Soğuk Savaş döneminin iki kutuplu dünya düzenine ait ve karşılıklı caydırıcılığa dayalı güvenlik stratejilerinin geçerliliğini yitirmesinden sonra, 1990’ların sonlarında, tek kutuplu olarak küreselleşmeye başlamış bugünün dünyasında, küresel ve bölgesel düzeyde güvenliğin nasıl sağlanabileceği konusunda uluslararası bir mutabakat yok. Bu konu dünyanın önünde acilen çözümlenmesi gereken sorunlardan biri olarak durmaktadır.
Bu anlaşmazlığın temel nedeni, tüm dünyada savunma adı altında silahlanmaya harcanan 850 milyar Doların % 50 sini tek başına harcayan Amerika ile dünyanın diğer ülkeleri arasında, küresel ve bölgesel güvenliğin nasıl sağlanacağına dair bir mutabakat olmamasıdır. Bu sorun dünyanın geleceği için önemli bir tehlike. Soğuk Savaş sonrasında tek süper gücün var olduğu bir dünya düzeninde, soğuk savaş döneminin iki kutuplu ve caydırıcılığa dayalı güvenlik anlayışı gereği olarak benimsenmiş olan silahlanma yarışının devamına imkân kalmadığına inanan ve 21. yüzyılı barış yüzyılı olarak coşkuyla karşılayan dünya halkları şimdilerde soğuk savaş dönemini mumla aratan bir güvenlik tehdidi ile yüz yüzeler. Soğuk Savaş sonrası yerinden oynayan taşlar henüz yerine oturmadı, yeniden inşa edilecek dünya düzeni ve güvenliği konusunda uluslar ve toplumlararası bir mutabakata ulaşılmadan bu tehdit ortadan kalkmayacaktır.
Yaşanan her gelişme, her yeni askeri müdahale, her yeni terörist saldırı sonucunda, “daha fazla demokrasi mi, daha fazla güvenlik mi?” sorusuna “daha fazla güvenlik için, daha az demokrasi” cevabının kimi çevrelerce kabul görmeye başlaması da endişeleri arttırıyor. 11 Eylül’den sonra Amerika’nın uygulamaya aldığı özel düzenlemeler, Rusya’nın 4 Eylül’den sonra, zaten emeklemekte olan demokrasisini kundaklama pahasına yaptığı, güvenliğe yönelik olağanüstü düzenlemeler, hepsi ama hepsi, “daha fazla güvenlik için daha az demokrasi” doktrininin toplumsal yaşama yansıtılması olarak görülmelidir.
çözülebileceğini savunan düşüncenin hortlaması karşısında, tüm dünyaya, sivil toplum örgütlerine, ama en başta da, demokrasiyi var oluşunun temeline yerleştiren Avrupa Birliği’ne düşen tarihi görevler vardır.Yine de her türlü korku yaratma, korkuyu körükleme propagandalarına rağmen, dünya kamuoyu, soğuk savaş dönemini aratırcasına artan askeri harcamaların tek sorumlusunu terörizm ve terörizmle savaş olarak göstermeye çalışan ideologlara ve politikacılara pek itibar etmiyor. Bu sağduyu ile dünya tarihinde görülmüş en büyük sivil tepki hareketlerinin oluşması, milyonların kendilerine anlatılan hikâyelere inanmadığını göstermesi dünya geleceği için büyük bir şans. Bugün, sorunların geçmişte insanlığa büyük acılar yaratmış bir yöntem olan, “savaş yoluyla müdahale” prensibine dayalı olarak 
Bugün Amerika tarafından uygulanmak istenen yeni uluslararası güvenlik stratejisinin ismi, ister “savunma amaçlı müdahale hakkı” olarak konsun, ister “önleyici müdahale” olarak adlandırılsın, esasen güvenliğin güçlünün, tek taraflı iradesi sonucu yapılacak askeri müdahaleler yoluyla , yani ancak savaş yoluyla sağlanabileceğinin savunulması karşısında, -ki bu sav bırakın hukuki meşruiyetten yoksun olmayı, toplumsal vicdanlarda dahi meşruiyete de sahip olamaz-,
eski dünyanın bu klasik şiddet stratejilerinin çözüm değil ,ancak sorun yaratacağını, küresel güvenliğe büyük zarar vereceğini yüksek sesle dile getirmek ve güvenliğin sağlanması için karşı argümanlar geliştirilmek, uygulanmasına öncülük etmek, insanlığın esenliği için yerine getirilmesi gereken tarihi bir görevdir.
Avrupa Birliği, kendi değerlerine sahip çıkma adına bu görevi, öncü rolünü üstlenerek yerine getirmeye başlamalıdır. Soğuk Savaş sonrası dünyada güvenliğin uluslararası topluluk nezdinde yeniden tanımlanması gerekmektedir.
Bugün bu argümanı destekleyenler arasında Soğuk Savaş dönemine ait kurumlar olarak adlandırılan Birleşmiş Milletler, Kuzey Atlantik Topluluğu ve NATO gibi kurumların yerine bambaşka kurumların kurulmasını da isteyenler de bulunmaktadır. Eski kurumların restorasyonu ile uğraşılacağına, yeni kurumların oluşturulması gerektiğini savunanlar vardır. Ama pragmatik bir bakış açısı ile, Avrupa ve Kuzey Amerika’nın oluşturduğu, Amerika ve Avrupa Birliği’ni içine alan bu önemli bölgede güvenlik, ekonomik işbirliği ve demokratik paydaşlık üzerine bina edilmiş, karşılıklı bağımlılık yaratmış Kuzey Atlantik Topluluğu’nun varlığını yeni şartlara uygun olarak yeniden tanımlamayıp devam ettirmesi tüm dünyanın lehinedir. Ancak, son NATO İstanbul zirvesinde, maalesef bu yeniden tanımlanma ve bu bağlamda tarihi bir açılım yapılamamıştır. Muhtemelen bunun en önemli nedeni, esas olarak bir güvenlik teşkilatı olan NATO'nun, Kuzey Atlantik Paktı ile bir görülmesidir. Halbuki, artık bugün NATO bu paktın sadece askeri bir teşkilatı olarak görülmeli, Kuzey Atlantik Paktı her alanda, sadece hükümetleri değil toplumsal aktörleri de içerecek şekilde yeniden yapılanmalı ve pakt yeni bir açılım geliştirerek kendini dünyanın değişen şartlarına adapte edebilmelidir. Tabii ki bu açılımın geliştirilebilmesi için Avrupa Birliği’nin de, Amerika’nın da dış politika ve güvenlik konularında görüş birliğine ulaşmaları, en azından mutabakata ulaşmaları ön şarttır.
Bugünün dünyasında benimsenen dış politika ve güvenlik politikalarının, toplumsal bir mutabakata sahip olunmadan uygulanamayacağı, uygulansa da başarılı olamayacağı aşikardır. Toplumsal mutabakat olmadan uygulanmaya çalışılacak dış politikaların, -her ne kadar çoğu zaman klasik bir yöntem olarak toplumda korku salıp mutabakat sağlama mekanizmaları yardımıyla yürütülmeye çalışıldığı görülse de-, bugünün dünyasında başarı şansı yoktur. Bırakın iletişiminin bu kadar üst düzeyde olduğu bugünün dünyasını, geçmişte dahi toplumsal mutabakata dayanmadan yapılan Vietnam müdahalesi örneğinde olduğu gibi, veya bugün Amerika’nın yaptığı Afganistan müdahalesinde veya Irak’ a yapılan müdahalesinde olduğu gibi , toplumsal bir mutabakata varılmadan başarıya ulaşılma şansı yoktur. Toplumsal mutabakat olmaksızın dış politika açılımları yapmak, uygulamaya geçmek düne ait özlenen bir yöntem olsa da , bugün başarı getirmesi imkânsız olan bir strateji olarak görülmelidir.
Bugün küresel güvenliğin nasıl sağlanabileceği üzerinde düşünürken, güvenliği tehdit eden ve çözüme kavuşturulması gereken dört önemli konuyu gündemin en başına koymak gerekir :
1) Uluslararası devletler sisteminde anarşinin hüküm sürmeye başlaması
2) Küresel güvenlik açısından ciddi tehlike arz eden, demokrasinin olmadığı, otoriter-diktatörlük rejimlerle yönetilen ülkelerin varlığı.
3) Çoğunlukla net bir amaç bile ifade edemeyen veya siyasi/dini amaçlar ifade ederek gerçekleştirilen tüm terörizm faaliyetleri.
4) Dünyada ekonomik refah dağılımdaki adaletsizlik.
Uluslararası devletler sisteminde anarşi çıkmasını önlemek zaten esas olarak Birleşmiş Milletler Örgütü’nün kuruluş amaçlarından biridir. Uluslararası hukuk düzenin kurulması , silahsızlanma, yeni ekonomik düzenin alt yapısının kurulması gibi konular, bu nedenle bugüne kadar Birleşmiş Milletler’in en önde gelen faaliyetleri arasında olmuştur.
Demokratik olmayan otoriter ve diktatörlük rejimlere sahip ülkelerin, demokrasiye geçme konusunda dünya güvenliği için teşvik edilmesi üzerine bir dış politika oluşturulması ise öncelikle 1990’da, Paris Mutabakatı’nda, Avrupa Topluluğu öncülüğünde seslendirilmiş, kabul edilmiş ve öncelikle Avrupa’da demokrasinin yaygınlaştırılması ve pazar ekonomisinin desteklenmesi, güvenlik için en önde gelen dış politika stratejisi olarak benimsenmiştir. Aradan geçen bu 14 yıl içinde, Avrupa Birliği kendi etki alanı içinde olan bölgede, bu yönde büyük değişimler yaşanmasının zeminini oluşturmuştur. Ancak bu demokrasi açılımını, askeri ve ekonomik süper güç olmasının getirdiği tek taraflı hareket edebilme kuvvetini küresel dış politikasının ana unsuru olarak belirleyen ve kendi için imtiyaz olarak kullanan Amerika’yı gerektiğinde karşına alma pahasına, yeterince dünya ölçeğine taşımayı başaramamıştır.
Bir önce ki ABD Başkanı Clinton, başkanlığının ilk yıllarında esasında demokrasinin yaygınlaştırılması ve pazar ekonomisinin desteklenmesi konularında , Paris Mutabakatı’na uygun politikaları açıkça desteklemiştir. Fakat sonrasında Clinton’nun da fazlaca bir şey yapmadığı aşikardır. Sonrasında eski dönemin güvenlik stratejileri yavaş yavaş Amerika’ya tekrar hakim olmaya başlamış ve sonunda da Bush yönetimi, askeri ve ekonomik güce dayalı bir dünya hakimiyeti tesis etme amacı güden bir düşünce içinde hareket etmeye başlamıştır.
Bugün Avrupa Birliği’nin önünde duran en önemli görev, Bush yönetimine rağmen sorunlu bölgelerde demokratik açılımların yapılması için öncülük üstlenmektir. Şimdilerde, her ne kadar içine düştüğü çıkmazlar karşısında Amerika, Büyük Ortadoğu Projesi adı altında Avrupa Birliği’nin görüşlerine paralel bir söylemi kullanmaya ve geliştirmeye kalksa da, Bush yönetiminin icraatları bu söylemi hiçbir şekilde inandırıcı kılmıyor. Bu nedenle Avrupa Birliği, her şeye rağmen bu söylemi üstlenebilecek yegâne küresel aktördür. Bu yolda Avrupa Birliği’nin yakın bir dönemde adım atıp atamayacağı hususu, geleceğin dünyasını şekillendirmede hayati bir öneme sahiptir.
Amerika tarafından bugün ‘’ Terörizmle Savaş ‘’ adı altında, devasa askeri bütçelerle yürütülen kampanya, terörün nedenlerini de, beslendiği kaynakları da göz ardı etmektedir.
“Terörizm” ve “güvenlik” kavramlarını yan yana koyduğumuzda ve terörle savaş için geniş anlamda güvenlik mekanizmaları geliştirmeye kalktığımızda, ilk önce sadece ama sadece vahşet yaratma amacıyla yapılan terörizmi, -ki bu tür bir terör eylemine Oklahoma bombacısı Timothy Mc Veigh’in eylemi bir örnektir-, Filistinli intihar bombacılarının yaptığı siyasi amaçlı terörizmi, veya bazı radikal İslamcıların “cihat” adı altında yaptığı ve çağdaş dünya düzenini yok etmeyi hedefleyen terörizmi birbirinden ayırmamız gerekir. Terörizmin kullandığı en kolay hedef olan sivillerin, tüm bu terörist eylemlerinin muhatabı durumunda olması, bizi yine de bu ayrımları yapmaktan alı koymamalıdır. Bu ayrımın yapılması, geliştirilecek güvenlik mekanizmalarının da sağlıklı olmasının, netice vermesinin en baş şartıdır.
Esasında güvenlik mekanizmalarının geliştirileceği en önemli platform Birleşmiş Milletler örgütü olmalıdır. Bugün Birleşmiş Milletler, bugüne kadar uluslararası topluluğa yaptığı tüm hizmetlere rağmen, yine de hükümetler arası bir konferans platformu olmanın dışına pek çıkabilmiş değildir. Mevcut yapısını sürdürdüğü sürece de bu durumdan kurtulamayacaktır.
Hükümetlerden ziyade sivil toplum ve bireylerin kuvvetlenmeye başladığı yeni dünyada, bir an önce, üye devletlerin toplumsal aktörlerini de içine alacak şekilde yeniden yapılanması, ve karar mekanizmaları içine sivil toplumu da dahil etmesi Birleşmiş Milletler’n gücünü arttıracaktır. Birleşmiş Milletler, adının da ifade ettiği gibi, sadece devletlerin hükümetlerinin değil , milletlerin değişik platformlar altında temsil edildiği bir yapıya kavuştuğunda medeniyetler arası diyalog da , sosyoekonomik dünya sorunlarının çözümü de, kültürel etkileşim de çok daha kolaylaşacaktır.
Birleşmiş Milletler’in yeniden yapılanmasına kadar gidecek bu yolda, dünya barışının ve güvenliğini sağlamasının en önemli ilk aşaması ülkeler arası bölgesel kurumların hızla kurulmaya başlamasıdır. Katılımcılık bölgesel anlamda da teşvik edilmeli, bölgesel karşılıklı bağımlılık ilişkilerinin kurulmasına özel önem verilmelidir.
Bu stratejinin en başarılı örneği olarak Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı verilebilir. Bu, bugünün Avrupa’sının gerçekleştirilmesinde son derece faydalı olmuş bir bölgesel yapılanmadır. Ortadoğu’da, Orta Asya’da veya dünyanın herhangi bir bölgesinde kurulacak bu tür bölgesel teşkilatlar, bölgesel sorunların çözümünde çok önemli rol oynayacaklardır. Maalesef bu tür katılımcılığı destekleyen bölgesel teşkilatların kurulması , Amerika tarafından pek de makbul karşılanmamaktadır. Çünkü bu tür yapılanmaların, kendi tek taraflı politikalarına karşı tehdit oluşturacağı düşüncesi, özellikle bugünün Amerikan yönetimine hakim bir düşüncedir.
Dünyada ekonomik işbirliği için, sayıları 20’ye yaklaşan bölgesel ekonomik işbirliği teşkilatları kurulmuştur, buna karşın güvenlik konusunda işbirliği hedefleyen teşkilatların sayısı çok azdır. Bu az sayıda olan teşkilatların da etkili oldukları söylenemez.
Örneğin, Amerika Devletler Teşkilatı adıyla kurulmuş bir güvenlik teşkilatında Amerika zaten mutlak hakim ortaktır. Afrika Birliği Teşkilatı çok yeni kurulmuştur ama kurumsallaşmasını tamamladığı ve başarılı faaliyetler yürütmeye başladığı söylenemez. Asya’da ASEAN ülkeleri tarafında kurulmuş bir güvenlik platformu olan Asya Bölgesel Forumu’nun başarılı olup olamayacağı ise halen dikkatle izlenmektedir.
Küreselleşen dünyada artık kıtalar arası işbirliğinden ziyade, bölgesel işbirliklerinin teşvik edilmesi küresel güvenlik açısından en makul olandır. Ülke yönetimlerinde yerelleşme ve yerel yönetimlerin önemi ile aynı paralellik ve mantık içinde, küresel dünyada bölgesel işbirliği ve güvenlik platformlarının oluşturulması, dünya refahı ve güvenliği için benimsenmelidir. Bu bir güvenlik politikası olarak Amerika’nın da menfaatinedir. Bölge devletleri ve toplumları, kendi sorunlarının çözümünde öncelikli rol almaya başlamalı ve bu amaçla gerekli platformları oluşturmalıdırlar. Sorun ve tehditlerin yönetiminde katılımcılık artık sadece hükümetler arasında değil, bölge toplumları arasında da sağlanmalıdır.
Toplumlar arasında bölgesel katılımcılıkve katılımcı güvenlik prensibi, 21 .yüzyıl dünyasında, küresel tehditlerle mücadele için , dünya sahnesinde bir an önce yerini almalıdır.
Askeri müdahale stratejileri yerine, artık demokrasi için siyasi müdahale stratejileri geliştirilmeli geçen yüzyıllarda olduğu gibi, ülkelerin iç siyasetine karışmama prensibi yerini , demokrasi, hukuk devleti, şeffaflık, katılımcı güvenlik, insan hakları gibi ortak değerlerin korunması için gereğinde müdahale etme prensibine bırakmalıdır.
Bugün iç işlere müdahale etmeme ilkesi yürürlükte görünürken, aksine davranışlar yasa dışı olarak görülürken, şiddet içereren silahlı müdahalelerde fazlaca bir sakınca duyulmamaktadır. Bugünün dünyasında hiçbir ülke, egemenliğinin arkasına sığınıp, iç işlerimde anti-demokratik yönetim de kurarım, insan haklarını da, çağdaş hukuku da ihlal ederim, dilediğimi yaparım diyebilme durumunda kalmamalıdır. Bu anlamda iç işlerine müdahale edilmemesi prensibi tartışılmalıdır.
Ayrıca unutulmamalıdır ki, terörizmin her türü esas olarak siyasi baskıların olduğu ortamlarda yeşerme imkânı bulur. Demokratikleşme, terörizmin yeşermesini engelleyebilecek en önemli ilaçtır. Demokrasi lehine ve adına yapılacak ve şiddet içermeyen müdahaleler, geliştirilecek güvenlik stratejilerinin en önemli unsurlarından biri olmalıdır. Askeri müdahalelerin büyük maddi ve manevi kayıpları karşısında , en düşük maliyetli, fakat etkili müdahaleler olarak görülmelidir. Aksi halde, askeri müdahale yönetiminin giderek dünyada benimsenmesi sonucunda, askeri harcamalar belki trilyon Dolarlar seviyesinin de üstüne çıkacak, silah lobilerini daha da güçlendirecek, ama sonunda kaybeden tüm dünya olacaktır. Dünyada 1 trilyon Dolarlık silah satılması için, fırsat maliyeti olarak trilyonlarca Dolarlık refahın elde edilmesi şansı heba edilecek, dünya Soğuk Savaş döneminden bile az güvenikli bir durumda kalacaktır. Buna izin verilmemelidir.
Güvenlik üzerinde düşünürken , dikkate alınması gereken en önemli unsurlardan biri de daha önce de belirttiğimiz üzere , tabi ki dünyada ekonomik refahın dağılımında görülen adaletsizliklerdir.
Ekonomik refahın olduğu, refahın dağıtımda adaletsizliklerin çok daha az yaşandığı ülkelerde , terörizmin yeşermeye uygun bir zemin bulması çok daha zordur. Terörizm, sadece şiddet ve vahşet yaratma amaçlı yapılmıyorsa , beraberinde topluma bir siyasi mesaj verme amacıyla yapılıyorsa, fakat eylemlerine rağmen hedeflediği toplumda veya toplumun belli bir kesiminde, verdiği mesajlarına karşılık alamıyorsa, beklediği tepkiyi alamıyorsa, terörizmin bu toplum içinde kalarak varlığını sürdürmesi çok zordur. Toplumsal bir beslenme olmadan, terörist organizasyonların varlığını sürdürmesi ve kök salması çok zordur. Hatırlanacağı üzere eskiden Avrupa’da da terör eylemleri ile topluma mesajlar vermek isteyen Avrupa kaynaklı terörist gruplar, kendi toplumlarından bekledikleri tepki ve cevabı alamayınca varlıklarını sürdürememiş ve kök salamamışladır.
Ama dünya toplumlarında fakirlik arttıkça, gelir dağılımında adaletsizlik had safhaya vardıkça, ilahi bir adil düzen vaat ederek teröre başvuran, kişi ve gruplar eylemlerini kendi toplumlarında rasyonalize etme imkânına sahip olacaklar ve hedef kitlelerinde ki toplumsal desteğe de rahatça ulaşabileceklerdir. Bu tür kaynaklardan beslenen terörizmle mücadelede, güvenlik stratejisinin en etkili, ana unsurlarından biri mutlaka sürdürülebilir bir kalkınmayı sağlayarak dünyada refahın, ve paylaşımda adaletin arttırılması olmalıdır.
Bu bağlamda dünyada uygulanması gereken küresel güvenlik stratejisinin en başlıca unsuru, geri kalmış ve gelişmekte olan tüm ülkelerin bir an önce dünyada üretim sürecine katılmalarının teşvik edilmesi, ve sonrasında sağlayacakları katma değerle bu toplumlarının nefes almalarının sağlanması olmalıdır. Bu süreç içinde demokratikleşme en önemli performans ve teşvik kriteri olarak ülkelerin önüne konulmalı, bu sürece dahil olmak istemeyen ülkelerin de şiddet içermeyen yaptırımlar ve müdahalelerle gösterdikleri direnç kırılmaya çalışılmalıdır.
Tüm bu argümanlarda dikkati çeken unsur, bugün yerel, bölgesel ve küresel güvenliğin sağlanmasında sivil toplumun oynayacağı rolün ne kadar önemli olduğudur. Dünyada güvenliği devletin sorumluluğu olarak hükümetlere havale etmek, ve konu üzerinde fazlaca da düşünmemek dönemi kapanmalıdır. Dünya şartları değişmiştir. Değişen dünyada katılımcılık prensibine sıkı sıkıya bağlı yerel, bölgesel ve küresel güvenlik ve işbirliği platformların oluşturulması, mevcut platformların hükümetler arası olmaktan çıkarılıp ülkelerin toplumsal aktörlerini de karar süreçlerine dahil etmeye başlaması sonucunda, her şeyin başında dünyada ihtiyaç duyulan diyalogun ve karşılıklı güvenin oluşmasının zeminini hazırlayacaktır.
“Katılımcı güvenlik ve işbirliği” kavramı, geleceğin dünyası bir savaş dünyası değil, barış ve refah dünyası olacaksa, korunması, geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması gereken, tüm dünyanın sahiplenmesi gereken bir değer olarak acilen dünya gündemine girebilmelidir.
