya yaklaşırken yarım milyon insan evlerinden boşaltılıyor örneğin. Antarktika’nın sanıldığından hızlı eridiği ortaya çıkıyor. Kribati‘nin sadece 30 yıl sonra sulara gömüleceği sakince açıklanıyor. Dört yıldır kuraklıkla boğuşan Kaliforniya‘yı bu kez sel ve çamur basıyor. Burada, Lima İklim Zirvesi’nden ise petrol zengini ülkeler ve şirketler konferans merkezini dolduran Tuvalulular’ın, Bangladeşliler’in, Afrikalılar’ın gözünün içine baka baka “fosil yakıtlardan vazgeçilemez, tek çare CCS” toplantıları yapmaya, kömürcü Tony Abbott’un Avustralyası ve “dostları”, az gelişmiş ülkeleri, verdikleriyle yetinmezlerse anlaşmayı baltalamakla tehdit etmeye devam ediyorlar. Ve bütün bunlar olurken emisyon açığı, adaptasyon açığı, finansman açığı büyüyor…

 

Ve tam bu yazıyı yazarken Talât Sait Halman‘ın ölüm haberi geliyor. Önemli kültür insanı, şair ve çevirmen Halman’ı kaybetmişiz. O zaman bu yazıyı onu anmadan bitirmek olmaz. Tabii aklıma hemen Halman’ın çevirdiği Shakespeare soneleri ve en önce de 66. sone geliyor. Gelin bu haftayı Shakespeare’in 66. sonesiyle bitirelim ve Talât Sait Halman’ı analım…

 

Bıktım artık dünyadan, bari ölüp kurtulsam,

Bakın, gönlü ganiler sokakta dileniyor,

İşte kırtıpillerde bir süs, bir giyim kuşam,

İşte en temiz inanç kalleşçe çiğneniyor,

İşte utanmazlıkla post kapmış yaldızlı şan,

İşte zorla satmışlar kızoğlankız namusu,

İşte gadre uğradı dört başı mamur olan,

İşte kuvvet kör-topal, devrilmiş boyu bosu,

İşte zorba, sanatın ağzına tıkaç tıkmış.

İşte hüküm sürüyor çılgınlık bilgiçlikle,

İşte en saf gerçeğin adı saflığa çıkmış,

İşte kötü bey olmuş, iyi kötüye köle:

 

Bıktım artık dünyadan, ben kalıcı değilim,

Gel gör ki ölüp gitsem yalnız  kalır sevgilim.

 

Çeviren: Talât Sait Halman. William Shakespeare, Soneler

Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2009.

Ümit Şahin'in Lima'da yapılan BM İklim Zirvesi'nin ilk gününden itibaren yazdığı izlenimlerini okumak için tıklayın.