Gerçek Olduğunu Hissediyoruz

Gerçek Olduğunu Hissediyoruz

21 Mayıs 2002

Elimizdeki son öykü kitabınız, ama çalışmalarınızın arasındaki son öykü kitabınız... Aynı zamanda birkaç çalışmayı birden sürdürüyorsun sanırım.

Özen Yula: Evet. Eşzamanlı gidiyor genelde.

 

Arızalı Kalpler’i 1998-2001 yılında yazdığına dair bir not düşmüşsün kitabın arkasına. Başlangıçtan sonuna kadar iki baskın kelime var; biri deprem, diğeri hilal...

 

ÖY: Aslında hilalle yıldızın hikayeleri bunlar. Ve toplam on iki hikaye var. Bunun on tanesi depremle bitiyor bir biçimde. Büyük bir sarsıntı geçirilmesi söz konusu. Zaten genel olarak baktığımızda hikayeler bir biçimde içsel dinamikleriyle birbirine bağlanıyor. İlk hikaye 33 yaşındaki bir adamın hikayesi. Uzun süre Amerika’da kalmış. Türkiye’den gitmiş, orada genetik alanında tanınmış bir bilimadamı olmuş ve ülkesine dönüyor. Zorunlu askerlik hizmetini yerine getirmek üzere...

 

Son hikayede de 1980 yılının bir güz gecesinde bir Güneydoğu şehrinde bir çocuğun hikayesi. Bu çocuk gökyüzüne bakarken gece bu uçağı görüyor gökyüzünde... Dolayısıyla zaman içinde bir kırılma söz konusu... Bir adam hayatını farklı çizseydi ne olurdu ama başka bir yoldan geçip ne oldu. Arada kalan on hikayede, yani depremle biten hikayelerde, genelde yolculuk esnasında geçen yada sabit bulunulan mekanda çıkılan bir yolculuğun, geçmişe yönelik bir yolculuğun hikayeleri...

 

Deprem yaşantıdaki bir sarsıntı, bir yarılma olarak var.

 

ÖY: Bir metafor olarak da depremin bulunması söz konusu... Yani deprem somut anlamda tabii ki sonunda bütün öyküyü dağıtan, yok eden, mahveden bir biçim alıyor. Fakat zaten öykülere bakıldığında on iki öyküdeki insanların, ailelerin, çocukların, kadınların, adamların, hepsinin yaşadığı şey aslında iç sarsıntıları ve ülkedeki sarsıntılar. Ülkedeki sarsıntılı, boğucu dönemler. Ve dolayısıyla hilal, yıldız, bu sarsıntılarda pek güzel yerli yerine oturdu. Bende öyle oldu ama artık okur ne düşünür, okuyan kişiler ne düşünür onu ben bilemem.

 

Kitabın ilk öyküsü “Tamamlama Rotasındaki Uçaklar”ı okuduğumda bambaşka, hepimizin çok büyük sıkıntısını duyduğu, bildiğimiz ya da hissettiğimizin –artık ona kaçıncı his denirse onun- bir şekilde satırlara dökülmüş haliydi. Bunu nasıl yapıyorsunuz?

 

ÖY: Çok sevindim. Bunu böyle hissetmenize çok sevindim. Her karşı karşıya gelişimizde çok güzel oluyor. Çünkü siz iyi şeyler hissetmiş oluyorsunuz genelde... O, bir şekilde herkesin varlığını bildiği... Aslında belki biraz bahsetmekte fayda var; bu, yurtdışına gitmiş ve orada eğitim almış bir adam. Genetik alanında uzmanlaşıyor ve daha sonrada ülkesine geri dönüyor. Fakat, işte zorunlu askerlik görevini yerine getirmek için...

 

Güya...

 

ÖY: Evet, güya... Dönüyor. Halbuki CIA tarafından belirli bir görev için ülkesine geri gönderilmiş bulunuyor ve genetik alanında çalışırken de, yani okulda iyi bir öğrenci olduğu için de, daha okuldan çıkar çıkmaz bu örgüt tarafından angaje ediliyor, bir biçimde. Neticede de o genetik alanında genetik kodlarla oynanması ve belirli ülkelerin genetik kodlarının saptanması, karakteristiklerinin çıkarılması anlamında bu adamı çalıştırıyorlar ve bu adamın görevli olduğu ülke grubu da Irak. Irak’taki insanların genetik yapılarıyla ilgili çalışmalarda bulunuyor. Şimdi, konu olarak kimine ilginç gelebilir, kimine gelmeyebilir. Fakat sonradan, düşüncesine çok güvendiğim bir arkadaşım okumuştu bu öyküyü ve bir arkadaşının başına benzer bir durumun geldiğini söyledi Amerika’da okurken... Bu da bana ilginç geldi tabii. Çünkü, hani müneccimlik gibi bir şey...

 

Esasında çok da müneccimlik değil. Çünkü eğer biraz yaşıyorsak, yalnız bu ülkede değil bu dünyada yaşıyorsak ve biraz okumasını biliyorsak yalnızca kendi dilimizde -başka bir dil olması da gerekmiyor- her şey apaçık gözüküyor. Bu bize hayal gücüymüş gibi geliyor ama...

 

ÖY: Ben daha yumuşatarak söyledim bunu ama evet, gerçek olduğunu biliyoruz bunların... Bir şekilde hissediyoruz. Bir şekilde hissediliyor.

 

Tabii, bunu bambaşka bir alanda anlatmış olman, o kelimeleri çok farklı biçimde kullanarak, onu sezdirerek anlatmış olman da apayrı bir çalışma biçimi olsa gerek. Nedir bu?

 

ÖY: Çok çalışıyorum. Oturup her gece yazıyorum. Gündüz işle meşgul olduğum için geceleri genelde oturup çalışma fırsatı oluyor. Geç vakte kadar çalışınca yarı uyku yarı uyanıklık arasında olunuyor. Gün boyu öyle geçiyor. Fakat gece, belli bir saatten sonra insanın uykusu açılıyor. Gece çalışanlar onu çok iyi bilirler. Bir de zaten ben yazdıklarımın çok azını yayınlıyorum. Sanki çok şey yayımlıyormuşum gibi, çok verimliymişim gibi geliyor ama aslında yazdıklarımın hakikaten çok azını yayımlıyorum. Atıyorum çoğunu.

 

Çok çalışmanın zararları mı yararları mı bunlar?

 

ÖY: Kaç yaşına kadar çalışacağımızı bilmiyoruz. Bir de belli bir yaştan sonra, yaşlanıp da kendi kendini tekrar etmektense belli bir yaştayken yazabildiğin ve cesur olabildiğin kadar olup yazmakta fayda var diye düşünüyorum.

 

Acaba öyle midir? Yani, yazın dediğimiz şey, kelimelerle o duyguların anlatımı dediğimiz şey, öykü olabilir, roman olabilir yada sizin denemeleriniz olabilir, ya da başka çalışmalarınız... Daha çok çalışarak mı farklı yerlere gider, gelişir yoksa bir yerde tıkanır mı?

 

ÖY: Farklı yerlere gider elbette ama insan kendini geliştirebildiği ölçüde... Herhalde bütün yazan kişiler için de, yazarlar için de geçerlidir bu: Okuyup, yabancı literatürü de takip edebiliyorsa, Türkiye’de kendi çağdaşı yazarları ve Türk Edebiyatı’nın artık klasikleri dediğimiz yazarları da yapıtları da takip edebiliyorsa, okuyabiliyorsa ve tek bundan beslenmiyorsa tabii; sineması var, tiyatrosu var, müziği var, sanatın farklı alanları, plastik sanatlar var. Bunlardan da besleniyorsa, sonuna kadar gidebilir. Niçin olmasın? Çok yaşlılığındaki dönemlerde bile taptaze ürünler verebilir ama bunun çok nadir örneğini görüyoruz. Türk Edebiyatı’nda bir ya da iki kişi var böyle. Onun dışında hep belli bir yere geldikten sonra kendini tekrar etme ve bu tekrarları da –bir isim oluşturduktan sonra, nasılsa basılıyor, öyle devam etme söz konusu Türk Edebiyatında...

 

Belki de kapılar kapandığı içindir. Dört, beş, on beş gözle bakma kapılarını kapattığı içindir.

 

ÖY: Evet. Belki de... Belki de... Daha çok diğer alanlarda... Özellikle oyuncularda da çok oluyor bu gördüğüm. Rastladığım kadarıyla belli bir yere oturtmuşlarsa kendilerini halkın gözünde onun dışına çıkmayı pek arzu etmiyorlar ya da onun dışına çıkacak cesareti pek göstermiyorlar. Belki bir yazar için de, kendini çok farklı bir durumda konumlandırıyorsa o yazar olan kişi, yazarlık tanımının dışında ayrı bir konumda çok önem ve payeler atfederek kendini konumlandırıyorsa, o da büyük bir olasılıkla okurlarının isteğinin dışına çıkmak istemiyor.

 

Müzisyenler içinde bu söz konusu... Marianne Faithfull’un son albümü daha önceki çalışmalarından ne kadar farklı bir yerde...

 

ÖY: Çok farklı ve o kadar cesur bir kadın Marianne Faithfull. Dinleyicilerim benden ne bekler diye düşünmeyip hakikaten içinden gelen müziği yaptığı için ve onu yorumlamakta da son derece başarılı olduğu için bence Marianne Faithfull’un yolunun kapanması ya da unutulması gibi bir durum zaten söz konusu olmaz ama, o kadar cesur olmak gerekir. Yani sanatın her alanında denemelere açık ve yaştan korkmadan cesur olmak gerekiyor.

 

Korkmamak ve fazla çalışmak... Gündüz başka işte...

 

ÖY: Evet... Belki de... Ona bir şey diyemem.

 

Bizim şartlarımızda farklı işler olağan. Ama bir başka açıdan bakıldığında da farklı işlerle uğraşmak, farklı gözlerimizi açık tutmamıza da yardım ediyor.

 

ÖY: Tabii; farklı alanlarda uğraş vermek... Türkiye’de bugün herkes biliyor ki çok az sayıda yazar telif ücretleriyle yaşayabiliyor. Hayatını idame ettirebiliyor rahatlıkla, ama onun dışında kalanlar bir şekilde yan alanlarda uğraş vererek -yani gene yazıyla ilgili işler olabilir, olmayabilir- hayatlarını öyle sürdürebiliyorlar. Fakat bunun bir avantajı da hakikaten gündelik hayatın çok içinde olup o küçük sorunları, bazen gülüp geçtiğimiz insan ilişkilerindeki çıkar çatışmalarını, olan bitenin hepsini gözlemleyip, onları yaşamak.

 

“Arızalı Kalpler”e yine uğrarsak eğer: Genelde kitabın ismi özeldir, çok zor konulur. Sizin için de böyle mi oldu?

 

ÖY: Evet. Ama bir anda çıkar o. Ya içinden çıkar ya bir şekilde hikayelerin bütünündeki ya da her ne yazıyorsanız onun bütünündeki yapısal özellikten birdenbire o kitabın adı ortaya çıkıverir. “Arızalı Kalpler” deyince, arıza, onarım gerektiren bir şey. “Arızalı Kalp” deyince de insanın aklına ilk başta, aşk derdi çeken, bundan dolayı arızalı,o tutkuyu derinlemesine yaşayan... Ben onları “Arızalı Kalpler” diye nitelendiremiyorum. Aşık insanlar, tutkulu insanlar onlar... “Arızalı Kalpler”e gelince, orada kendimce bir tanım oluşturmaya çalışmıştım. Hayatında belli dönemlerde belli yaralar almış ve bunları unutmak yerine arada bir kazıyıp, o kabukları kanatan ve tekrar tekrar aynı acıyı yaşamaktan korkmayan kalpler için “Arızalı Kalpler” deyimini kullandım ben.

 

“Mutlu hayatların anlatılacak bir yanı yoktur” demişler.

 

ÖY: Hayatta da belki bir arıza olması gerekiyor. Kalplerde de bir arıza olması gerekiyor. O yüzden “Arızalı Kalpler” bu kitaba uygun düştü diye düşünüyorum isim olarak. Ama tabii tam olarak ben bir şey diyemem. Sonuçta benim için tamamlandı. Artık başkaları diyecek, ne diyeceklerse...

 

Öykülerinde farklı anlatım biçimleri denediniz mi?

 

ÖY: Genelde farklı tarzları bir arada kullanıp bir bütün oluşturmaya çalıştım. Onda da bir öykü tamamen mektup tarzında gelişiyor. Kendisini hamile bırakıp giden üçkağıtçı bir askere mektup yazan bir kasaba kızının öyküsü bu. Ve sonra mektubun depremden sonra kasabanın yollarında savrulduğunu ama sahibinden bir haber alınamadığını ya da sahibinin kim olduğunun bilinemediğini görüyoruz. Böyle bir öykü var. Mektubun yanı sıra diyaloglar biçiminde gelişen öyküler var. Çokça kullanılan geriye dönüş tekniğiyle gelişen öyküler var. Bir de sanki böyle daha Anadolu’nun ilk dönemlerinde başlayıp da aniden günümüze geliveren bir öykü var.

 

“Mazi Taşıyan Trenler” adlı öykünüzde de “Göl”ün işlediği bambaşka bir şey... Dışardan gelen bir adam ve o adamın yine kendine ait olduğu yerde kayboluşu; küçük mekanlar kullanıyorsunuz, küçük kasabalar...

 

ÖY: Kasabada taraçalı bir evin taraçasında durup düşünen, halasını gören, onu ziyaret eden bir adam, geçmişine de yolculuk yapıyor. Aynı yerde, gölde boğulup ölen iki arkadaşını düşünüyor.  Halasının oğlu birisi ama halasının haberi yok oğlunun öldüğünden. Bir şekilde eski bir milletvekili olan eniştesi, oğlan bir gece kaçtı evden gitti, dedirtiyor.

 

Öykülerinizin çoğunda küçük bir yerleşim merkezi ya da büyük şehrin daha kenarlarında yaşayan kişiler yer alıyor.

 

ÖY: Genelde kasabaları ve şehirde de varoşta yaşayan ama şehrin göbeğinde yer almak durumunda kalan insanları yazdım.

 

Çok da umut yok gibi içlerinde, sadece o anı yaşıyorlarmış gibi.

 

ÖY: Hepimiz gibi. O an yaşanıyor, hayat getirdikleriyle yaşanıyor aslında. Hayattan bağımsız bir şey değil tabii ki. Sonuçta herkes tabii ki içinde geleceğe ilişkin umutları barındırıyor. Bir şeyler yapıyor ama, bir noktaya kadar. Onun dışında gün ne getiriyorsa -özellikle Türkiye gibi, bir gün sonra ne olacağını bilmediğin bir ülkede gün ne getiriyorsa- herkes onu yaşıyor.

 

Ne tuhaf değil mi? Hem ülkemiz koşullarından, hem coğrafi koşullardan bir dakika sonra bile ne olacağı belli değil.

 

ÖY: Ben gene olumlu davranıp farkındaysan bir gün sonra dedim, sen bir dakikada karar kıldın. Doğru bir dakika sonra ne olacağı belli değil. Hiç kimse için belli değil.

 

“Arızalı Kalpler”deki öykülere tek tek baktığınızda kurgusunun nasıl ilerleyeceğini –çünkü iki üç senelik bir zamana yaymışsınız- düşündünüz mü? Ne zaman “bitti” dediniz?

 

ÖY: İnsan onu hissediyor, bir şekilde onu söylemek, belirlemek zor. Bir bütün oluşturmaya karar veriyorsunuz ve o bütünü yapmaya başladığınız zaman yavaş yavaş ne zaman sona yaklaştığınızı, ne zaman bittiğini bir şekilde içgüdüsel olarak hissediyorsunuz. Tabii ki planlanmış bir yapı söz konusu, ortada ama, bir yandan da insan hislerine de o konuda güvenmek durumunda. Yani yemek yapmak gibi bir şey. Yakabilirsiniz de, çiğ de bırakabilirsiniz. Ama tam kıvamında da yapabilirsiniz. İşte kıvamında olduğunu hissettiğiniz zaman –böyle dediğime bakmayın, yemek yemeği çok severim, yemek yapmayı hiç bilmem ama- o bir biçimde hakikaten olmuş oluyor.

 

Aklına bir şey geldiğinde, çünkü bazen öyküler dallanır, budaklanır, başka bir öyküyü, başka bir konuyu doğurur. Öyle bir sonsuz gitme hali olmuyor mu?

 

ÖY: Yok, bende olmuyor. Kendi içinde bir takım matematiksel bağlantılar var öykülerde. Bir öyküde bahsedilen çift, diğer öyküde başka bir biçimde karşımıza çıkıyor ama bunu sonsuza kadar sürdürmek ya da çok uzun süre aynı motifleri kullanmak yerine, belli bir matematiği kurduktan sonra net bir biçimde bütünleşiyor ve bitiyor. Bende sonsuza kadar sürdüreyim diye bir oluşum olmuyor. Başka bir şey yazıyorsunuz o sırada mesela, onunla uğraşmak zorundasınız aynı zamanda.

 

Onun matematik kurgusu daha ağır basıyor. Mesela neyin?

 

ÖY: Şimdilerde bir romanın. Ama uğraştırıyor. Çok içinde olduğum bir dünya olmadığı için uğraştırıyor. Onun için okumalar, araştırmalar yapıyorum. Türkiye’de geçmiyor. O yüzden o coğrafyayı iyi tanımak, bilmek durumundayım. Onunla uğraşıyorum ama bakarsınız başka bir şey de çıkabilir.

 

Çalışmalarınıza baktığımızda hepsi farklı anlatım biçimleri... Bunu nasıl başarıyorsunuz?

 

ÖY: Hepsi kendi biçimini getiriyor zaten. Yazan insan daha iyi anlar bunu, daha net anlar. Bu konu çok güzel, roman olarak başlayayım diyor insan, ona göre kafasında bir kurgu oluşturuyor. Sonra bakıyor ki, hayır, o roman olacak bir şey değil. Oyun olarak sahne üzerinde güzel olacak bir şey. Onun üzerine oyuna dönüşüyor. O konuda herkes yüreğinin götürdüğü yere gidiyor.

 

Sizin ayrıca bir şansınız var, oyunlarınız sahneleniyor... Bir de ayrıca bir haber var ki onu da sizden dinleyelim.

 

ÖY: Ben de çok mutlu oldum gerçekten. Adı üstünde bienal iki yılda bir yapılıyor. Bonn Bienali var. Bonn Bienali’ne bu yıl Türkiye’den seçilen yazar ben oldum. Bonn Bienali de son kez yapılıyor, bildiğim kadarıyla başka bir bienali başlatacaklar. “Ay Tedirginliği” oyunuyla haziranda gideceğiz. Yazar ağırlıklı bir bienal olduğu için de, yazarla  ilgili yapılan çalışmalar da söz konusu. Diğer oyunlar da bunun üzerine yabancı dillere çevrilmeye başlandı. İngilizce’ye, Fransızca’ya çevrilen oyunlar var.

 

Özen, bu tür seçimler, davetler, ödüller ne ifade ediyor sizin için bir yazar olarak?

 

ÖY: Benim için güzel çünkü ben fazla o dünyanın içinde değilim. Tiyatrodan çok arkadaşım var ama çok o dünyanın içinde değilim ve dolayısıyla bir yazar olarak çok fazla insanlarla iç içe değilim; iş dünyası haricinde. Öyle bir durum söz konusu olunca da net birebir tepki alamıyorsunuz yazdığınız şeyler için... İyi diyorlar, beğeniyorlar, seviyorlar, bunları söylüyorlar ama eleştirmenlerin ağzını bıçak açmıyor. Biliyorsunuz eleştirmenleri; belli isimler dışında ağzını bıçak açmaz. Dört beş eleştirmenimiz vardır, ahbaplarını yazar yazar otururlar ya da gelen kendileri için tehlike yaratmayacak, ortamı kurtaracak daha vasat yazarlar konusunda yazmak üzerine eğitim almış gibidirler. Durum böyle olunca otomatikman birebir bir tepki alamıyorsunuz karşınızdakinden. Ama bu tür ödüller olsun, bienale davet edilme olsun bunlar emeklerimin boşa gitmediğini gösteriyor bana. Beni mutlu ediyor çünkü hakikaten çok çalışıyorum. Gerçekten çok çalışıyorum, onu biliyorum. Başkaları bir çalışıyorsa ben üç çalışıyorum. Bunun boşa gitmediğini bilmek, değerlendirildiğini bilmek çok güzel.

 

Yollarda, sokaklarda, kıyılarda onlar.

Kışlalarda, parklarda, kurtarılmış bölgelerde gene onlar.

Aşkın, kederin, nefretin deminde, hayat depreminin on bir şiddetinde hep onlar. Usuldan, usuldan, kalpten.

“Arızalı kalp”ten, “Arızalı kalpler”e.

 

(Söyleşi 18 Mart 2002’de Açık Radyo’da yayınlandı.)