Halkın duygulu sesi: Ruhi Su

Halkın duygulu sesi: Ruhi Su

04 Eylül 2002

Eşber Güvenç: Yönetmen Hilmi Etikan konuğumuz... Öncelikle belgesellerden kendisini tanıyoruz, kısa filmlerden ismini duyuyoruz. Herhalde sonbahar ve kışa doğru yeni etkinlikleri olacak. Esas temelde Ruhi Su belgeseli ile ilgili olarak konuşacağız. Bu belgeselde öncelikle hangi aşamada olduğunuzdan bahsedelim, sonra da diğer çalışmalara da değiniriz.

Hilmi Etikan: Ruhi Su belgeseli üzerine 1985 yılında beri bir çalışma sürdürüyoruz, bu çalışmanın başında Ruhi Su’nun eşi Sıdıka Su var, oğlu Ilgın Su da bize yardım ediyor ve bu bağlamda da Ruhi Su Vakfı işin içinde. Bu film, merkezi İstanbul’da bulunan Ruhi Su Vakfı için hazırlanıyor. 1985 yılında bu işe başladığımızda daha ziyade bir sözlü tarih türünde bir çalışma idi, yani insanların konuşmalarını ve görüntülerini kaydediyorduk ve bir tarafa koyuyorduk. O zamandan bu zamana 60-70 kişi ile Ruhi Su üzerine görüşme yaptık, derleme yapmış olduğu köyleri dolaştık, oradaki insanlarla görüştük ve kayda aldık. Sazını yapan saz ustasını bulup görüştük, yani yaşamın değişik kesimlerinden bulunup da Ruhi Su ile belli noktalarda buluşmuş insanların, Ruhi Su üzerine düşüncelerini akademik düzeyden, en popüler düzeye kadar kaydettik. Bunların artık değerlendirilmesi gerektiğini düşündük, çünkü Sıdıka hanımın elinde birikmiş bir arşiv var, bir takım fotoğraflar, görüntüler var, ses kasetleri var. Sonuç olarak malzemenin yeterli olduğuna, artık bu işe başlamamız gerektiğine karar verdik ve başladık. Aslında Ruhi Su üzerine yapılmış bir iki belgesel daha var, biri animasyon türünde, bir türküsünün canlandırıldığı bir film var, Ruhi Su üzerine yapılmış 20 dakikalık bir film var, onlar da çok nitelikli çalışmalar ama biz biraz daha kapsamlı, çocukluğundan başlayıp bugüne kadar Ruhi Su’nun yaşamış olduğu evreleri de kapsayacak biraz daha geniş kapsamlı bir film gerçekleştiriyoruz.

EG: Bunları yaparken ayrıntılarda, mesela “sazı yapan ustayı bulduk” dediniz, hangi aşamaya geldiniz, ulaşamadığınız yerler veya kişiler var mı? Ya da hala beklemekte olduğunuz, bazı eksik kaldığını düşündüğünüz parçalar var mı?

HE: En büyük sıkıntıyı, o zamanlar Ruhi Su’nun konserler verdiği ya da yaşamını yoğun olarak sürdürdüğü dönemlerde video kameralar olmadığı ve sinema kameraları ile kayıt yapıldığı için çok fazla canlı görüntüsüne ulaşamamak konusunda yaşıyoruz. Sadece TRT’nin siyah-beyaz kaydetmiş olduğu bir konseri var, bir de Avustralya konseri var, orada Avustralya televizyonu tarafından hazırlanmış bir film var. Esas grup konserleri olarak, Ruhi Su’yu sesini kaliteli, nitelikli kaydedilmiş görüntüler bunlar. Bunların dışında görüntü arıyoruz; haber olarak bir iki gazetede yer aldık, bizi arayanlar oldu ama fazla değil tabii. Almanya’dan arayan oldu, Konya’dan arayan oldu. O zamanlar daha ziyade 8 mm’lik küçük kameralar vardı, bunların büyük bir bölümü sessiz kayıt yapıyordu, onlardan birkaç taneye ulaştık. Çok fazla kapsamlı olmasa bile bizim için en ufak bir görüntü önemli. Çünkü -bir daha da Ruhi Su üzerine ne zaman film yapılır bilemiyorum- bu vesile ile, bir taraftan film yapıyoruz ama bir taraftan da onunla ilgili belgelerin tekrar bir araya gelmesi konusunda da ayrı bir çaba sürdürüyoruz.

Okuyuculara duyurulur!

EG: Hem de bunca senenin sonunda elde edilmiş ufak boşluklar da kalmasın... Sizin de söylediğiniz gibi belki yurtdışı bu konu için daha uygundur, çünkü o kameraların çekim yapabilmesi o dönemlerde biraz daha rahattı herhalde değil mi?

HE: Olabilir, ama Ruhi Su, yurtdışına konserler vermeye gittiği zaman orada yaşayan vatandaşlarımız ekonomik olarak da bugünkü durumda değillerdi, yani sinema kamerası satın alabilecek insan sayısı çok fazla değildi belki de, elimize geçen filmler fazla değil. Ya da biz insanlara tamamen ulaşamadık, gazetelerde çıktı ama okunmamış olabilir, o bakımdan arıyoruz hala.

EG: Dinleyicilerimize duyurulur!

HE: Evet, dinleyicilerimize duyurulur buradan, ellerinde Ruhi Su ile ilgili en ufak bir belge olan lütfen bizi arasın. 0 212 - 252 57 00 numaralı telefondan bizi ararlarsa hemen kendileri ile temasa geçeriz. Zaten kimsenin elindeki arşivi almıyoruz, kopyasını alıp tekrar orijinali iade ediyoruz.

EG: Bu ekleyeceğiniz parçalar ile birlikte nereye geldiniz? Filmin tamamı, konsepti, çerçevesi oluşmuş durumda mı?

Hilmi Etikan

HE: Ruhi Su, Türk Halk Müziği’nde özel bir örnek; hem sesi ve müziği hem de yaşamı ile ele alındığında karşımıza değişik bir insan çıkıyor. Yaşamında çok acı dönemler var, Adana’da çocukluğundan itibaren. Hayata yetim olarak başlıyor, annesini, babasını tanımıyor. I. Dünya Savaşı yılları, insanlar dağlara kaçıyorlar, onlarla birlikte o da kaçıyor, bir aile onu yanına alıyor fakat dağda terk ediyor. Birkaç gece dağda tek başına kalıyor, sonra tekrar dönüyor, üvey annesini buluyor vs. çok zor bir dönem geçiriyor, çünkü o aile onu istemiyor, çok karışık yıllar zaten. Doğumu Van ama çocukluğunun bir kısmı Adana’da geçiyor, sonra Ankara’ya geliyor konservatuara giriyor, orada da çok zor yıllar geçiriyor. Zor geçen çocukluk döneminden sonra gençlik yıllarında da çok zorluklarla yaşıyor, çünkü opera sanatçısı oluyor. O zaman Atatürk’ün de direktifleri ile ilk opera sanatçıları yetişiyor ve konservatuarın opera bölümünü bitiriyor. Büyük ve önemli operalarda sahne almaya başlıyor, fakat daha sonra bir takım siyasi baskılar sonucu operadan atılıyor. Bu kez de yaşamını sürdürebilmek için kendisini Ankara’nın gece klüplerinde buluyor. Yani opera sahnesinden inip birdenbire gece klüplerinde başlıyor, oradaki yaşama uydurmaya çalışıyor. Şimdi düşünüyorum da çok acı tabii, öyle bir atmosferden, insanların sizi tam olarak dinlemedikleri, içkilerini yudumlarken sizin onlara müzik yaptığınız döneme geliyor. 1950’li yıllarda, eşi ile birlikte tutuklanıyor, uzun süre hapiste kalıyor. Son dönemlerinde bir kanser hastalığı söz konusu, bu sırada pasaport verilmiyor, yurtdışına çıkmasına izin verilmiyor ve nihayet Türkiye’de acılar içerisinde ölüyor. Yaşamına baktığınız zaman gerçekten çok acılarla dolu, zor bir yaşamı var ama bunu çok fazla melodramatik hale dönüştürmek istemiyoruz; fakat bu noktalar önemli. Bu yaşam şekli, kişiliğinin oluşmasında da önemli.

Plaklarını yayınlamak istemediler

EG: Ben de o konuya değinecektim, bu kadar acı ve gerçek olan bir yaşamı bir şekilde yansıtmak da çok zor bir çalışma olsa gerek. Bu bir gerçek ama bunu da insanlara vermek yolu da oldukça zor olmalı. Sizin de dediğiniz gibi melodram ile gerçeğin, hele günümüzde çok rahatlıkla zorlandığı, insanların rahatsız edildiği bir ortamda, onu nasıl başarabileceksiniz?

HE: İnsanları üzecek bir film yapma düşüncesinde değiliz. Tabii denir ki “objektif objektiftir”, öyle değil, siz nasıl anlatırsanız, hangi metinleri seçerseniz, hangi metinlerin arkasında o görüntüleri seyirciye yansıtırsanız neticede o insanın aklında kalıyor. Yönetmenin, senaryonun bu konuda büyük bir önemi var. Bu bakımdan dengelemeye çalışıyoruz, çünkü bu kadar acı içerisinde çok hoş anıları da var, mesela plak çıkartamıyor, şirketler plaklarını yayınlamak istemiyor, arkadaşları hemen kendileri bir şirket kuruyorlar, orada çok hoş anıları var. Kendisi hayatta iken 12 tane plağı çıkıyor. Yaşamının içerisinde dayanışmalar, mutluluklar, sevinçler, sevgiler de var tabii, dostlarının ona göstermiş olduğu yakınlık, ona sahip çıkmaları, seyircinin ona sahip çıkması, türkülerinin çok beğenilmesi. Bir dönem hatta “Acaba türküleri opera sanatçısı gibi mi söylüyor?” tartışmaları başlıyor, bu konuda Aşık Veysel ile yapılmış röportajlar var. Sonra bu tartışmalar da uzun sürmüyor, Ruhi Su’nun gerçekten bir metr olduğunun, bu konuda bir usta olduğunun, yorumlayış şeklinin doğrudan doğruya halktan gelen duygularla müziğe yansıtıldığının doğru olduğu saptanıyor. Bu konuda ciddi bir çalışma başlıyor, bundan sonra birçok kaseti çıkıyor, CD’si çıkıyor ve hala daha satılıyor. Bir de şu var tabii, Sıdıka hanım Ruhi Su öldükten sonra yayınlanmamış, orada burada kalmış, kasetlere aktarılmış ama CD’ye dönüştürülmemiş parçalarının tekrar derleyip toplayıp piyasaya sürdüğü, halkın ilgisine sunduğu çalışmalar da var.

EG: Biraz önce hayatının ilk dönemlerinde kaçarken dağlardan söz ettiniz. Oralarda araştırmalar yapıldı mı?

HE: Evet, mesela Fransızların 1914’te Adana’yı işgal ettiği filmleri aradım, internetten girdim baktım. Acaba Fransızlar film çekmişler midir, o dönemlerle ilgi var mıdır, diye düşündüm. Bazı şeyler var ama, onların bizden bir dakikalık bir görüntü için istediği, bizim filmimizin bütçesini aşıyor, çok çok pahalı görüntüler. Gene internetten Adanalılar Derneği’ni buldum –Allah’tan internet var!- onlarla ilişkideyiz. Hiç olmazsa Adana’nın o dönemine ilişkin fotoğraflar arıyoruz, görüntüler arıyoruz. O zamanlar üstlerinden Fransız uçakları geçiyor ve ormanda hayvanlar olduğu için ağaçta yatıyor iki üç gece, aşağı da inemiyor.

EG: Bu anılara, bu belgelerin doğruluğuna ulaşırken araştırmanız nasıl oldu?

HE: Kendi yazdıkları var, görüntüsü yok ama kendi orijinal sesi var, insanlara, gençlere bunları anlatmış ve o dönemle ilgili olarak sesler kayda alınmış. Bir de Sıdıka hanım da biliyor bütün bunları tabii. Kendi sesinden aktarıldığı için belgelerin doğruluğu şüphe götürmüyor.

Süpürgeden saz

EG: Ne zaman bitecek bu çalışma?

HE: Bu yılın sonunda teslim etmemiz lazım, çünkü Kültür Bakanlığı’nın da bir katkısı var ve anlaşmamız sonucu bu filmin Aralık ayında bitmesi gerekiyor. İstanbul Sirkeci’de Sansaryan Han’da tutuklu olduğu dönemlere ait belgeler var, hücre arkadaşları var. Tutuklu olduğu dönemde süpürgeden saz yapıyor ve orada konserler veriyor. Bunların canlı tanıkları var. Şu anda Ruhi Su’yu anlatmak için, hala yaşayan yeterince tanık var.

EG: Oldukça iyi bir dönem değil mi şu an? Hem üzerinden geçmiş ama hep içimizde. Sizin de dediğiniz gibi çalışmalar yapılmış ama böylesine hayatını kapsayan bir belgesel ilk defa olacak. Belki de son defa yapılacak?

HE: Hepimiz tabii sonsuza kadar yaşamıyoruz, Sıdıka hanımın sağ iken bu filmi bitirmek istiyoruz, şu anda kendisinin bir sağlık sorunu yok ama Türkiye’de insanların başına ne zaman ne geleceği belli olmuyor biliyorsunuz. O bakımdan ana merkezimiz, yıllarca kendisi ile birlikte yaşamış olan eşi. Daha sonra da belki film yapılabilir ama, şimdi yapılacak filmler, fotoğraflar, gazete kesikleri, yıllarca saklanmış belgeleri Sıdıka hanım ve vakıf arşivi sayesinde ulaşabiliyoruz.

EG: Bir de tabii böyle birince elden, eşi tarafından anlatılmış bir anı kim bilir ne ipuçları verir o döneme ait? Müzik seçimlerini nasıl yapıyorsunuz?

HE: Daha henüz müzik seçimlerine başlamadık, hemen hemen her müzik var elimizde. Müzikal bir film yapmıyoruz, ama onu çok karakterize eden, sesinin öne çıktığı, değişik yaş dönemlerinde kaydedilmiş parçaları kullanacağımız müzik ağırlıklı olacak ister istemez tabii ki.

EG: Siz çalışırken, özellikle sahnede iken çok titiz olduğundan, çok sinirli olduğundan bahsettiniz, Ruhi Su’nun Almanya’daki piyanosundan bahsettiniz?

HE: Ben de bir iki kere dinledim canlı olarak Ruhi Su’yu, müziğine ve işine son derece önem veren bir insan. Sahneye çıktığı zaman salonda çıt çıkmaması gerekiyor. Hatta Avustralya filminde provalarının çekimleri var, orada bile ses masasının başındaki kişi mikrofonu açıyor galiba ve cızırtı başlayınca, adamı hemen azarlıyor “Çeker giderim, bir daha böyle bir şey olmasın konser sırasında filan, bırakır giderim” diyerekten adamın gözünü korkutuyor. Gerçekten herkesin korkuya yakın bir saygı duyduğu bir çalışma ortamı içerisinde bulunuyor her zaman.

EG: Hem o disiplinden gelmiş, o dönemli çok önemli ilkokulundan gelmiş eğitim, hem kendi disiplinini içinde geliştirerek hem de yaşadığı olaylardan dolayı sahip olduğu, kendini ifade tarzının en rahat olduğu müzik alanında tabii ki hiç kimseye ödün vermeden sürdürmek istiyor.

HE: Şöyle de bir yönü var, şimdi rahmetli olan Sıtkı Acim adında biri stüdyosunda kaydediyorlar müziklerini ve küçük bir yer, Dostlar Korosu geliyor ve girecek yer yok, kapının dışında kalıyor, o zaman ses kayıt cihazları da bu kadar yetkin değil. Kaydı Ruhi Su’ya dinletiyorlar, olmuyor ama her seferinde de “Hep benim hatam Sıtkıcığım, şunu bir daha alsak” diyor. Hep bizden kaynaklanıyor diyerek, orada o insana karşı bir saygısı da var, yani öfkesi ve kızgınlığı daha ziyade kendine yönelik aslında ama tabii çevresinden aynı titizliği bekliyor.

EG: Hemen hepsi yaptığı çalışmanın iyi ortaya çıkması için değil mi?

HE: Evet. Ben de hatırladığım kadarı ile gözlerini kapatır okurdu türkülerini.

EG: Bir de yine geçen gün Aylin hanımın gazetede çıkan yazısından size ulaşan bir ses var galiba?

“Biraz hatalı okuyorsun galiba”

HE: Sizlerin sayesinde, basında çalışan arkadaşlar sayesinde ulaşıyoruz insanlara, yoksa mümkün değil bu insanlara ulaşmak, çünkü artık belli bir yaş üzerindeki insanlar internet ortamında değiller. O bakımdan en son beyefendi ile kızı okumuş gazete ve “Babamı arayın, babam Ruhi Su’nun eski arkadaşlarındandır” demiş. Onu aradık bugün, karşıda Bostancı’da oturuyor, çocukluk anılarından bahsetti Ruhi Su’nun, sonra “O konservatuara gitti, operaya girdi ve o zaman televizyon olmadığı için biz onu, sahneye konulan opera oyunları radyo tarafından banda alınırdı ve radyodan yayınlanırdı. Ben de o zaman İzmit’te askerliğimi yapıyordum, bizi hatta kışladan dışarı çıkartmıyorlardı, çadırda Ruhi Su’yu dinlerdik” dedi. Bir keresinde Ruhi
Su’ya mektup yazmış ve demiş ki “...sen şuraları biraz hatalı okuyorsun galiba...” Ruhi Su’nun çok hoşuna gitmiş böyle bir mektup ve bütün arkadaşlarına gösteriyormuş “Bakın asker çadırlarında bizi dinliyorlar, ne mutluluk verici bir şey” diye. Bu anısını şimdi telefonla anlattı, ama başka anıları da vardır tabii, gidip kendisi ile görüşeceğiz, fotoğraflar varmış onları kaydedeceğiz.

EG: Ruhi Su belgeseli içinde yeniden duyuru yapalım mı?

HE: Elinde özellikle hareketli görüntü, film vs. olan varsa çok iyi olur. Fotoğraf elimizde yeterince var ama yine ilginç olabilir. Ne olursa olsun, otobüse binerken, yolculuk ederken olabilir, yani mutlaka sahne görüntüleri olması gerekmiyor. 0 212 - 252 57 00 numaralı telefondan bize ulaşırlarsa çok memnun oluruz.

EG: Bunun hemen olması gerekiyor zannediyorum, editi, montajı vs bir iki ayınız var.

HE: Evet, çok fazla da vaktimiz kalmadı. Aralıkta teslim etmemiz lazım ama belki biraz uzatabiliriz.

EG: Özellikle kısa film ve belgesel üzerine çalışıyorsunuz, Ruhi Su belgeselinin bir farklılığı ayrı bir yeri var mı. Kaç senedir çalışmalarınız sürüyor?

HE: Ben profesyonel anlamda üniversitede iken de bir şeyler yapıyordum ama, 1976’da bu konuda para kazanmaya başladım.

EG: Neredeyse 30 yıl olmuş, bütün bu çalışmalar içerisinde Ruhi Su’dan önce sizde yer eden bir çalışmanız var mı?

Belgesel “biraz rastlantılara dayalı”

HE: Belgesel yapmak hem kolay hem zor, yapmış olduğunuz belgesele bağlı, biraz rastlantılara bağlı. Öyle bir ilginç konu ile karşılaşıyorsunuz ki, her şey size o kadar cömert davranıyor ki, bütün belgeler, çevrenizdeki insanlar, çok da fazla çaba sarf etmeden çok iyi filmler de çıkarabiliyorsunuz. Bazen öyle bir serüven içerisine giriyorsunuz ki, bir film yapmak için bir konunun peşinde koşuyorsunuz, çok uzun zamanlarınızı veriyorsunuz, ama sonunda çok da iyi bir şey olmayabiliyor. Özellikle Türkiye gibi bir ülkede, biraz da rastlantılara dayalı, bizim başvurabileceğimiz arşivler, kolaylıkla ulaşabileceğimiz merkezler yok. El yordamı ile, sizin yardımınızla, gazetelerin yardımı ile belgeler bulmaya çalışıyoruz. Dediğim gibi, bazen çok iyi şeylerle karşılaşabiliyoruz, bazen karşılaşamıyoruz. Çok fazla film üretemiyorum, çok hızlı çalışan bir insan değilim, Ruhi Su ile 1985’te başlamışız, Tarlabaşı yıkımlarını 5 yıl filan çektik. Şimdi Fethiye’deki Kayaköy ile ilgili bir film hazırlığı içerisindeyiz, o konuda da yapılmış çok nitelikli filmler var, bizimkinin biraz daha farklı olması gerekiyor çünkü tezi ve yaklaşım farklı. Orada Mimarlar Odası’nın ‘Barış ve Dostluk Köyü’ olması projesi var, onu anlatan bir film. Bir taraftan paralel olarak o çalışmaları götürüyoruz. Edirne üzerine bir çalışma yaptık. İşçilerin sosyal ekonomik çalışmalarını, örgütlenmelerini, grevleri, mitingleri anlatan filmler yapmıştık, hala da yapıyoruz, Türkiye’nin sendikal tarihini ve sendikal hareketlerini anlatan önemli birkaç film sendikaların ekonomik destekleri ile gerçekleştirildi.

EG: Şu anda da Ruhi Su belgeseli... Süresi ne kadar olacak?

HE: Herhalde 40 dakikalık olması iyi gibi geliyor bana, çok da uzatmamak lazım, çok da kısa olması biraz zor. Geçen hafta Fransa’da idim; inanılmazlar, 2,5-3 saatlik belgeseller vardı.

EG: Burada film festivaline gelen bazı belgeseller de öyle saatler sürmüştü.

HE: Ama bazılarını seyredebiliyorsunuz hakikaten, konumuz değil ama mesela İspanya’da bir ressamın anlatıldığı bir film vardı, tek bir avluda geçiyor. Adam, çok da önemli bir şahsiyet de değil ama bir ayva ağacı ekiyor, büyütüyor sırf resmini yapmak için. Ayva vermeye başlayınca onun resmini yapıyor. Yani yapılan resim bahane gibi, oradaki yaşam önemli, ayvaları seviyor, yapraklarını okşuyor, üzerine işaretler koyuyor. Yağmur yağıyor üzerine çadır kuruyorlar, kaldırıyorlar vs. film neredeyse 2 saate yakın sürüyor ve dediğim gibi tek bir mekanda geçiyor ve ilgi ile izledik. Yine bir film vardı televizyonun çocuklar üzerindeki zararlı etkilerini anlatan, o da uzun bir film olmasını karşın onu da ilgi ile izledik.

EG: Kurgusu ve veriliş biçimi ile ilgili...

HE: Sunuş şekli çok önemli ama, insanların oturup o kadar uzun bir filmi nerede göstereceksiniz? Ruhi Su belgeselini mesela bir gecede, 2 saatlik film olarak gösteremezsiniz.

EG: Nerede izleyebileceğiz peki, ortaya çıktığı zaman?

HE: Bilemiyorum, ben Vakfa teslim edeceğim, televizyon ilgilenirse özel televizyon kanallarında gösterilebilir, özel toplantılarda gösterilebilir. Biz bu filmleri yapıyoruz, bir yerlerde o film kendi yerini buluyor.

EG: Onları izlemek isteyenler de tabii filmi buluyorlar.

HE: Festivallerde oluyor, kasetleri, CD’leri çoğaltılıyor.

EG: Sizin bu çalışmalarınız biraz önce rahatsızlığını duyduğunuz bir doküman, arşiv eksikliğini de tamamlamaya başlıyor. Sizden sonra gelenler, ilgilenenler, belki birkaç kuşak sonrası olacak ama biraz daha donanımlı bir belgesel film yolu bulacaklar sanırım.

175 KB

(28 Ağustos 2002 tarihinde Açık Radyo’da yayınlanmıştır.)