İstanbul'un Mega Projeleri ve Dünyanın Her Yerinde Yürürlükte Olan Esas Proje

s3_url_text: 
http://ia902606.us.archive.org/6/items/AY20141015/AY20141015.mp3
Arsiv s3 Media: 

İstanbul'un Mega Projeleri ve Dünyanın Her Yerinde Yürürlükte Olan Esas Proje

17 Ekim 2014

 

Açık Yeşil’de bu hafta Kanal İstanbul, Yeni İstanbul, 3. Havalimanı, 3. Köprü projeleri ve bu projelerin İstanbul'a yapacakları ve bu gibi irili ufaklı projelerin tüm dünyada yürürlükte olan şirket kapitalizmi projesi ile ilişkisi hakkında bir program yaptık.

İstanbul'daki mega projeleri bir arada görmek için tıklayın: megaprojeleristanbul.com

İndirmek için: mp3, 28.4 Mb.

15 Ekim 2014 tarihinde Açık Radyo’da yayınlanmıştır.

Açık Yeşil’in  podcast servisine ulaşmak için tıklayın.

 ***

 

Ümit Şahin: Açık Radyo’da Açık Yeşil başlıyor. Önce küçük bir Gezi izlenimiyle başlayayım. Geçen hafta sonu Cumartesi günü Helsinki Yurttaşlar Derneği (HYD)’nin bir etkinliği sayesinde son büyük mega projesi Kanal İstanbul’u yerinde tetkik etme şansım oldu. HYD’nin yaptığı bir proje bu, yerel ve bölgesel demokratik yönetişim projesi ve bu projenin bir parçası olarak özellikle yerel düzeyde kararlara katılım konusunda, demokratik katılım nasıl oluyor, daha doğrusu daha çok nasıl olmuyor konusunda yapılan bir proje. Bu proje kapsamında ilginç ve yaratıcı bir toplantı biçimiyle toplantının yarısını bir otobüs içerisinde yaparak Kanal İstanbul’un planlanan –tabii henüz herhangi bir inşaat falan yok ama- güzergahını güneyden kuzeye doğru kat ettik. Böylece insanın gözünde daha iyi canlanıyor nasıl yapılmak istendiği ve neye benzeyeceği bu projenin. Güzergahı kısaca tarif edeyim, Küçükçekmece gölünü biliyorsunuz, bu gölün hemen kuzey çıkışındaki Sazlıdere’nin biraz daha kuzeyinde de Sazlıdere barajı var. Bu kanal bu üçünü, yani gölü, Sazlıdere’yi ve Sazlıdere barajını içine alıyor, güney kısmı bunlardan oluşuyor. Sazlıdere barajının kuzey çıkışından itibaren ki bu zaten böyle hafif kuzey-güney doğrultusunda bir baraj gölün. Buradan itibaren kazmaya başlıyorsunuz ve Karadeniz kıyısında Terkos gölünün hemen doğusundaki Karaburun’dan da Karadeniz’e açılıyor. Bu Kanal İstanbul’un uzunluğu 42 kilometre olarak planlanıyor. Bu projeye 5,5 milyar Dolar’lık bir bütçe tanımlanmış ve çevresinde de bildiğiniz gibi konut alanları, ticaret alanları vs. var. Sazlıdere barajından itibaren Karadeniz’e kadar olan hattın tamamı tarım alanları. Bu da ilginç bir nokta, İstanbul aslında büyük bir şehir coğrafi olarak, yüz ölçüm olarak ve bu şehrin %20’sinden fazlası tarım alanlarından oluşuyor halen, %40’tan fazlası da ormanlardan oluşuyor bütün yıkıma rağmen. Bu proje son kalan tarım alanlarının önemli bir bölümünü içine alıyor. İnsan orayı gördükten sonra, yani baştan aşağı bu güzergahı kat ettikten sonra bu Kanal İstanbul’un aslında bir kanal projesi olmadığını daha iyi anlıyor çünkü Küçükçekmece gölünün kıyılarından itibaren, TEM civarından itibaren zaten çok sayıda site yapılmış durumda biliyorsunuz. Bu siteleri aslında kuzeye doğru arttırmaktan ve oraya yeni bir şehir kurmaktan bahsediliyor. Bu projenin mütemmim cüz’ü mü denirdi eskiden, tamamlayıcısı da aslında yeni İstanbul projesi. Yeni İstanbul projesi denen şeyin de aslında Kanal İstanbul sayesinde hayata geçirilmesi planlanıyor. Bu da 244 milyon metrekarelik bir alanda yapılacak olan ve iddialara göre 2,5 ila 7,5 milyon arasında insanın yaşayacağı varsayılan yeni bir şehir, ismi şimdilik ‘Yeni İstanbul’. Dolayısıyla aslında özetle şunu söyleyeyim bu Kanal İstanbul denen ve içinden gemilerin geçeceği ve böylece Boğaz’ı rahatlatacağı varsayılan kanalın asıl amacı kanal değil ama çevresine kurulacak olan bu yeni kent olduğu anlaşılıyor. Bu da özellikle şehir plancıları tarafından sürekli söylendiği gibi İstanbul’un meşhur 1/100 bin’lik planının dediğinin tam tersini yapmanın bir yolu oluyor. Çünkü kentin doğu-batı hattında büyümesi gerektiği planın özünü teşkil ederken bu yeni İstanbul kenti tam tersine kuzeye doğru büyüten, hem oradaki su havzalarını ve hem de ormanları yok eden bir şeye dönüşüyor. Bir de tabii bir tamamlayıcısı daha var Kanal İstanbul’un o da hemen kuzey çıkışında yer alan Kanal İstanbul’un hemen doğusuna denk gelen 3. havaalanı. 3. havaalanının bağlantı yolları şu anda bu D-10 denen yol bitmiş durumda zaten, aslında alt yapısı büyük ölçüde kurulmuş ve üzerinde 10 tane köprü olacak, çevresinde 460 tane gökdelen olacağı vs. iddia edilen bu Kanal İstanbul-Yeni İstanbul kompleksi ve 3. havaalanı kompleksi -tabii bir de 3. köprü var- İstanbul’u kuzeye doğru büyütüp bütün kuzey ormanlarının ve su havzalarının da tabii canına okuyacak bir proje olarak bir ‘iç tutarlılık’ gösteriyor diyebiliriz. Teknik olarak yapılabilirliği hala çok tartışmalı bir proje ama ne murat edildiğini en azından ben gördükten sonra kavradığımı söyleyebilirim maalesef.

 

Ömer Madra: Daha büyük bir projenin de, dünya çapında bir projenin buradaki yerel uygulaması gözüyle bakılabilir. Yani şirket kapitalizmi denen ve bütün hükümetleri de içine alan, hatta yalnız yürütme değil yargı organlarını da teslim alan ve yasama da tabii, çok büyük bir şirket kapitalizmi projesinin bir parçası olarak bakmakta yarar var. Zaten çok önemli bir şey bu çünkü New York’taki bu büyük halkların iklim yürüyüşünden hemen önce, bir gün önce gazeteci, yazar, düşünür ve aktivist Chris Hedges’le bir kilisede –işin ilginç tarafı!- yaptığımız bir söyleşide (http://acikradyo.com.tr/arsiv-link?_mv=a&aid=33238&cat=100) tam da bundan bahsediyordu. Önemini bir kez daha anladım ki soru olarak şunu yöneltmiştik kendisine, Truthdig’de son yazılarından birinde şirket kapitalizmiş feda edilmiş bölgelerden bahsediyor, yani eskiden mağduriyet bölgesi denirdi ama daha çok aslında feda edilmiş bölgeler önemli. “Bu feda edilmiş bölgelerde tam ve rakipsiz bir hakimiyet kurmuş durumda, politikacılar, hakimler, basın, hatta eğitim kurumları bile şirket iktidarının diktası karşısında diz çöküyor ve bu feda edilmiş bölgelerdeki aktivistler de Amerikalıların henüz daha tam kavramadıkları bir şeyi öğrendiler” diyor “şirketler kar uğruna yeryüzünü de, yeryüzünün bütün sakinlerini de zehirlemeyi kabul ediyor. Bunda hiçbir sınır tanımıyorlar” demiştim ‘Yıkım Günleri, İsyan Günleri’ adlı kitaptan yaptığımız bir alıntı, kitabı hazırlarken Amerika’daki bu feda edilmiş denen bölgeleri, batı Virginia’nın güneyindeki kömür madenlerinin bulunduğu mesela Apalaça dağlarına gittik, burada da ‘dağ tepelerinin kaldırılması’ denen bir yöntemle fiilen dağların tepelerini uçuruyorlar, kellelerini kesiyorlar yani. Eskiden maden işçilerinin toprağı kazarak ulaşmaya çalıştıkları kömür damarlarını bulmak için dağları yok ediyorlar artık!” diyor. “Suları zehirliyorlar, havayı zehirliyorlar, toprağı zehirliyorlar ve geriye tarumar olmuş bir alan bırakıyorlar; toksik bir bulamaç ve ağır metallerle dolu milyonlarca galonluk devasa birikintiler de buna dahil.” Oradan ‘fraking’e geçiyor, “daha önce var olmayan, üstelik işe yaramayan ve çevreye müthiş zarar veren bir yöntemle kumdaki katranlı petrolü çıkartıyorlar ve arkalarında zehirlenmiş deniz canlıları, zehirlenmiş topraklar bırakıyorlar. Yani bu ortaya salınan gücün ne olduğunu anlamamız lazım” diyor. Chris Hedges Karl Marx’a bir atıfta bulunuyor ve diyor ki “dizginsiz ve düzenlemeden yoksun bir kapitalizmin devrimci güç olduğunu, kendilerine koyduğu hiçbir sınır tanımadığını yazmıştı Marx, kapitalizm her şeyi metalaştıracaktır, insanlar meta haline gelir doğal dünyada, sonra da bunları tüketene kadar ya da topyekün çökünceye kadar sömürür. Şimdi bu güçler esas olarak zincirlerinden boşandı her yerde, Türkiye’de de. Demek istediğim şu, bu güçler ekonomimizin kontrolünü ele geçirdi ve politik sistemimizin kontrolünü tümüyle ele geçirdi.”

 

ÜŞ: Hatta hükümetin ta kendisi oldular belki!

 

ÖM: Evet aynen öyle. “‘Ekonomik rasyonellik’ diye adlandırdıkları şeyin kemer sıkma dayatmalarının bize hükmetmesine yani hem insanların hem de gezegenin metalaştırılmasının denetlenmesine izin veremeyiz. Buna izin verirsek o zaman geleneksel iktidar mekanizmaları içinde hiçbir güç eline geçemez, yani gezegen açısından toplu intiharın önüne geçemeyiz” diyor. Mesela kuzey kutbunda denizin buzlarının nasıl eridiği, kaç defa konuştuğumuz bir şeyi anlatıyor Hedges. “Buzulların %40’ı gitti, Shell de bunu bir iş fırsatı olarak görüyor hükümetlerle birlikte”. Hedges söylemedi ama bildiğimiz olan en çok kavga ettikleri şey Rusya’ya ambargo uyguluyoruz Ukrayna dolayısıyla bütün dünya ama Shell’le Gazprom –Rusların en büyük şirketi- birlikte kuzey denizinin altında petrol arıyorlar, hiçbir engel yok buna. Bir yerde düşman bir yerde kardeş! “Biz burada gezegenin ölüm çığlıklarından söz ediyoruz, onlar orada yarım milyar dolarlık petrol kuyuları açmakla meşguller ve bunu sonuna kadar yapacaklar” diyor. Kendileri de sonunda yok olsa da buna gözlerini kapayarak yapacaklar. Yani büyük kavga budur” diyor.

 

ÜŞ: İşin İstanbul’la ilgili ayağında da tam benzer bir durum var, örneğin bizim için şu anda 14-15 milyon olan İstanbul’un nüfusunun 25 milyon’a çıkması bu kadar kısa bir sürede İstanbul’da yaşayan bizler için bir kabus senaryosu gibi, hem trafik açısından, hem doğal kaynaklar açısından, vs. Fakat bu tam bir fırsat olarak görülüyor ve İstanbul’un hemen yanı başına, aslında içine 7,5 milyon’luk yeni bir kent kurmayı ve odaya yüzlerce gökdelen dikmeyi, orada güya kendi içinde bir kent oluşturmayı. Ama böyle bir şey mümkün değil İstanbul gibi bir çekim merkezinin yanı başında böyle bağımsız bir kent olması mümkün değil. Zaten aynı kaynakları kullanacak bir yerden bahsediyoruz her şeyden önce. Tam işte felaketten sebeplenmenin bir örneği olarak görülebilir burada. Bu arada şunu ekleyeyim, bu mega proje denen şey üzerine zaten HYD’nin çalışması da onunla ilgiliydi, Kanal İstanbul bunun bir örneğiydi. İstanbul’da 100’e yakın irili ufaklı mega proje olduğu söyleniyor ve bununla ilgili İstanbul Serbest Mimarlar Derneği tarafından açılan bir web sitesi. Herkese oraya girip onu incelemesini öneririm, çok güzel tasarlanmış ve mevcut bütün bu projelerin girdisini, çıktısını, ne durumda olduklarını görebileceğiniz megaprojeleristanbul.com adresi.

 

ÖM: Evet bundan bahsetmiştik, çok ilginç.

 

ÜŞ: Bu adrese girip 3. havaalanından Riva kanalına kadar, biliyorsunuz bir de Kanal Riva diye bir şey var Ömerli barajıyla Riva arasında. Rekreasyon amaçlı bir şey galiba ama tabii benzer ekolojik sorunlara yol açacak bir şey. Çamlıca caminden tutun da Tarabya’daki yat limanına kadar falan böyle irili ufaklı tamamen tepeden empoze edilmiş, hiçbir demokratik katılımla alakası olmayan projelerin bir araya getirildiği bir yer. Burada hatırladıkları notlarda bir de formül veriyorlar, o da çok hoşuma gitti, Machiavelyen formülmüş bu mega proje formülü, az gösterilen masraflar artı fazla gösterilen gelirler artı az gösterilen çevresel etki artı fazla gösterilen ekonomik kalkınma etkisi eşittir mega proje deniyor. Bütünüyle de söylenen özellikle Kanal İstanbul’la ilgili tanıtım filmlerine bakarsanız bu 2011’de Erdoğan tarafından duyurulduğunda, orada bir kez daha seyretme şansımız oldu, tam bir lunapark projesi çiziyorlar, çizdikleri projenin ne kent estetiğiyle mantığıyla falan alakası yok. Birbirine tarif ediyor sanki, her ülkenin birer binası olacak falan gibi saçma sapan şeyler.

 

ÖM: ‘Lunapark’ aslıda ‘ay’dan geliyor ama lunatik kavramıyla da tamamiyle, yani delilik, manyaklık parkı aslında. Yalnızca İslami eğilimleri olan Erdoğan ve AKP gibi yerlerde değil aynı zamanda Nikaragua’da devrim yaptığını söyleyen ve yeniden iktidara gelen mesela Daniel Ortega’nın hükümeti de Nikaragua kanalı yapıyor ve 40 küsur milyar Dolar’lık bir şey, ikinci bir Panama kanalı yapıyor.

 

ÜŞ: Panama da ikinci bir kanal yapmak istiyormuş bu arada.

 

ÖM: Eminim bütün dünyayı bir lunapark’a getirme durumu var. Bunun sağı, solu, islamisi filan da olmuyor. Daniel Ortega işte.

 

ÜŞ: Küresel kapitalizm denen şey de bu.

 

ÖM: Bununla ilgili herhalde daha üzerinde durabiliriz, konuşabiliriz.

 

ÜŞ: Az önce konuştuğumuz bir mevzuu George Monbiot geçen ay Guardian’daki yazısında ele almış. Biraz ondan da bahsedelim, yazının başlığı ‘İklimdeki Erimeyi Durdurmanın Yolu Ozon Tabakasını Kurtaran Cesaretten Geçer’. Yazının başında bir filmden bir sahne anlatıyor, The Magnificent Seven Deadly Sins diye bir İngiliz komedi filmi.

 

ÖM: Spike Milligan’ın filmi değil mi?

 

ÜŞ: Evet. O filmden bir sahne aktarıyor, orada bir çiftliğin kapısını açmaya çalışan bir Sloth karakteri var, kapıyı açmaya çalışıyor ama elleri cebinde ve ellerini de cebinden çıkartmak istemiyor. O şekilde kapıyı açmaya çalışıyor ama ellerini cebinden çıkartsa mandalı kaldırıp kapıyı açacak fakat elini cebinden çıkartmadığı kapıya yükleniyor, altından geçmeğe çalışıyor, üstünden atlamağa çalışıyor, yapmadığı kalmıyor, bu arada kendini çok ciddi biçimde yaralıyor falan ama açamıyor. Bunu George Monbiot tam da iklim değişikliğiyle ilgili dünya ülkelerinin hükümetlerinin yaptığı şey olarak gösteriyor. Yani elini cebinden çıkartıp mandalı kaldırsa kapıyı açacak ve bu krizi çözecek, ne yapılması gerektiği çok belli fakat hiç böyle bir niyeti yok hükümetlerin. “Yapması gereken tek şey var çünkü hükümet etmek, bir hükümetin asıl yapabileceği şeyi yapmak istemiyor” diyor.

 

ÖM: Kamu yararına bir iş yapmak.

 

ÜŞ: Mevzuat ya da bir kanun çıkartmak ve bunu uygulamak. Bu da şudur, ne yapılması gerektiği çok belli, yeni fosil yakıt kaynaklarının çıkarılmasını engellemektir. Bunun için bir yasal düzenleme yapılabilse dünya çapında, bu işi çözmenin çok kolay olduğunu aslında herkes biliyor. Bunun bir örneği de ozon tabakası meselesinde yaşandı, 1986’daki Montreal protokolüyle ozon tabakasını incelten gazların üretimi yasaklanmıştı. Son yapılan BM’nin açıklamasına göre geçen senelerde benzer bir çalışmayı Açık Yeşil’de konuştuğumuzu hatırlıyorum, gerçekten ozon tabakasının kendini onardığı gösterilmiş tekrar. Eğer bu hızla giderse 2040 civarında ozon tabakası eski haline geliyor. Bu da tamamen bu maddelerin yasaklanması ve bu yasaklama da uluslar arası anlaşmayla olmuştu. “Bunun mümkün olduğunu gösterdi dünya fakat onun neden şimdi tekrarlanamadığını tam da bu kuralsızlaşma denen ya da neo liberalizm denen şeyin ne hale geldiğiyle ilgili. Çünkü bu Montreal protokolünün yapıldığı ozon tabakası meselesinin yaşandığı dönemin 1980’lerin ilk yarısıydı ve daha başlamıştı ama bu kadar yerleşmemişti bu neo liberal düzen, o zaman Margaret Tatcher bile bugünkü serbest piyasa savunucularının söylediği lafları hayalinden geçiremezdi, yani hiçbir regülasyonun olmadığı, devletlerin hiçbir şeye karışmadığı bir sistemi. Dolayısıyla bu Montreal protokolünün en büyük savunucusu da Tatcher’dı o zaman. Onun sayesinde biraz da yürürlüğe girdi ve başarılı oldu. Şimdi düşünüyorum da eğer ozon tabakası meselesi bugün yaşansaydı acaba bu önlem alınabilir miydi? Büyük ihtimalle bütün iplerin şirketlerin eline bırakıldığı bu düzende böyle bir şansınız olmayacaktı.” diyor. Tabii bu kloro floro karbonlar gibi ozan tabakasını incelten gazlarla karbon dioksit birbiriyle çok kıyaslanabilecek şeyler değilmiş gibi görünse de, çünkü bir tanesi bütün bir sistemin yan ürünü karbon dioksit ama öte yandan yapılması gereken şeyin uygulama biçimi uluslar arası yükümlülük denen şey aşağı yukarı aynı şey. Dolayısıyla bunu yapmaktan başka bir çarenin olmadığını söylüyor. Buna da ‘market fundamentalism’ demiş.

 

ÖM: Piyasa köktenciliği. Aynı şeyleri hem Chris Hedges’le yaptığımız biraz önce sözünü ettiğim mülakatta net olarak söylediği yani bütünüyle sistemi teslim alan yeni bir neo liberal düzen var, artık hiçbir açık kapı bırakmıyor. Yani hiçbir şey yapılamaz hale getirdiler, bu naftalarla, deregüle edilmiş sermayelerle büyüme adı altında. Bir de şu var, mesela Naomi Klein de son kitabında ‘Bu Her Şeyi Değiştirir Kapitalizmin İklimle Savaşı’ alt başlıklı kitabında net olarak anlatıyor. Mesela Danimarka’da ve Almanya’da gayet ilginç uygulamaları var kısmen, bu yenilenebilir enerji, güneş enerjisi ya da rüzgar gülleriyle yapılan ama kamuyu da işin içine katarak tabii yerel halka da bunun geri dönüşü oluyor bu sistemlerin, yani elektrik satabiliyorsun şebekeye ürettin belediyeler ya da kömünler, cemaatler ne dersek onun adına, ama bu aynı şeyi söylüyor aşağı yukarı Klein de, “bu yeni düzenlemelerden yapılamıyor” diyor. 1980 öncesi uygulamalarda müthiş başarılı oluyor Danimarka’da mesela ya da Almanya’da da halkla beraber yapıldığı için bu uygulamaların dışında. Şimdi bunları da yok etmeye yönelik bir taarruzla karşı karşıyayız diye.

 

ÜŞ: Paris sürecinde de mesela şu anda biliyorsunuz gelecek sene Paris’te yapılacak olan iklim zirvesi yeni rejimi ortaya koyacak. Biraz takip etmeğe çalışıyorum şu anda neler konuşuluyor, nasıl bir anlaşma çıkacak diye. Zaten geçen New York’taki liderler zirvesinde de izledik, gerçekten de Monbiot’nun da söylediği gibi tek konuşulmayan şey bu sera gazı salımını durdurmaya yönelik nasıl bir regülasyon yapılacağı. Yani herhangi bir yükümlülük, gerçek anlamda bağlayıcı yükümlülük falan asla konuşulmuyor.

 

ÖM: Bir tane bildiğimiz şey var kirleten öder prensibi.

 

ÜŞ: Onun da ötesinde şunu diyorlar, tek söyledikleri ülkelerin iyi niyetleri, devletlerin hükümetlerin iyi niyetleri, yani Ban-ke Moon da biliyorsunuz o iyi niyeti harekete geçirmek için güya çağırmıştı liderleri. Yani gidecekler ve “ben şöyle bir söz veriyorum, şöyle bir taahhütte bulunuyorum” diyecek. Fakat yapmazsan ne olacak? Mesela diyelim ki büyük bir taahhütte bulundun ama “kusura bakmayın olmadı, yapamadık” deyince hiçbir şey yok, BM’nin hiçbir yaptırım gücü, vs. yok ve tamamen şu anda bütün tartışma yeni piyasa mekanizmaları adı verilen bir tartışmaya döndürülmüş durumda. Nasıl olur da yeni bir takım piyasa mekanizmaları yaratıp bu emisyon ticareti gibi hiçbir böyle yaptırım vs. olmadan, fosil yakıtlara falan dokunmadan sera gazını azaltırız diye cambazlık yapmaya çalışıyorlar. Tam da Monbiot’nun bahsettiği bu filmdeki karakter gibi, yani elini cebinden çıkartmadan acaba kapının üstünden atlayabilir miyim, ya da alttan geçebilir miyim? Sistem böyle uğraşıp duruyor ama yapması gerekeni aklına bile getirmiyor.

 

ÖM: Ama bu Paris süreci çok önemli, bunu konuşmaya devam edeceğiz. Monbiot’nun 2 Ekim tarihli ‘İnsan Beynindeki Arıza’ başlıklı yazısında “WWF’nin verdiği raporda %50’si omurgalı hayvanların, yani memelilerin, kuşların, sürüngenlerin, amfibilerin ve balıkların son 40 yılda gitmesi ve bunu da böyle sağlıklı bir sosyal ve ekonomik sistemimizin olduğunu düşünmek. Bunun kadar büyük bir manyaklı olabilir mi? Kim buna ilerleme diyebilir?” diye sorduğu bir şey vardı. Bunları konuşmaya devam edeceğiz.

 

ÜŞ: Evet gelecek hafta görüşmek üzere hoşçakalın.

 

ÖM: Hoşçakalın.