Harem sansürü - 'Mentalitenin deşilmesi gerekiyor'

Harem sansürü - 'Mentalitenin deşilmesi gerekiyor'

23 Temmuz 2002

Güleryüz'ün eserinden detay

Eşber Güvenç: Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği (UPSD) Sanat Merkezi’nde düzenlenen (20 Temmuz’da sona erdi) “Harem” sergisiyle ilgili olarak, dernek başkanı ve sergide eseri bulunan sanatçılardan Mehmet Güleryüz’le birlikteyiz.

Sergideki diğer sanatçılar İsmet Doğan, Mustafa Horasan, Temur Köran, Yavuz Tanyeli. Kendilerine yaz dolayısıyla; sizi yakaladık... İsterseniz isim üzerinde duralım. Herhalde çok ilgi çekiyordur. Özellikle Batılıların. Nedir harem?

Mehmet Güleryüz: Vallahi harem Batılıları çektiği kadar Doğuluları da her dönem ilgilendirmiş. Herkes, muktedir olsun olmasın, -daha çok erkekler tabii- bir haremi olsun diye tahayyül etmiş, belki kendi imkanlarıyla oluşturmaya

çalışmıştır. Tabii iktidarla ilgili direkt olarak, bir şeyin çoğuna sahip olmak başlı başına bir gösterge. Bir kadına sahip olmak bizatihi güç meselesiyken birden fazlasına sahip olmak daha büyük bir erk. Bir Osmanlı sultanının imkanları veya bir Doğulu tiranın imkanları; Çin’de de var biliyorsunuz. Ama bir anlamda da harem mahremiyet demek. Bir kapalılık, bir özel alan anlamı var. Evlerde konaklarda haremlik selamlık denildiğinde işte yirmi tane kadının olduğu yer değil, ailenin olduğu yer anlamında. Selamlık da erkeklerin misafirlerini kabul ettikleri alan, tabii orada da kadınlara yer yok.

Sergideki tabii bizim bildiğimiz Osmanlı sarayının haremine bir atıf. Son zamanlarda çıkan bir çok yayında, kitapta harem konusu en fazla ilgiyi çeken konulardan birisi. Batılılar da epey bir meraklısı, alıcısı olduğu için çalakalem bilgilerle aslında çok da doğru olmayan şeyler yazıyorlar. Ama bildiğimiz bazı şeyler var. Bir dostum Topkapı Sarayı müdürü iken gezdiğimizde bize haremin çok ilginç yerlerini gösterdi. Mesela harem zindanlarını gösterdi. Orada duvarlarda çeşitli nedenlerle hapsedilmiş halayıkların kazıdıkları yazılar var. Mesela birisi yazmış, “Beni bir ayna çaldım diye buraya koydular ama suçsuzum.” Çok acıklı şeyler vardı böyle. Kasvetli bir yer tabii, kimse kendi arzusuyla oraya getirilmiş değil. Orada çok ciddi bir disiplinden geçiriliyorlar. Yine de o karanlığa rağmen bir umut ışığı var. Padişahın lütfuna mazhar olursa ve bir çocuk da söz konusu olursa valide sultanlığa yükselmek de var işin ucunda.

EG: İnsanlık anlayışına pek de uymayan şeyler ..

MG: Her kadın düşünmüş müdür, haremde olsam ne yapardım diye? Veya erkekler düşünür mü? İkisi de günümüzün ümit ederim olmazları içindedir. Tek eşlilik esas değil mi efendim?

(Kahkahalar)

EG: Bir de altından kalkmak meselesi var ..

MG: Yani bir sürü zengin adamımız var. Güç tutkusu insanlara böyle bir şey yaptırabilir. Sergiye gelince... Moda olan oryantalistlerin üzerinde durduğu, çokça erotik yanı olan; öyle çağrışımları olan bu konu, sanatçıların imajiner dünyalarını gıcıklayan bir konu olmuş her zaman. Son zamanlarda oryantalizm üzerine bir kitap çıktı, zannediyorum küratör de buna dayanarak harem konusunu önerdi. Fakat biraz netameli bir konu oldu ve netameli bir konu olmayı sürdürdüğünü anladık. Harem görevlilerinin seçilmesi, harem ağalarının seçilmesi, onların hadım edilmeleri acıklı konular, farklı bir boyutu işin. Bunu konu edinen bir sanatçı davetli olduğu halde bu sergiye, yaptığı resimler genellikle provokatif ve cinselliği içeren resimler.

İş Sanat’ta harem fiyaskosu

EG: Bu da biliniyor.

MG: Tabii. Özellikle bunu yapıyor değil. Ama yapabilir, hele ki haremle ilgili bir sergide bunların olması gayet normal. Muhakkak bir cinsellik teması olacaktır bunun içinde. Resimlerin toplanması sırasında söz konusu resmin –bizi de bilgilendirdiler- küratörün serginin yapılacağı alan olarak belirlediği salonların sahibi İş Bankası’nın yetkililerince sakıncalı görülmesi... Harem gerçeğinin dışında bir yaklaşım. Şimdi harem gerçeği nedir? Bunun içine ne girer, ne dışında kalır? Bunu kim tayin edecek? Bunlar ayrı şeyler.

Kurum etiğine aykırı bulunduğu için reddedildiği söyleniyor ressama. Bunu öğrenince kendi resmimi vermekten son anda

Temür Köran, akrilik ve yağlıboya

vazgeçtim.  Böyle bir sansür uygulamasını protesto etmek için. Sırasıyla sanatçıların bazıları aynı şekilde davrandı. Bunun üzerine basında yazılar çıktı. Bize de fikrimizi sordular. Buna rağmen küratörden açıklayıcı, meseleyi daha netleştiren bir yaklaşım oluşmadı. Ve geçen süreç içinde de artık gerçekleşemeyeceği düşünüldü. Evvela on kişilik bir grup tarafından oluşturulacağı ilan edildiği halde orada da çözülmeler olunca orada kaldı. Sergi kalınca da, Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği başkanıyım aynı zamanda, sergiyi bu yıl açtığımız kendi sanat merkezimizin sergi alanlarında oluşturma düşüncesini yönetim kurulunda tartıştık ve kabul olundu. Ve hemen yaz girmeden sergilemeyi düşündük, davetiye çıkardık. Sadece beş sanatçı bu sergiye katıldı, diğerleri gerekçe de göstermeksizin katılmayı reddettiler. Küratörü de bilgi vermek için aradığımda o da dedi ki, “işte bu sergi fikri bana aittir, siz böyle bir sergi yapma hakkına sahip değilsiniz, başkasının yaptığı sergiye atlamayın...” Olay tabii başkasının oluşturduğu bir sergiyi sahiplenmek değildi. Üzerinde tartışılan ve bir noktada da sahipsiz kalan, reddedilen bir sanat yapıtının etrafında onu, tartışmaya yönelik tavır takınan diğer sanatçıların çekilmesiyle ortaya çıkan durumu bir sergiyle göstermek... Bunlar tartışılmazsa... 2002’deyiz; medeniyetlerin yaşadığı en son gündeyiz.

Koskoca bir ülkede, metropolde, çok yüksek sanatı değerlendirmek, onun yanında olmak isteyen bir kurumun sansürü söz konusu. Hadisenin daha da üzücü yanı, kimin reddettiği belli değil. Kimse üstüne almıyor, yöneticiler “Biz değiliz” diyor. Yazılı başvurduğunda cevap alamıyor sanatçı. Bu klasik bir tavır ülkemizde. Ben bunu bir medeni cesaret eksikliği olarak görüyorum veyahut da çok ciddi bir hukuk taktiği olarak alıyorum. Sanatçıların üzerinde kalıyor hala sansürle uğraşmak. Basının büyük kısmında da ciddiye alınmadı olay. Unutulup gidecek... Böyle de oluyor genelde. Ama şöyle bir şey de var, bütün bu şık ve ileri tavırlar, kurumların sanatın destekçisi olması gibi tavırların altındaki mentalitenin zannederim biraz deşilmesi gerekiyor. Bizim bünyemizde hala sansür bir anlamda bilmedikleri ama korktukları bir alanda, sanat alanında gücün arkasına sığınmakla yapılabilir sanılıyor. Oysa bazı şeylerin ne zaman zararlı olduğuna dair kararları verecek bir merci yok artık. Günümüzün iki yüzlü medyasında en olmadık provokatif açık saçıklık sıradan bir şey oldu. Bunun yanında bir sanat yapıtındaki bir organın gözükmesi hala bir korku unsuruysa... Aslında amaç ne olduğu da değil, ona dayanarak erk göstermek. Bu yüzden de “sanatın yanındayız” demek aslında “sanatın üzerindeyiz” anlamına geliyor.

Bu yüzden bizim derneğimizin salonları, sanatçının gerçekten sahip olduğu bir alandır. Bütün salonlar, bütün sergi alanları bütün sahneler sanatçının sahibi olduğu noktaya getirilmeli. Sanatçının beyninden görmeli o alanları insanlar. Burada cinsellik şu bu artık sıradan şeylerdir.

"Kimler, nelere sıvanıyor...”

EG: Evet. Biz de bu olayların yaşandığı günlerde (yaklaşık iki ay kadar önce) küratörle sıcağı sıcağına görüşmek istemiştik ama kendisi kabul etmemişti. Ayrıca yine o günlerde sergiyi gezecek yüz kişinin, bin kişinin korunması ertesi günün bütün gazetelerinde çıktı.

Mustafa Horasan'ın İş Sanat'ta sergilenemeyen eseri, "Bir Hadımağasının Hazin Sonu"

MG: Evet. Böyle komiklikler oluyor. Çok sıradan yaklaşımlar var. Sanatçının bunu kendi reklamı için yaptığı filan söylendi. Tartışma konusu bile olmayacak kadar mesnetsiz şeyler bunlar. Ama ben küratöre (Kıymet Giray) serginin katalogunu basarken söyledim ki, bu sergi sizin olmaktan çıktı. Davet ettiğiniz sanatçının yanında dursaydınız, o zaman yapıtın koruyucusu da siz olurdunuz. Bu olmadığına göre bunu biz sergileyebiliriz. Buna rağmen kataloga istediğiniz her şeyi yazabilirsiniz, ne yazarsanız yazın bunu basacağız. O, “Ben kendi düzenlemediğim serginin kataloguna yazı yazmam” dedi. Şimdi bütün bunlar aslında üzerinde durulmasını istediğimiz şeyler.
Kimler, aslında nelere sıvanıyorlar, ne tür rollere sahip olmak istiyorlar... Küratör olmak, çok ciddi bir nokta. Bir anlamda sanatçıların düşüncelerinin yanında onları daha ileri taşıyacak, onlara farklı öneriler getiren, farklı sanatların birlikteliğinden açılımlar yaratan, beklenilmeyen sonuçları almayı tasarlayan kişidir. Bir sanatçı kadar önemli işlevde. Bunun sorumluluklarını da beraberinde düşünmesi gerek. Maalesef böyle bir noktada değiliz.

EG: Katalogunuzda da Levent Çalıkoğlu bu konuya detaylı olarak değiniyor. Daha o günlerde Beral Madra da bu konuya eğilmişti.

MG: Çokça sansür kısa devrelerle tekrar tekrar gündeme geliyor. Ya bir kitap toplatılıyor ya bir film yasaklanıyor. Bundan hala bir şey umuluyor. Resimde sık rastlanan bir şey değil aslında, en son hatırladığım Sayın Kenan Evren, Asya-Avrupa Bienalinde Polonyalı sanatçı Dukowski’nin resminde eşcinsel ilişki gibi bir şey görmüştü ve “Nedir bu? İndirin!” dediğinde devrin Kültür Bakanı Taşçıoğlu tarafından resmin yaka paça duvardan indirilmesi olay olmuştu. O zaman da ben çıkardığım dergide bunu protesto etmiştim, Cumhuriyet’te de tartışılmıştı. Kaç yıl geçti aradan...

EG: Hep sergiden bahsettik. Dilerseniz biraz da UPSD hakkında konuşalım. Yeni bir dernek, değil mi?

Eylül’de seramik sergisi

MG: Aslında 10 yıllık bir mazisi var. UPSD Türkiye’nin ressam, heykeltıraş, performans sanatçısı, seramik sanatçılarının, grafik sanatçılarının hatta fotoğrafçıların bile üyesi olduğu enternasyonal bir sanat kuruluşu. Fakat sanat merkezini Nisan ayında açtık. Şu ana kadar alanlarımız birbirinden kopuk altı işlikten oluşuyordu. Bunu birleştirip, çağdaş aydınlatmalı, askı sistemleriyle bir sergi alanı haline getirdik. Sanatçıların kendilerine ait bir sergileme alanı olması ilk defa oluyor. Bu noktada AXA-OYAK’ın büyük katkısı oldu. Harem sergisi bizim üçüncü sergimiz, ilkini 800 üyemizin toplamını sergileyerek yaptık. Bu zor bir şeydi. Bizim üyelerimizin giriş başvuruları sırasında verdikleri sanat dosyaları var. Bunlardan bir sergi oluşturduk ve yeni bir sistemle çelik raflarda 800 sanatçıyı bir araya toplayan bir sergi oldu. Gezenler anında istedikleri sanatçılar hakkında bilgi sahibi oldular. İkinci sergi de enternasyonal bir sulu boya sergisiydi. 19 ülke katıldı. Serginin başlığı şuydu: Su, Renk, Taş, Kağıt. 32 sanatçı ve yüz eserin yer aldığı bu sergi de çok ilgi çekti. Gürcistan’dan Danimarka’ya kadar ilk defa yapılan bir etkinlikti, pek çok sorunu aşmamız gerekti. Maalesef destek bulmak çok güç oluyor. Kültür Bakanlığı katalogunu hazırlamayı üstlendi, geç de olsa bunu basacak böylece bir doküman kalmış olacak elimizde. Ve son sergi de bu Harem sergisi oldu.

Eylülde bir büyük seramik sergisiyle sezonu açacağız. Bu alanlarda grup sergilerine yer vermeye çalışıyoruz. Kişisel sergiler, ancak anı veya saygı sergileri olabilir. Enternasyonal ağırlıklı olmasına özen göstereceğiz etkinliklerimizin. Bu tür kıstaslarla, yeni bir sergi alanı... Mekanımız da çok hoş bir yerde, Levent Kırca Tiyatrosu’nun karşısında yeşil alan içindeki nikah dairesinin hemen yanında, Maçka Demokrasi Parkı’ndayız. Adres vereyim böylece...

EG: Tekrar Harem sergisine dönecek olursak. Merak ettiğim bir şey var. Bu sergide yer alan ürünler, yerli sanatçıların son birkaç yıl içinde yaptığı resimler. Acaba yabancılar bugün haremi nasıl çizerlerdi? Hiç düşündünüz mü?

MG: Şimdi, haremi pek gören yok yabancılardan. Ancak devletin son yıllarında yabancı sefirlerin eşlerinin anlattıklarından çıkan bir yoruma sahipler. Tabii bizim için de gizemini koruyor. Bugün gidip gezmek orayı çok da anlam taşımıyor. Oradaki yaşamla ilgili detaylı bilgiye sahip değiliz. Daha çok imajiner şeyler. Biz resimlerde kontr şeyler yapıyoruz, karşı şeyler yapıyoruz. Birebir bir deskripsiyon değil de, bir anlamda göndermeler, düşüncede deformasyonlar yapıyoruz. Belki ironi, kara mizahla gerçekten epey uzak bir harem düşüncesi üretiyoruz. Ne kadar ressam varsa o kadar yeni biçimler, yorumlar olacak... Ressamlara hala ihtiyaç var...

(Bu söyleşi Açık Radyo'da yayınlanmıştır.)