Edebiyatın Altın Çağı ve İrlanda Trajedisi

Edebiyatın Altın Çağı ve İrlanda Trajedisi

04 Ocak 2013

İki ayağı üstünde durabilen ilk primatlardan başlayarak keşif ve icat yeteneğini kullanan insanoğlu önce avcı toplayıcı göçebe yaşam biçimi ile yeryüzüne yayıldı. Birkaç yüz bin yıl alan bu sürece dair elimizdeki veriler sınırlı olsa da doğayı işleme ve dönüştürmeye başlayan insanoğlunun yerleşik tarım toplumlarını oluşturması ise yaklaşık 10 bin yıllık bir süreçte gerçekleşti. Antropolojik anlamda evrimsel sıçrayış olarak görülen tarım devriminin değiştirici dönüştürücü etkisine insanların başlangıçta nasıl tepki verdiğini bilemiyoruz. Ancak günümüzde bile tarih öncesi dönemdeki gibi özgür yaşayan göçebelerin yeryüzünde varlığını sürdürüyor olmaları yaşanan dönüşümün herkesçe kabul görmediğini ve sancılı olduğunu düşündürüyor. Tarım devrimi ile birlikte yaşanan dönüşüm ve kazanımlar yazının bulunmasını da kapsayacak biçimde günümüze kadar ulaşan içinde bulunduğumuz tarihsel süreci kapsıyor.

Tarım toplumlarının gelişip çoğalmasının yanı sıra 16. Yüzyıldaki coğrafi keşifler ile birlikte yeni ticaret yollarının bulunması ve hammadde kaynaklarının artması sanayi devriminin fitilini ateşler. 17. Ve 18. Yüzyıl ile birlikte özellikle orta Avrupa’da sanayi devrimi yaşanmaya başlar. Tarım devriminin 10 bin yıl sürmesine karşın sanayi devriminin bir kaç yüz yıl içinde gerçekleşmiş olması insanlığın bilgi birikimindeki geometrik artışa paralel olarak sürecin hızlanması olarak açıklanmaktadır. Tarım devrimi ile birlikte doğayı kendi gereksinimleri doğrultusunda değiştirip dönüştürmeyi başaran insanoğlu sanayi devrimi ile yeryüzüne ve doğaya hükmetme yoluna girmiştir.

Gerçekleşen sanayi devrimi insanı doğanın parçası olmaktan uzaklaştırılıp yöneticisi, dönüştürücüsü ve giderek hükümdarı algısını beslemektedir. Doğaya hükmeder olduğu algısı günden güne pekişen insanoğlunun bu yeni toplum düzeninde önceden tanımlanan form ve normlar içine tıkılmak zorunda bırakılması uyum göstermeye zorlanması 19. Yüzyıl içinde sanat ve edebiyat ürünlerine farklı biçimlerde yansır. Doğadan, doğasından uzaklaşmakta olan insanlığın değerlerini anlatan ve yitirilmekte olanları görünür kılan sanat akımlarının, edebiyat eserlerinin bu dönemde altın çağını yaşaması rastlantı değildir.

İnsan ve kültürü içinde büyük dönüşüm ve sıçrama yaratan sanayi devrimi gereksindiği yeni toplum ve kültürünü oluşturmak için daha önceki devrimsel sıçramalarda yaşandığı gibi baskıcı olmak zorundaydı. Öyle de oldu. Yaşanan dönüşüme uyum gösterebilen insanlar ve toplumlar öne çıktı, direnenler ve diğerleri geride kaldı. Tüm bunların herkesin gözünün önünde olması ve toplumun baskıcı yeni yapısı herkesi sessizce kabullenmeye zorlasa da sanatçılar ve edebiyatçılar susmadı. Onlar sistemin insanı başka bir şeye dönüştürmekte olduğunu baskı ve sindirmeleri açıkça dile getiremeseler de yazdıkları romanlar ve kullandıkları metaforlar ile anlatmayı sürdürdüler. Hatta bu nedenle bazıları eserlerini yazdıkları dönemde yeterince anlaşılamadılar.

Küçük atölyelerde kol gücü kullanılarak başlayan sanayi devrimi buhar gücünün kullanımı kömür ve demir ile orta Avrupa’da hız kazandı. Modern sanayi toplumları ise ticari burjuvazinin gelişmesiyle önce Batı Avrupa’da sonra Amerika’da ortaya çıktı. Dönem edebiyatçıları yaşanan dönüşümü yansıtan eserler üretmeyi sürdürdüler. Franz Kafka (1884-1924) sanayi toplumunun ortaya çıkışıyla insanın bir böceğe dönüşebileceğini ve bu dönüşüme kendinin bile rıza gösterebileceğini (dönüşüm), bir üst organizasyon olan devletin bürokrasinin ardına saklanıp buharlaşabileceğini (Şato), ötekinin varlığı üzerinden hukukun baskı unsuru haline dönüştürebileceğini (Dava), insanların korkular üzerinden kendiyle yabancılaşıp boyun eğmek zorunda bırakılabileceğini (Dava ve Ceza kolonisi) kaleme aldı. Batı Avrupalı yazarlar ise yaşanan dönüşüme direnmek yerine kaçınılmazlığını ortaya koyan, toplumun farklı kesimlerinde etkilerini anlatan eserler ürettiler. Charles Dickens (1812-1870) sanayi toplumunun gereksinimi olan ucuz işgücü yüzünden kalabalıklaşan şehir insanlarının yaşantısını kaleme alırken (Oliver Twist, İki Şehrin Hikayesi) Honore de Balzac (1799-1850) taşrada kalmada direnen kırsal nüfusun kilisenin kontrolünde olduğunu görünür kılan eserler (Eugenie Grandet, Köylüler) üretiyordu. Sanayileşmenin gereksindiği hammadde için dünyanın kalan yarısını sömürmeyi görev bilen zihniyeti ve onun uzaktaki toplumlara sömürgen bakışını kaleme alma görevi ise Joseph Conrad (1857-1924) ve ardıllarına düşmüştü.

Yazarların çoğu eserlerinin satır aralarında doğanın belirlediği sınırlar ve kendi küçük dünyalarında özgür yaşayan insanın nasıl esaret altına alındığını, doğasından koparılıp “icat edilmiş” gereksinimler ve “korkular” kullanılarak yeni toplumun içine hapsedilmekte olduğunu, özgürlük kavramının bile yeniden tanımlandığı üzerine eserler kaleme alırlar. Yazdıkları eserlerde kahramanlar ilk bakışta insandır. Yer, içer, gezer tozar, aşık olurlar. Ancak ne kadar insana benzeseler de aslında yeni toplumun içi boş öznesi olmaktan öteye geçemezler. Romanlarda aktarılan hayatlar içi boş bir kostüm ve oynanan oyundan ibarettir. Kostümün içinde kimin olduğunun çoğu kez önemi bile yoktur. Oyununu oynayıp sahneyi terk eden insanın önemi sınırlandırılmış, birey olarak varlığı gördüğü işleve dönüştürülmüştür.

Bazı Avrupalı yazarlar sessiz bir başkaldırı biçiminde bazen metaforik anlatımlarla yaşanan süreci görünür kılmaya çabalarken Atlantik ötesi topraklarda Amerika’da Herman Melville (1819-1891) Moby Dick adlı eserini kaleme alıyordu. Kaptan Ahab ile Moby Dick arasındaki çatışma insan ile doğa arasındaki çatışmaya ve insanın doğayı kontrol altına almasına gönderme yaparken gemi mürettebatı ile kaptan Ahab arasındaki çatışmanın birey ile toplum arasındaki ilişkinin yöneticiler lehine nasıl bozulmakta olduğunu görünür kılmaya çabalamaktadır. Melville, yaşanan bu dönüşüme ve yitirilmekte olan insani öze karşı çıkış ve direniş yöntemi olarak Katip Bartleby adlı öyküsünü kaleme alarak metaforik de olsa ilk kez sivil itaatsizlik ve pasif direniş fikrini paylaşmaktadır. Aynı dönemde yine Amerika’da Nathaniel Hawthorne (1804-1864) Kırmızı leke (Scarlet Letter) isimli eseriyle kırsal kesimde kilise üzerinden toplumun nasıl baskı altına alındığına vurgu yapar. Harriet Beecher Stowe (1811-1896) ise ölümü gösterip sıtmaya razı etme benzeri Tom Amcanın Kulubesi adlı eseriyle çalışanlara kölelik düzenini işaret edip işletme sahibinin insafına bırakılmış çalışma hayatına razı olmanın normal olarak algılanmasına katkı sunmaktadır. Yine Walt Whitman (1819–1892) Çimen Yaprakları isimli şiiri ile Amerikan entelektüellerinin yitirilmekte olan özgürlüklerin peşinde koşması gerektiğini haykıran manifestoya imza atar. Batı dünyasında kopan fırtınalar her ne kadar sanayi devrimini yaşamasa da doğu edebiyatını da etkiler. Rusya’da Dostoyevski (1821-1881) kırsaldan kopmakta kararsız kasaba insanının yaşadığı çelişkileri, ruh halini anlatan eserler ( Suç ve Ceza, Yeraltından Notlar) kaleme alır. Tolstoy (1828-1910) ise gerçekleşmeyeceğini bilse bile kendini büyük hayallere adama sevdasında görünüp küçük hesaplarının peşinde koşan insancıkları (Harp ve Sulh) ve kırsalın ezici dinsel baskısından kurtulamamış şehir insanlarını (Anna Karenina) anlatan eserler yazar. Tüm bu yazarlar sayesinde 19. yüzyıl edebiyatın altın çağı olarak anılır.

Gelelim İrlanda’ya;

Tüm bunlar yaşanırken sanayi devrimine direnen ancak doğanın gadrine uğrayan İrlanda ise fırtınanın ortasında kalır. Her ne kadar hammadde ve enerji kaynakları olmasa da sanayileşmenin istediği işgücü adada fazlasıyla vardır. Üstelik dönemin sanayi devi Britanya burjuvazisinin gözü deniz ticaret yollarının üzerinde olması nedeniyle İrlanda’nın üzerindedir. Ada Britanya işgaline uğrar ve kültürel olarak asimile edilmeye, dahası din değiştirip Protestanlaştırılmaya çalışılır. Ancak katolik İrlanda baskılara direnir. Yaşanan direniş sanayi yatırımlarından nasiplenememesine yol açarken geleneksel tarım toplumu olarak hızla üreyen nüfusunu kıt ada kaynakları yüzünden besleyemez hale gelir.

Britanya hükumetlerinin sistematik, acımasız asimilasyon ve yok etme politikalarına doğa da Malthus yasaları ile destek verir. 19. Yüzyıl ortasında yaşanan büyük patates kıtlığı 5 yıl gibi kısa bir sürüde 8 milyona ulaşan ada nüfusunun yaklaşık 1 milyonunun ölümüne, 1 milyon İrlandalının ise Amerika başta olmak üzere Atlantik ötesine göç etmesine neden olur.

1845-50 yılları arasında yaşanan kıtlıkta ölenlerin anısı için Dublin’de Liffey ırmağı kenarında 1997 yılında yapılan kıtlık anıtındaki heykellerden. Bu etkileyici heykeller kıtlık nedeniyle topraklarını terk edip Dublin’e gelen ve ölenler içindir. Her heykelin altında ölen kişinin adı ve aile isimleri yazılıdır.

Üretken nüfusunu kaybeden, kıtlık ve açlık yanı sıra bulaşıcı hastalıkların pençesinde doğanın lanetine uğradığını düşünen ada insanı doğanın parçası olmanın anlamını da sorgulamak zorunda kalır. Bu dönemde Britanya hükumetlerinin açlık ile ıslah etme çabaları asimilasyon ve kültürel dönüşüme direnen İrlanda insanı tarafından yine reddedilir. Bu reddediş sanayi devriminin de adaya girmesini geciktirir. Geleneksel tarım toplumu olarak doğadan beklediğini bulamamış ve sanayileşme açılımını da reddetmiş ada insanı için yaşananlar tam bir insanlık trajedisidir. Üretken nüfusunu doğal koşullara kırdırmış ve göçlerle kaptırmış, Britanya’ya duyulan öfke nedeniyle sanayileşmesini de gerçekleştirememiş İrlanda’da şairler ve yazarlar insanlığın yaşadığı bu büyük trajediden beslenen eserler üretir.

4 Milyon nüfuslu bir ada devleti olan İrlanda, Dublin doğumlu ve Nobel edebiyat ödülü sahibi 4 edebiyat adamı (William Butler Yeats 1923, Bernard Shaw 1925, Samuel Beckett 1969 ve Seamus Heaney 1995) çıkarmıştır. Kuşkusuz bunlara ek olarak Nobel almasalar da insanlığın düşünsel hayatını etkileyip değiştirmeyi başarmış pek çok önemli yazar da yine İrlanda’dan çıkmıştır. James Joyce’un (1882-1941) başını çektiği Dublinli yazarlara Oscar Wilde (1854-1900) Şair William Butler Yeats (1865-1939) Thomas Moore ( 1779-1852) gibi çağdaşları eşlik eder. Thomas Moore, Ütopya adlı eseriyle insanlığın yaşadığı bu büyük trajediden, acımasız gerçeklerden kaçış yolu olarak ütopik yeni bir toplum düşü ile çıkış önerir. Gerçeğin ağırlığı altında ezilmek yerine gerçeküstücülüğün tohumlarını atar. Yine Nobelli şair William Butler Yeats ise şiirleriyle insanlığın tarihsel mitlerine göndermeler yaparak gidilmekte olan yoldan tarihsel köklere geri dönüş ile çıkılabileceğine yönelik eserler üretir. Oscar Wilde ise yaptığı derinlemesine ruhsal çözümlemeler ile sanayi devrimi ile ortaya çıkan insani dönüşümün acımasızlığına karşın insanın küçük çıkar hesapları ile nasıl uyum gösterebildiğini anlatıp o küçük insana ayna tutar. Aynadaki görüntüden rahatsız olanlar yazarın sudan gerekçeler ile hapse atılmasına ve erken yaşta aramızdan ayrılmasına da destek verirler. Tüm bu Dublin doğumlu yazarlar 19. yüzyılda yaşanan edebiyatın altın çağı ile birlikte anılmaktadır.

Postmodern Zamanların Mesihi: James Joyce

Yine Dublin doğumlu olup aynı dönemde yaşayan James Joyce ise hepsinden bir adım öne çıkar. Önce Dublinliler kitabı ile taşradaki hayatı ve kırsalı anlatan öyküler kaleme alır. Kendini özgür hissetmesine karşın yaşadığı yeri terk edemeyecek kadar tutucu, yaşadığı ortamın kıt doğal kaynaklarını sınır olarak görüp kabullenmiş, ufak çıkar hesapları ile kendini mutlu etmeyi başaran haz düşkünü küçük insanları anlatır. Daha sonra kaleme aldığı Ulysses adlı destansı eserinde ise yaşanan koca bir ömrü katmanlar halinde sadece 18 saat içine sığdırır ve hayatların doluluk içindeki sıradan halini resmeder. Yapıtın kahramanlarını bize tüm özellikleri ile anlatır ama onların gerçekte kim olduklarını hiçbir zaman bilemeyeceğimizi dahası kahramanların da kendileri hakkında dışarıdan görünenin ötesinde bilgisi olmadığını hissettirir. O çok değer verdiğimiz yere göğe koyamadığımız ömrümüzü bırakın özgürce yaşamayı var olmaya bile ulaşamadan gelip geçici bir iz olarak yaşamak zorunda bırakıldığı günümüz postmodern insanına dönüşebileceğinin ipuçlarını sunar. Çıkış yolu arayanlara ise bilinen tüm yolların sistem tarafından önceden tanımlanmış ve tutulmuş olduğunu, olası tüm hamlelerin öngörüldüğü bu açmazdan çıkmak için her seferinde farklı, aykırı ve toplumca kabul görülmesi neredeyse olanaksız bireysel devrimci çıkışlar işaret eder. Joyce bu yolu anlatabilmek için farklı yeni bir dil üretmek gerektiğinden bile söz eder. Sözcüklere bilinen anlamları dışında yeni anlamlar yüklemek, yeni sözcükler icat etmek ve yeni cümle yapıları kurup kişisel bir dil geliştirerek kendi dininin kitabını yazmak biçiminde bir çıkış önerir. James Joyce’u zor ve anlaşılmaz kılan biraz da budur. Gösterdiği çıkış yolunun neredeyse olanaksıza yakın olması onun karamsar olarak algılanmasına yol açar. Kahramanları üzerinden başlangıçta doğanın özgür bireyi olan insanın önce öznelliğini yitirip işleve (gördüğü iş, yarar, her neyse) dönüşmesini anlatır. İşlevi olmayanların ise sistem tarafından ötekileştirilip imha edilebileceğini ve hatta gerekirse kendini imha etmeyi bile meşrulaştırabileceğine dikkat çeker. 23 yılda tamamladığı son eseri ise geleceğin insanına mesaj gibidir.

İrlanda gerçeğinde yaşanan trajedilerin canavarın karnını doyurmaya yetmeyeceğini, uyum gösterme çabalarının sistemin acımasızlığı altında ezilmeyi sürdüreceğini, insanın gördüğü işlevler arasında kaybolmuş sanal bir yapıya dönüşüp kendi maddi varlığını bile yitirebileceğini anlattığı son eseri Finnegans Wake ile sanayi sonrası toplumun trajedisini de kaleme alır. Bu eserde matematikte henüz sanal sayılar yeni kullanılmaya başlamş, günümüzün sanal alemi hayal bile edilemezken sanal bir dil kullanmayı seçmiştir. Kendi ifadesiyle dili özgür bırakabilmek ve ruhun gerçek anlatımına ulaşabilmek için rüyaların dilini kullandığını söylemektedir. Gördüğümüz rüyaları ne kadar anlatmaya çalışsak da hep bir şeylerin eksik veya örtülü kaldığı, sözcüklerin rüyayı tam olarak yansıtmaya yetmediği üzerinde durur. Rüyaların dilinin sözcüklerin farklı anlam ve biçimlerini bir arada içermesi ve birden fazla anlamın mantıkla açıklanamayacak biçimde çakışarak çok katmanlılık göstermesi olduğundan yola çıkarak ruhun zenginliği için sanal da olsa masalların dilini işaret eder.

Ulysses de sabah gün doğumu ile başlayıp 18 saat içinde gün batımıyla sona eren bir günü anlatırken bu son eserinde batan güneş ile başlayan bir geceyi anlatarak eserleri arasında devamlılık yaratmaya çalışır. İnsanlığın sanayi devrimi ile yükselen ortalığı aydınlatan güneşinin ne yazık ki insanı da peşine takıp batmakta olduğunu, Finnegans Wake’de ise gecenin karanlığının insanlığı rüyalar alemine sürükleyerek yalnızlaştıracağını, rüyaların ve başkalarının rüyalarının kalabalıklığı içinde yalnız ruhlara dönüşmekte olunduğunun ip uçlarını verir. Anlatım sezgiseldir ve açık seçik ifade etse de beklentileri insanlık için karamsardır. Rüyalara dönüştükçe kavramsal olarak zenginleşen ancak bir ışık huzmesi gibi uçucu geçici hale dönüşüp maddi varlığını yitirecek hayatları göstermeye çalışır. Bu anlamda Kafka nasıl modernizmin insanı neye dönüştürmekte olduğunu anlatmaya çalışmışsa Joyce ise gelmekte olan postmodern zamanları sezmiş ve hayatların nasıl sanal hale dönüşüp kendi kavramsal zenginliği içinde aslında yok olabileceğini anlatabilmek için rüyaları kullanmıştır.

 James Joyce ( 1882 - 1941 )

Maddi varlığından bağımsız olarak farklı sanal kimliklerle sosyal medyada var olmaya çabalayan ve aslında kendi olmasa bile ürettiği sanal kimliklerle yaşamaya eğilimli ürkek ve yalnız günümüzün masalsı insanlarını yüzyıl öncesinden öngörmüştür. Kuşkusuz anlatmaya çabaladığı sezgiseldir. Elektriğin keşfinin ötesinde iletişimin telgraf ile olduğu dönemde sanal iletişim ortamları ile kuşatılmış postmodern insanları yine sezgisel bir biçem ile anlatmaya çabalamıştır. Tarihe katmanlar halinde bakıp tarihsel olayları neden sonuç ilişkisi ile değerlendirdiğimiz gibi Joyce geleceğe bakmış, katmanların arasından gördüğü geleceğin insanı ile iletişim kurmaya çabalamıştır. Önerdiği çıkış yolu ise bugün bize naif gelse de günümüz sanal dünyasının Joyce dilinde karşılığı olabilecek masalsı olmaya çabalamaktır. Joyce’un işaret etmeye çalıştığı, masalların anlam ve ifade zenginliği yanı sıra taşıdığı zaman dışılıktır. Eserine Finnegans Weak adlı İrlanda halk şarkısının ismini vererek sözünü ettiğim katmanlı anlam oyunlarından birini yapmıştır. Tim Finnegan isimli bir duvarcı ustasının iskeleden düşmesi, öldü sanılarak morga götürülmesi ve gece viski kokusu ile ayılıp kendine gelmesini anlatan tarihi şarkı ile öncelikle İrlandalı efsanevi bilge Finn Maccumhal’e gönderme yapıp öldü sanılan İrlanda’nın direbileceğini işler. Dahası Finnegan’s biçiminde yazmayıp virgül kullanmaz ve Finegan’ın ölümünü anlattığı gibi tüm Finneganların uyanışını da ifade etmeye çalıştığını sezdirir. Bir masal gibi kendi tarihselliği içinde hem zaman dışılığı barındıran hem de kullandığı sözcüklerin zamanlar içinde değişen anlamlarına göndermeler yaparak anlamı zenginleştiren anlatım ile İrlanda’nın geleceğe yazılmış masalını anlatır. Ülkesi için insanları için gelecekte yaşanacakları öngören Joyce kendi masalını üretemezse başkalarının masallarının parçası olmaktan öteye geçilemeyeceğine işaret etmiştir.

Günümüzden geriye doğru baktığımızda Joyce’un öngörüleri ve ülkesi için işaret ettiği çıkış yolunun büyük oranda gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Bir ada ülkesi olan ve sanayi devrimini kaçırmış, pek çok trajediler yaşamış İrlanda, varlığını sürdürme ve kültürel kimliğini koruyabilmenin yolunu Joyce’a nazire yaparcasına sanal alemde ve özellikle bilgisayar yazılımları alanında yaptığı AR-GE yatırımlarına yönelmekte bulmuştur. Hindistan ve İsrail ile birlikte yazılımın 3 “İ” sini oluşturmakta ve dünya yazılım sektöründe Hindistan’ın ardından ikinci sırada gelmektedir. Günümüzden geriye baktığımızda James Joyce için söylenen postmodern zamanların mesihi yakıştırması en azından İrlanda yereli için doğru bir adlandırma gibi görünüyor. James Joyce ve yukarıda söz edilen diğer Dublin doğumlu yazarların 4 milyon nüfuslu küçücük bir adadan çıkıp birbirlerinden beslenerek dünya düşünsel edebiyatını bu denli etkilemiş olmasını ise geçmişteki pek çok örnekte olduğu gibi yaşanan trajik olaylara borçluyuz.