Jak Kohen: "İnsan Hayatında Müzik Olmalı"

-
Aa
+
a
a
a

Zeck kültür yaşam dergisi, Eylül-Ekim sayısında, Açık Radyo'nun yayın sorumlusu, 13 yıllık radyocu Jak Kohen'le yaptığı bir söyleşiyi yayımladı. Biz de aşağıda aynen aktarıyoruz:

 

***

 

Kendisiyle barışık, neyi neden yaptığının sorgulamasını yapma cesaretini gösterebilen renkli bir kişilik Jak Kohen. Köyünün küçük kozasında tıkılıp kalmayan bir dünya insanı desem abartmış sayılmam. Köyünden dünyayı izleyen, çevreme nasıl katkıda bulunabilirim araştırmasına devam eden gerçek bir entelektüel Jak Kohen, 13 yıldır radyoculuk yapıyor. Çok farklı ilgi alanlarını koleksiyon haline getirmeyi başarmış ama evin bodrumunu su basınca dergi koleksiyonu unutulmak zorunda kalmış. Çok geniş bir müzik CD arşivine de sahip, bu arşivi Açık Radyo dinleyenleri ile paylaşıyor. Biz bu sayfaları hazırlarken hiç sıkılmadık siz de okurken sıkılmayacaksınız.

 

Pek çok ilgi alanınız var bunlardan biri de fotoğrafçılık ne tür fotoğraflar çekiyorsunuz?

 

Portre çekmeyi seviyorum fakat istediğim portreyi çekemiyorum. Çünkü çektiğim insan farkında olmadan onun gerçek yüz ifadesini yakalayabilmek önemli bence. Ben objektifin önünde olmaktan nefret ediyorum utanıyorum, resmen utangacımdır. Fotoğrafımın çekildiğini bildiğim zaman biliyorum ki normal olmuyorum. Mesela mikrofon sesim de farklıdır, dinlendiğimi bildiğim için daha havalı bir sesim var. Çektiğim fotoğraflarda da yüzün gerçek ifadesini yakalayabilmek benim için önemli. Biraz da makro çalışmalarım var çiçek, böcek gibi ama o çalışmalarım da sel baskını kurbanı oldu.

 

Motor aşkınız hâlâ devam ediyor mu, motora binmekte size çekici gelen şey ne?

 

İki senedir binmiyorum, sağlıkla ilgili nedenlerden dolayı. Bazı insanlar için çekici olan, vücutta adrenalin artması, heyecan vermesi; ben motorun verdiği heyecanı sevenlerden değilim. Aslında motorda benim sevdiğim şey, havayı hissederek, koklayarak gidebilmem. En sevdiğim şey o rüzgârı hissetmek… O zaman dünyanın içinden geçiyorum gibi geliyor. Gittiğim yeri bedenimle hissetmek harika bir duygu…

 

Size müziği sevdiren şey nedir?

 

Bizim nesilde rock kendi kişiliğimizi arama yoluydu ve aslında müziğin de kendi içinde attığı büyük bir adımdı, Teknik olarak komplike bir adım olmasa da, farklı duygu veren bir şeydi. Rock müziği 1963'ten itibaren bütün dünyayı sardığı gibi benim de etrafımı sarmıştı. O zamanlar bizim evde çok eski Aga marka uzun ve orta dalga alan bir radyo vardı ve ben güzel müzik yakalamak için evin devamlı frekans gezerdim. Evde annem babam Latin ve İspanyol müzikleri dinlerdi. Latin müziğini ben pek sevmiyorum, belki de onlara tepki olarak ama rock benim 11–12 yaşında dinlemeye başladığım ve sanki beraber büyüdüğüm bir şey. Nasıl sevmeye başladığımı hatırlamıyorum diyebilirim. Bu müziğe olan sevgimin nasıl başladığını bilecek kadar hatırlamıyorum bile, o kadar eski ki…

 

Açık Radyo'da program yapıyorsunuz bu serüven nasıl başladı?

 

Aslında benim kişisel radyo geçmişim var, Robert Kolej'deyken okul içi radyo kulübünün başkanıydım... Daha sonra yönetici olarak çalışırken bir ara kendi şirketimizin içinde dört arkadaş küçük bir radyo istasyonuna başladık: "Red FM". Ama bir sene kadar süremedi bile! Sonra korsan radyoları, Radyo Televizyon (RTÜK) yasası çıkana kadar kapattılar. Biz de bir daha gerekli olan harcı falan toplayıp radyomuzu resmî olarak devam ettiremedik. Açık Radyo'nun kurucularından Ömer Madra, benim radyoculuk tarihimi de öğrenince "bize katıl" dedi ve başladım. Açık Radyo'nun bir amacı var; insanı bütün dünyanın bir ferdi olarak görmek. Kendi sloganında da duyulduğu gibi "kâinatın tüm seslerine renklerine ve titreşimlerine açık" bir radyo; bunu hissediyorsunuz. Onun için Açık Radyo'da çalışmak bana gurur veriyor. Tabii benim Açık Radyo'da yaptığım iş aslında bu misyonun duyulmasına yardımcı olmak, misyonu tanımlayıp ifade edenlerden biri değilim. Çünkü kafamda hep müzik var, fakat o müzikle de Açık Radyo'nun dinlenebilir radyo olmasında faydalı olduğuma inanıyorum. Son iki senedir de yayın sorumluluğunu üstleniyorum.

 

Müziği sadece dinliyor musunuz?

 

Tek başıma olursam gitar tıngırdatıyorum ama eşimin bile beni duymasına müsaade edemeyecek kadar kendime güvensizim. Sanıyorum sabırsızlık ve yeteneksizlik de var. Çok küçük yaşlarda gitar çalmayı denedim, yavaş yavaş da öğreniyordum. İş hayatına atıldıktan sonra vakit bulamadığım için 15 sene ara verdim; şimdi yeniden başladım, ufak ufak tıngırdatıyorum ama dediğim gibi, yalnızca yalnızken…

 

Müzik dinlemenin de bir kuralı var mıdır, ya da siz müzik dinlerken nelere dikkat edersiniz, nasıl dinlersiniz?

 

Müziği dinlediğim zaman kim çalıyor, nerede çalıyor, hangi tarihte yapılmış, nerede kaydedilmiş gibi bilgileri hep ararım. İki türlü müzik dinleyicisi tipi var. Bir kısım insan, müziği sunanın konuşmamasını, sadece müzik çalmasını ister. Ben müziğe biraz daha analitik yaklaşıyorum. Mesela uzun zaman büyük orkestra sevmedim. Çünkü büyük orkestrada enstrümanları kulağım ayırt edemeyebiliyordu; bütün nefesliler bir arada çaldığı zaman hangisi saksofon, hangisi trompet, hangisi trombon ayırt edemiyordum; o dağınıklığı sevmiyordum; onun için küçük grupları daha çok seviyordum. Piyanonun, gitarın veya basın bütün notalarını tek tek takip edebiliyordum... Tabiî zamanla kulağım dinlemeyi öğrendikçe daha büyük orkestraları da dinleyebilmeyi öğrendim. Müzik dinleme zevkim ilk önce enstrüman olarak başladı sonra beste dikkatimi çekmeye başladı. Şimdi de bambaşka bir yönü dikkatimi çekiyor: aranjman ve prodüksiyon; yani artık enstrüman çalanları benim için en ön planda değil. O besteyi yapan, o enstrümanları ne zaman nasıl gireceklerini, nasıl çalacaklarını yazan adam benim için çok daha önemli olmaya başladı. Onu teknik masada bizim kulağımıza gelecek en güzel şekilde miks eden adam dikkatimi çekmeye başladı. Bunlar da dinleme zevkimi biraz daha genişletti. Şimdi müzik zevkim daha da gelişti, çünkü müziğin nasıl oluşturulduğuna ağırlık verdiğim için artık her türlü müziği, iyi aranje edildiği, güzel yazıldığı ve güzel üretildiği zaman zevkle dinlemeye başladım.

 

Daha çok hangi müzikleri dinliyorsunuz?

 

Eskiden sadece rock dinliyordum, yetmişten itibaren caz dinledim ama rockçı olarak tanınıyorum. Çünkü Açık Radyo'da bana verilen program görevi rocktı; o sırada öyle bir boşluk vardı. 70'ten beri caz meraklısıyım... Şu anda da Açık Radyo'da hafta içi her gün saat 17 ile 18 arası caz programı yapıyorum. Hatırlıyorum da, eskiden daha tutucuydum. Mesela kendi bestesi olmayan müzisyenlerin müziklerini dinlemezdim. Latin müziğini, Türk müziğini küçümserdim. Türkiye'den rock dinlemezdim falan filan; ama sonra dediğim gibi genişledikçe müzikte başka şeyler de aramaya ve bulmaya başlayınca, çok çeşitli müzikler dinleyip benim bilmediğim çok da güzel şeyler olduğunu öğrenince, şimdi her türlü müziğin iyisini seviyorum diyebilirim. Biz eskiden hangi müziği dinliyorsunuz diye sorduğumuzda "her türlü müziği severim ben" diyenlere kızardık. "Demek ki hiçbir şeyi sevmiyorsun. Öyle çok genelleşmiş bir zevk, aslında yok demektir. O konuda bir seçimin, zevkin, inceliğin yok" derdik.  Şimdi bu kadar sene müzikle uğraştıktan sonra ben de her türlü müziği sevmeye başladım ama bambaşka sebeplerle, ne sevdiğimi bilmediğimden değil, hepsinde çok iyi şeyler olabileceğini bildiğimden…

 

Sanki müzikte bir yozlaşmaya gidiliyor gibi görünüyor. Bir bilen olarak siz ne düşünüyorsunuz bu konuda

 

Bence iki türlü yozlaşma var: Bir, müziğin çok basit olması ki o da insanların aradığı bir şey. Ben melodi seviyorum fakat melodi de çok basit bir şekilde çalınabilir. Melodi, müziğin insanın aklında kalmasını sözlerle birlikte söyleyebilmenizi sağlar. Yozlaşmayı basit müzik olarak gördüğünüz zaman ona karşıyım. Ancak ticarî müzik olarak gördüğünüz zaman sizinle yüzde yüz beraberim. Bazı müzikler var elektronik ağırlıklı belki 4 sene evvel dinlediğimde "bu müzik mi yani, müzisyen olmadan müzik nasıl yapılır" gibi elimle ittiğim şeylerde şimdi kendine göre başka derinlikler bulabiliyorum. Yani yozlaşmayı tarif etmek lazım. Piyasadaki bu ticari pop olayını sevmiyorum. Basit de olabiliyor, çok iyi prodüksiyon da olabiliyor. O zaman takdir ediyorum "ne kadar güzel çalışmışlar" diye; ama hiç bir şey vermiyor o ayrı. Eskiden yozlaşma olarak gördüğüm elektronik müziği şimdi müziğin boyutlarına yeni bir ek olarak görüyorum. Hâlâ bazı ön yargılarımı yenmiş değilim: Meselâ tek başına bilgisayarda yapılmışsa, ham, saf elektronik müziği hâlâ sevemiyorum. Ama bazı akustik enstrümanların baterinin, basın, zaman zaman giren bir saksafonun altında elektronik bir iskelet olması beni hiç rahatsız etmiyor hatta takdir etmeye başladım. Artık müzikle ilgili yargı yapmamaya çalışıyorum çünkü kendi eski yargım bile zaman içinde değişebiliyor.

 

Sanatın akışı toplumların bir noktadan başka bir noktaya geçişi esnasında dünün insanının yarına bir şeyler bırakma çabasıymış gibi görünüyor. Böyle bir etkileşim içerisinde sizce müziğin yeri nedir ve müzik insanların hayatında nasıl bir etkileşim yaratıyor?

 

Benim hippilik döneminden beri bir inancım var – gerçi o inanç biraz zayıfladı fakat ölmedi. Hâlâ, müziği seven insan nispeten iyi insandır diye düşünüyorum ve yanılmıyorum. Tabiî ki bu kesin bir kural değil ama müziği çok sevip de benim sevmediğim insana rastlamadım. İnsan hayatında müzik olmalı. Dünden yarına mesaj kadar iddialı bakamıyorum ama kendimden çıkamasa bile sanatın duygulardan çıktığının farkındayım. Çünkü o duygu çarpıyor ve hissediliyor. Zaman zaman çok güzel bir müzik benim gözlerimi yaşartır. Müzik, resim, fotoğraf hatta heykel gibi sanat alanlarında insanın kendi içindeki olumlu veya olumsuz dalgalanmaları bir şekilde diğer insanların sevebileceği şekilde belli kanallara aktarabilmesi çok güzel. Aktarmak bir kere büyük bir yetenek, büyük bir rahatlama bence. Sanatı başkasından alıp çoğaltmaya çalışıyor ama kendim üretemiyorum. Bu da bende her zaman bir eziklik yaratmıştır. Çok isterdim resim yapabilmek veya müzik yazabilmek ama yapamadım. Ancak, insanların ruhundan çıkan sanatın hiç olmazsa kapsama alanının genişlemesi için elimden geleni yapıyorum; bunu yapmanın iç huzuru var.

 

Sizce sanat nedir ne için yapılır, sanatçı yaptığı şeyin kitleleri etkilemesine aldırmalı mı aldırmamalı mı?

 

O kararı vermek zor ama herhalde toplumu olumlu şekilde etkilemeye çalışan ve bunu becerebilen sanatçıyı öbürüne milyar kere fazla tercih ediyorum. Sadece sanat için sanat değil; bence sanat insanlığı hiç olmazsa ruhen, bir iki adım daha yukarı götürebilmeli. Sanatı yaparken ve üretirken onun da bilincinde olmak sanata bir boyut daha katıyor ki o boyut vazgeçilmez boyut. Özellikle günümüz dünyasında insanlığın gittiği kötü yolda sanatçıların güzelliği bulmaları, yanlış yolda olduğumuzu söylemeleri lâzım ... başka çare yok.

 

Ama sanki şu anda bunları söyleyen yok gibi geliyor bana…

 

Çok var aslında. Plastik sanatları o kadar tanımıyorum ama belirli bir dünya görüşü olan birçok müzisyen var… Müzik, o dünya görüşüne sahip insan tarafından yapıldığı zaman, müzik önceliği olmayan insan da onu dinliyor çünkü paralel hissediyor ve dolayısıyla o görüşte ilerleyebiliyor. Diğer sanatların yanında müziğin de dünyamızı daha ileriye götürme yolunda önemli faydası var. Müzisyenlerin toplumun sorunlarını, yanlışlarını hissediyor olmaları lâzım ki o müzik bizi salt kulak zevkinden duyguya doğru götürebilsin diye düşünüyorum. Romantik olabilir ama buna inanıyorum.

 

İnsanlığın gittiği yol dediniz az önce bu konuyla bağlantılı bir soru sormak istiyorum. Toplumsal sorumluluk ve insanlığa yardımcı olabilmek amacıyla kurulan bir takım vakıf ve derneklerin zaman içerisinde kuruluş amaçlarının uzağına düşmesinin sebebi sizce nedir?

 

Bence bu insanların egolarından kaynaklanıyor. Çünkü bir dernek kuruluyor başlangıçta ulvî ve kutsal bir amaç için toplanıyorsunuz. Örgütlenme esnasında egolar devreye giriyor ve güç düşkünlüğü maalesef sizde de, bende de herkeste var. Bunu yenebilmek lâzım bunu yenemedikçe olay kendi amacından ayrılmaya başlıyor. Çünkü güç kavgası başlayınca samimiyetle başlanan o iş farklı bir noktaya geliyor. Bu benim hissim. Zaten biz bunu yenmedikçe adam olamayacağız. Çok zor bu bilinci devam ettirebilmek ve güç kavgasının olmadığı kurumlar oluşturmak. Açık Radyo öyle mesela tek başına kalanların birleştiği bir yer, belki Zeck de öyle olacak. Açık Radyo'ya bir gelseniz bunu hissedeceksiniz, çaycısından genel yayın yönetmenine kadar bir aile gibi. Herkes birbirini dinliyor, herkes birbirinin fikrine saygı gösteriyor. Hayatımda ilk defa işe koşarak gidiyorum. Çünkü işe değil bir nevi kurtarılmış bölgeye gidiyorsunuz. Orada insan oluyorsunuz ve hiç kimseden korkmuyorsunuz. Benim bir şeyimde mi gözü var veya bana zarar vermek mi istiyor veya kendiyle ilgili problemi yüzünden radyo mu zarar görecek öyle bir endişe yok. Zeck de öyle yaşasın hep.

 

İş hayatını sevmediğinizi söylediniz. Neden?

 

Ben mecburi bir şekilde iş hayatına atıldım, iş hayatını sevmiyordum çünkü mesleğimi sevmiyordum. Boğaziçi'nde Sosyal Bilimler Bölümü'nde ekonomi okuyordum. Üçüncü yılda bizim Amerikalı ekonomi hocamız gitmek zorunda kaldı ve yerine İstanbul Üniversitesi'nden çok değerli bir profesör geldi. Biraz da onun, azınlık olduğumdan makro-ekonomi alanında iş bulmakta zorlanabileceğimi belirtmesi ve yönlendirmesi ile son 3 sömestr daha fazla ders alarak İş İdaresi'nden mezun oldum ve iş hayatına atıldım. Çıkar çıkmaz hemen iş buldum. Çok kısa zamanda kızımın doğmasıyla paralel bir zamanda birden bire genç yaşta genel müdür oldum; işimde de ilerledim. Fakat istemeyerek, sevmeyerek çalıştım… Hatırlıyorum "işimi sevmiyorum, ticaret yapmayı sevmiyorum -hippilik de var ya- böyle bir şey bana yakışmıyor" diye düşünüp için için kendime soruyordum "sevdiğim bir şey varsa neydi?" diye. Emekli olduktan sonra da bu sorular zaman zaman aklıma geliyordu, düşününce anladım ki gücü seviyormuşum, o genel müdürlüğü seviyormuşum. Tamam, kendi sermayem değil ama başkasının sermayesini büyütmek için elimden geleni yaptım ve başardım. Çok farklı yöntemlerle yönettim şirketlerimi ve onların bir kaçında efsane oldum ama o farklı yöntemleri uygulamak bile güç isteyen bir şey. O güç olmasa, işin tepesinde olmasam o farklı yöntemleri bana kimse uygulatmazdı. O gücü sevdiğimi, o gücü iyi bir şey için de kullanabileceğimi gördüm. Onun için bunu yenmemiz zor; yani ben bile o zamanlar gücü sevmişsem… İyi kullanmak da tabiî bir yerde sübjektif bir şey. İyi kullandığını zannedersin ama iyi kullanmamış da olabilirsin. Kimin iyiliğine? Çalışanın mı, senden mal alan müşterinin mi, sana mal satan adamın mı, sermayenin mi iyiliğine? Kendi sübjektif ölçütlerim içinde yapabildiğime inanıyorum ama bu kendimi mutlu etmek için yarattığım bir hayal de olabilir. Aslında gücü doğru kullanmak hepsinin birden iyiliğine yapabilmek en güzeli. Yapabildiysem ne mutlu bana.

 

Kimin iyiliğine sorusu ile çok önemli bir noktaya dikkat çekiyor Jak Kohen. Bunlar insanın kendi içinde derinlerde kolayca dillendiremeyeceği şeyler. İnsanlar gücün nereye doğru kullanıldığını tam olarak düşünüp değerlendirebilse belki de dünya bu noktada olmayacaktı. Bizlerle yaptığı sıcak ve samimi sohbeti için Jak Kohen'e tekrar teşekkür ediyoruz.

 

(Zeck yaşam kültür dergisinin Eylül-Ekim sayısında yayımlanmıştır.)