"Gitme Odaklı" Bir Karadeniz Gezisi

"Gitme Odaklı" Bir Karadeniz Gezisi

26 Ağustos 2005

Ağustos 2005

 

Doğu Karadeniz kıyılarına, arkasındaki dağlara ve yaylalara birçoğunuz gitmiştir. Ben ve eşim, bu güzelim yerleri ilk defa görme fırsatını ancak Ağustos başında bulabildik.  Gördüklerimiz ve yaşadıklarımız bizi öylesine büyüledi ki, sevdiklerimize anlatmakla yetinmeyip yazıya da geçirmek istedik.

 

Daha önceki tatillerimizde, bir yere varmaktan çok, giderken geçtiğimiz yollarda bazen dinlenmek  amacıyla , bazen  de fotoğraf  çekmek veya bir kahve içmek için verdiğimiz molalarda yaşadığımız küçük olaylardan zevk aldığımızı fark etmiştik  Türkiye’nin kuzeydoğu sınırına yakın, Artvin’e bağlı Şavşat ilçesinin sekiz kilometre kadar dışında olan Laşet Motel hariç hiçbir otelde yer ayırtmamıştık.  Amacımız gezimize Karadeniz’in en doğusundan başlayıp, görülmesi gereken önemli bölgelere uğrayarak, batısına doğru geri dönmekti.  Şavşat’a varana kadar geçirdiğimiz üç gün ve iki gecenin de yolculuğun en güzel günlerinden olacağını ve, birçok insana sıradan gözükse de, bizim için macera niteliği taşıyan heyecan verici deneyimlerle dolu olacağını henüz bilmiyorduk.

 

Karadeniz bölgesini rahat gezebilmek için tercihan dört çekerli, motoru güçlü olan bir araba ile iyi bir sürücüye ihtiyaç olduğu söylenir. Bizim 15 yıllık BMW bu işten yüzünün akıyla çıktı.  Arabayı kullanan için ise burada bir şey söylemek yakışık almaz. Kazasız belasız bizi eve kadar getirebildi. Bagajı tam teşekküllü kamp malzemeleri, arka koltuğu ise 80 adet CD kapasiteli bir CD bavulu ve her şart altında müzik dinlemeyi mümkün kılacak teçhizatla dolu olarak, arabamız 24 Temmuz Pazar sabahı saat 06:00’da Kilyos’taki evimizden ayrıldı. 

 

Yola çıktıktan bir saat on dakika sonra İzmit’e gelmiştik.  İzmit ile Adapazarı arasında bir yerde, gümüş renkli kubbesi güneşin ilk ışıkları altında pırıl pırıl parlayan bir cami gördük.  Yolculuğun doğuya doğru yaptığımız geri kalan kısmında da sık sık  gümüş veya çinko kaplı kubbelere sahip camilere rastladık. En doğuda ise, tek katlı yayla tipi evlerin birçoğunun damları için de malzeme olarak tenekenin kullanıldığını gözlemledik. Kıyı şehirlerindeki çok katlı binaların birçoğunun çatısı kapatılıp, kiremitleri döşenmiş, pencere pervazları takılmış ve hatta içine yerleşilmiş olduğu halde tuğlalarının üzerine sıva bile henüz sürülmemişti. Bu tarz binalarla yeni bir “Karadeniz stili” mi yaratılıyor diye düşünmeden edemedik.

 

Gerede’de bir dinlenme tesisi gördüğümüzde durup kahve içtikten sonra yolumuza devam etmeye karar verdik. Garson bize yaklaşarak ne istediğimizi söylememizi bekliyor. “Hangi kahveleriniz var?” diye soruyoruz. “Türk kahvemiz var” diye cevap veriyor. Bir ara kahve yerine acaba başka bir şey mi içsek diye tereddüt ediyoruz ve “Başka hangi içecekleriniz var?” diye soruyoruz. Bu defa cevap olarak saydığı içecekler arasında Nescafe de var.  Anlaşılan Nescafe garsonun kafasında bir kahve çeşidi değil de, ayrı bir içecek. Ertesi gün Metro adlı bir tesiste verdiğimiz molada da buna benzer bir sahne yaşıyoruz.  Bu defa garson bize, “kahve sütlü olmaz, Nescafe sütlü olur” diye bilgi veriyor.  Nescafe yine kahve grubundan bir şekilde ayrılıyor. Gezimizin geri kalan kısmında Nescafe sormaktan tamamıyla vazgeçtik ve her yerde olmasa da genelde çok güzel Türk kahveleri içtik. Her yerde içemedik çünkü her yerde Nescafe vardı ama bir çok yerde Türk kahvesi yapmıyorlardı. Hattâ, “Türk kahvesi mi? Oooh, artık satmıyoruz!” diyenler de oldu. Biz de kalkıp yola devam ettik ve başka yerlerde durup sorduk.

 

İlk geceyi Ilgaz Dağları’nda geçirdik. Ilgaz Dağı, çok ama çok yüksek çam ağaçları ve uzun boylu muhteşem mor çiçeklerle süslü.  Havasını solumak insana nefes almanın da bir zevk olabileceğini hatırlatıyor. Ertesi sabah erkenden Ilgaz Dağları’ndan aşağı inerken, karşıda sıra sıra dağlar bulutların arasında bütün heybetleriyle uzanıyorlar. Yolda dağ sularının aktığı çeşmelerden termosumuzdaki suyu yeniliyoruz. Ilgaz ile Tosya arasında dağlar yerlerini tepelere ve daha sonra yemyeşil tarlalara bırakıyorlar. Tarlaların bir kısmı şimdiye kadar görmediğimiz parlaklıkta bir yeşil. Sanki üzerlerine birinci sınıf çim ekilmiş ve her gün biçilip sulanarak o hale getirilmiş. Şavşat civarında da böyle parlak yeşil tarlalar gördük, meğer bu tarlalar hakikaten de sürekli biçiliyormuş.  Hayvanların kışın yiyeceği samanları, otları her gün biçerek elde ediyorlarmış. Şehirli olmanın bu konulardaki cehaletini içimizde iyice hissediyoruz.

 

Gezimiz boyunca, yediğimiz yemeklerin geçtiğimiz yörenin özel yemekleri olması için özel bir çaba gösterdik. Samsun’u geçtikten sonra Çarşamba’da kaşarlı ve yumurtalı  bir Karadeniz pidesinin ardından İstanbul’da rastlayamayacağınız kadar güzel bir sütlaç yedik. Giresun’a  yirmi kilometre kala deniz kenarında  Piraziz Park Otel’de geceyi geçirdikten sonra tekrar yola çıktığımızda, öğle yemeğini Akçaabat’ın meşhur Nihat Usta Köftecisi’nde yemeyi planladık.  Şekilsiz olmalarına rağmen, yumuşaklığı ve lezzetiyle tadı damağımızda kalan Akçaabat köftelerini yolu oraya düşen herkese öneririz. Daha sonra Rize’ye vardığımızda ise bir Rize çayı içmeyi ihmal etmedik. Nedense Rize dışında iyi bir çay içemediğimizi burada belirtmek gerekiyor. Karadeniz’de keşfettiğimiz yepyeni tadlar da oldu. Şavşat’a vardığımız ilk gece bize önerilen mıhlama, bol yağ ve o yöreye özgü  gravyeri andıran peyniri  ile eşimin müthiş beğenisini kazandı. Motel sahibinin bir konukseverlik gösterisi olarak masamıza gelip aynı mıhlamaya ekmeğini banması ve bunu her öğünde yinelemesi, onu hiç rahatsız etmedi. Adama hak veriyordu zira. Şavşat’tan sonra kaldığımız yerlerden biri olan Zigana’da yediğimiz, sacda yapılan kavurma, bol biber ve değişik baharatıyla bizim için farklı bir yemek çeşidi oldu.  Dönüş yolunda Fatsa’da ise Karadeniz balıkları arasında adını ilk defa duyduğumuz, kötek balığını güveçte sundular. Bol kaşarla ve domatesle hazırlanmış olan bu “güveçte balık” çok özel bir yemek olarak anılarımızda yer alacak. Bütün kaldığımız otel, motel ve pansiyonlarda sabah kahvaltılarında yer alan tereyağından bahsetmeden geçilmesi haksızlık olur. Bu sarı renkli tereyağı o kadar hafif ve lezzetli ki, dönünce, aynısını İstanbul’da da bulmaya çalıştık. Karadeniz’de yediğimiz bütün yemeklerden midemizi ovuşturarak ve  memnuniyetimizden gülümseyerek kalktık.

 

Üçüncü gün, Piraziz'den Şavşat'a varmak üzere geçtiğimiz yolun Hopa’dan sonraki  kısımları bizim için tam bir sürpriz oldu.  Hopa’dan sağa, yani güneye sapınca her şey değişti. Yeşil renginin yoğunluğu ve tonları bizi çarptı. Yeşillikler arasından kıvrılan düzgün yol, yavaş yavaş yükselmeye başladı.  Dağları tırmanmaya başladık.  Tırmandıkça tek gidiş ve tek dönüş şeritleri olan yolun bir yanındaki uçurumlar da derinleşmeye, uzaklarda öbek öbek görünen bulutlar yakınlaşmaya başladı. Bir ara aşağı bakamaz hale geldik. Yüksekliği dolayısıyla bize tehlikeli görünen yol, Borçka’dan sonra, Çoruh Nehri üzerinde yapılan baraj ve yol çalışmaları nedeniyle bozulmaya başladı. Tünellerin açılabilmesi için yer yer dinamitlendiğinden, her an yola düşebilecek büyük taş parçalarından sakınarak, temkinle yavaş bir tempoda yola devam ettik.  Varış saatimizi yapacağımız kilometre sayısına göre hesaplamış olduğumuzdan, yolun durumundan kaynaklanan yavaşlamaya yine hesap etmediğimiz güneşin doğuda bir saat erken batması gerçeği de eklenince, Şavşat’a karanlıkta varabileceğimizi anladık. Borçka’dan Artvin’e kadar süren yol çalışmaları Artvin’de noktalandı. Artvin’den sonra yine yüksekte seyretmekle birlikte yol nispeten daha düzgün bir şekilde devam etti. Karanlıkta Şavşat’a vardığımızda ağır bir Karadeniz sağnağı bizi bekliyordu. Ne yazık ki kalacağımız motel Şavşat’tan sekiz kilometre yukarıdaydı. Virajlı ve bir yanı uçurumlu yolda, karanlık ve yağmura bir de sis eklenince geri kalan kısmını çok zorlukla sürdürdük. Yağmurdan iyice ıslanmış camımızda, sileceklerimiz arasında Laşet Motel’in karanlıkta parıldayan ışıklı levhası göründüğünde aldığımız rahat nefes bu zorlu yolun ilk ödülü oldu. Gezimiz boyunca gerek dağ yollarında, gerekse kıyı şeridinde hep yol çalışmalarına şahit olduk.  Özellikle kıyılarda, şehirlerarası yol şehirlerin içinden geçtiği için, yer yer sahiller doldurularak, yer yer tüneller açılarak otoyollar yapılmaya devam ediyor. Bütün sahil sanki bir şantiye.

 

Etrafında kilometreler boyunca başka hiçbir yapı bulunmayan, yemyeşil tepeler ve şırıl şırıl bir dereyle çevrili Laşet Motel’in sahibi yöreyi bize yakından tanıtmak için rehberlik görevini de üstlendi. Bizi yakındaki köyüne götürerek ailesiyle tanıştırdı. O hafta sonu yapılacak geleneksel festivallerindeki yarışmaya aday buzağılarını göstermeyi de  ihmal etmedi.  Hayvancılıkla geçinen bu köyün  Mayıs ayında  hayvanlarını götürdükleri kışlağı ve daha serin olduğu  için Temmuz ayında taşındıkları, dağın zirvesindeki  yaylayı ziyaret ettik. Gerek Laşet Motel’in sahibi ve çalışanları, gerekse orada  karşılaştığımız Şavşatlılar incelikleri ve açık zihinleriyle bizi doğuyla ilgili bütün önyargılarımızdan arındırmayı başardılar.

 

 Laşet Motel’de kaldığımız ikinci gün, Şavşat’a yakın Karagöl’ü görmeye gittik.  Milli Park içinde yer alan Karagöl,  bu ismi,  hemen  kıyısındaki  çam ormanlarındaki ağaçların koyu  gölgesi suya vurduğundan almış olsa gerek. Muhteşem güzelliği, National Geographic dergisinde yayımlanmaya aday resimler çekmemize vesile oldu.
 Karagöl 

 

Ertesi gün, ağaçların yeşilden kahverengi, sarı ve kırmızılara dönüşeceği bir Ekim ayında  Şavşat’ı tekrar ziyaret etme sözü vererek Laşet’den Rize’ye doğru yola çıktığımızda  bu güzel yöreden ayrıldığımız için gerçekten üzgündük.

 

Şavşat’dan sonra görmek istediğimiz yer Rize’ye bağlı Çamlıhemşin ve Ayder’di. Rize’ye gitmek için Artvin’den tekrar geçmemiz gerekiyordu.  Bu kez Artvin’i biraz daha yakından tanımak istedik. Tepeleri ve yokuşlarından dolayı İstanbul düz bir kent sayılmaz ama Artvin’i gördükten sonra  bir dağ kentinin ne kadar farklı bir duygu verebileceğini keşfettik. Artvin’in hiçbir yerinde düz bir yola rastlamak mümkün değil.  Şehrin merkezine gitmek için bile yüksek dağ yollarından dolana dolana çıkmak zorunda kalıyorsunuz.  İki tarafında dükkânlar dizili caddelerde yürürken bile, hemen karşınızda yükselen dağların yemyeşil yamaçlarını görüyor, ihtişamını hissedebiliyorsunuz. Sabah yataktan kalkar kalkmaz pencerede yemyeşil bir dağ yamacı ile burun buruna olmak nasıl bir duyguydu acaba? Artvinli insanlar da Şavşat’takiler gibi modern görünümleri ve yaşam biçimleriyle bizi şaşırttılar.

 

Çamlıhemşin’de kaldığımız Fırtına Pansiyon, çakıl taşları arasından gürüldeyerek akan Fırtına deresinin hemen kenarındaydı.  

 

 Burada yeşilin doruğunu yaşadık. Sıcağı, aşırı nemi, insanın üzerinde yağmur damlaları gibi hissedilen sisi ve kendine özgü değişik kokusuyla, tam bir yağmur ormanının ortasındaydık. Çamlıhemşin yolu üzerindeki sayısız “kambur” köprüleri bol bol fotoğrafladık.
 Çamlıhemşin 

 

Fırtına Pansiyon’da kaldığımız gece, ertesi gün yaylada kamp kurmak üzere konaklayan üç genç, birlikte yediğimiz akşam yemeği sırasında, eşimin sesini bir yerden tanıdıklarını söyleyince, hayretimizi gizleyemedik. Açık Radyo dinleyicilerine İstanbul dışında da rastlayabilmek bizi gururlandırdı.  

 

Ancak, Çamlıhemşin’den sonra uğradığımız Ayder’de biraz hayal kırıklığına uğradık. Onlarca pansiyonu ve çarşısıyla burası iyice turistik ve ticari bir görünüm sergiliyordu. Bu bölgede gelişen turizm adına sevinsek de, buranın bize uygun bir yer olmadığını düşünerek fazla kalmadan  Trabzon’a doğru yolumuza devam ettik.
 

 Ayder

 

Trabzon civarında Zigana Geçidi ve Sumela Manastırı görmek istediğimiz yerlerdi. Kalmayı planladığımız  Zigana Tatil Köyü’nü bulmak üzere Hamsiköy’e doğru giderken, yanlışlıkla yeni yapılan geniş otoyol yerine eski yola sapınca, kendimizi yine kenarlarında yüksek uçurumlar bulunan, virajlı, toprak, daracık dağ yollarında bulduk. Sisler arasından bize bazen görünen bazen de kaybolan tatil köyüne vardığımızda, oranın güzelliğinin tadına varamayacak kadar yorgunduk. Sumela Manastırı’na giden yol ise yer yer şelaleleri, yer yer kanyonları ile son derece güzel manzaralar çıkardı karşımıza. Manastırı ziyaretimizin bir Pazar gününe rastlaması ise akın akın gelen otobüs dolusu ziyaretçi yüzünden bir şanssızlık oldu.

 

Sumela’dan tekrar Trabzon’a indikten sonra batıya doğru yolculuğumuz hep kıyıdan devam etti. Kıyıda  Ordu’ya bağlı Fatsa’da ve Kastamonu’ya  bağlı Abana’da konakladık.  Batıya yaklaştıkça yolda geçtiğimiz dağlar, tepeler yüksekliklerini yitirdiler. Samsun ile Sinop arasında yol uzunca bir mesafe boyunca kıyıdan uzaklaştı. Kıyıya tekrar kavuştuğumuzda, denizin renginin gri yeşil tonlarından mavi, turkuvaz rengine dönüştüğünü fark ettik. Sinop'un batısındaki sahil yolunun, doğusundakine nazaran görsel açıdan daha güzel olduğunu hatırlıyorum. Dönüşümüzün son gününde Bolu’dan geçerken  sık sık uğramayı sevdiğimiz Koru Otel’de kendimize mükellef bir öğle yemeği ısmarladıktan sonra, Sapanca ve İzmit’den geçerek Istanbul’a vardık.

 

Yolda dinlediğimiz müzikler bizi zaman zaman geçmiş yolculuklarımıza taşıdığı gibi, gelecek yolculukları düşünmeye başlamamıza da yol açtı.  Neler dinlemedik ki?  Fleetwood Mac, The James Gang, J.J. Cale, Snowy White, Peter Green, Barclay James Harvest ve daha niceleri. Ayrıca,  tekrar keşfettiğimiz Kazım Koyuncu. Bütün Karadeniz Kazım Koyuncu’yu dinliyor şimdilerde. Hopa’dan bizde bulunmayan iki CD’sini satın aldık.  Gezimiz sırasında dinlediğimiz parçaların bazılarını birkaç hafta sonra Gitaresk programında sizler de dinleyebilirsiniz. 

 

“Varma odaklı” olmayıp,  daha ziyade yollarda yaşadığınız serüvenlerin zevkini çıkardığınız "gitme odaklı" bir yolculuk yapmak  böyle oluyor işte.

 

* Fotoğraflar: Vivian Kohen, Jak Kohen