Dezenformasyon mu, misenformasyon mu?

Dezenformasyon mu, misenformasyon mu?

03 Aralık 2003

Oyunu “kendi kuralına göre” oynayan (kuralların kimin tarafından konulduğu ayrı bir yazı/ tartışma konusu) Türk medyasının İstanbul'daki saldırılar sürecinde nasıl bir tutum sergilediğine kısaca göz atmadan evvel, Ignacio Ramonet'in 'Medyanın Zorbalığı' adlı kitabından, çok şeyi özetleyen şu sözü iktibas edelim; “Kuşkuculuk. Güvensizlik. Zor inanırlık. Vatandaşların medyaya karşı içlerinde yaşattığı baskın duygular işte bunlar.”

Son günlerde olağandışı spekülasyonların boy gösterdiği gazete manşetlerinin okurlarda uyandırdığı intiba, aslında Ramonet'in bu sözlerinde saklı. Türkiye'de her ne kadar çoğunluğun sessizliğinden dem vurulsa bile, “gelin bayraklarla donatalım sokaklarımızı” şeklinde naralar atan medyaya karşı büyük bir homurdanma çoktandır duyulmaya başlandı sokaklarda. Ama bunun tezahürü, kuşkusuz balkonlara bayrak asarak olmuyor. İnsanlar kelimenin düz anlamıyla, kuşku duyuyor ve korkuyor. Nedense son günlerde hepten yönünü, kıblesini şaşıran medyanın 'verdiği' dezenformasyon, insanlarda büyük bir tedirginlik, güvensizlik ve korku yaratmaya başladı. Ragıp Duran'ın Bianet'teki 'Kriz Dönemi Gazeteciliği' başlıklı yazısında dediği gibi, emniyet müdürlüğünün fişini haber merkezine bağlayan basın, gelen yalan yanlış her tür haberi 'anında', süzgeçten geçirmeden, doğrulatmadan yurttaşlara naklediyor. Bir ara Emniyet Müdürlüğü ile basın arasında yaşanan krizin temel nedeni de, basının 'kendi başına' hareket edip, eldeki bilgileri kendi süzgecinden değil, Emniyet'in süzgecinden geçirmeden aktarmasıydı ki, İstanbul Emniyet Müdürü ile yaşanan düşük yoğunluklu kriz, aslında bu yüzden de hemen geçiştirildi ve eski dost düşman olmaz mantığıyla dostluklar taptazelendi. Zira ne emniyet medyasız, ne de medya 'emniyetsiz' yaşayabilir... Şahince bir çıkış yapan Emniyet Müdürü de bu nedenle hemen geri adım attı...

Bilgi hem var hem yok

Medyadaki dezenformasyon o derece büyük bir boyut kazandı ki, bundan böyle “sorgulamanın selameti” ve “örgütlerin reklamını engellemek” adına, hangi örgütün eylem yaptığını bile öğrenemiyoruz. Öğrenemiyoruz çünkü zaten “yurttaşların her şeyi bilmeleri de şart değil ki.” Bu, son günlerde sık sık haber spikerleri tarafından dillendirilen “sorgulamanın selametinin” DGM yasağıyla ne kadar ilgilidir bilinmez ama, Türkiye yurttaşlarının şeffaflık için verdiği mücadelelerin boyutu/ boyutsuzluğu göz önüne alındığında, evet, her şeyi de bilmek gerekmiyor. Ve bu nedenle de biz yurttaşlar, İstanbul'daki saldırılar hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyoruz /artık.

Ayrıca bildiğimizi sandığımız 'bilgilerin' doğruluğuna, 'mistifiye' edilmiş olduğumuz için de inanamaz olduk. Çünkü her gün, her saat farklı bir insan hedef gösteriliyor, farklı bir spekülasyon yaratılıyor, günlerdir manşetler manşetleri yalanlıyor. Yaratılan kafa karışıklığı yalnızca olayların failleri hakkında değil, yeni olayların olma ihtimali yönünde de çokça işliyor.

Ankara Kızılay Meydanında, gözle görülür bir denetleme var, kolluk güçlerinin sayılarında ve bakış ve tavırlarında gözle görülür bir fark var. Ama hiçbirimize bu konuda doğru dürüst bilgi verilmiyor. Gazetelere yansıyan 'bilgi' ise, yalnızca İçişleri Bakanlığı civarına konan beton barikatların, 'olası bir saldırıya karşı alınan tedbir' olduğu yönünde. Bu misinformasyonu hem medya yapıyor hem de zaten bilgileri gizlemesi alameti farikası olan muktedirler. Dolayısıyla, hakikaten de medya ve emniyet, olabildiğince koordineli çalışıyor bu süreçte. Oysa ben, hemen her gün Kızılay Meydanı'na inen bir yurttaş olarak, orada neler olup bittiğini merak ettiğim gibi, tedirgin de oluyorum, korkuyorum da. “Acaba ciddi bir saldırı tehlikesi var da biz kuzu kuzu buralarda dolanıyor muyuz” diye kaygılanıyor insanlar. Bittabi insanlara “bombacılar aramızda, dışarı çıkmayın” diye haber vermek, çok daha vahim bir tutum olur. Ne var ki, bunu yapmama adına da, hemen her tür bilgiden mahrum bırakılıyoruz. En sıkı medya eleştirmenlerinin bile bu durum karşısında, İstanbul Emniyet Müdürü'nün medyaya verdiği uyarıyı haklı buluyor olması çok şaşırtıcıdır. Oysa ki yapılan düpedüz bir misenformasyon ve dezenformasyondur. Özellikle son günlerde yaygın medyada, haber verilmemiş gibi yapılıp, tahrif edilerek veriliyor. Yani haber hem veriliyor, hem de verilmiyor. Verilen kısmı da öyle veriliyor ki, insanın inanası gelmiyor.

Ve en az iki hafta daha “manşetleri cepte” olan gazeteler ve televizyonların oynadığı oyun, biz yurttaşların haber alma özgürlüğünün Ö'sünü bile ihtiva etmiyor. Esas işini bir kenara bırakıp, sınır ötesine uzanan askerlerin yakaladığı insanları hemen “terörün kökü” olarak addeden gazetelerin 'oyununun', yurttaşların haber alma özgürlüğüyle yakından uzaktan alakası yok...

Şu sözü Pierre Bourdieu söylediği için çok seviyorum; “Gazetecilerin özel gözlükleri vardır. Ve bunlarla bazı şeyleri görürlerken bazılarını görmezler. Ve gördükleri şeyleri de belli bir tarzda görürler...” İnsanları şoke etmekte, korkutmakta, terörize etmekte beis görmeyen “hızlı haberciler,” İstanbul'daki eylemler sırasında yaşamını yitiren insanların korkunç görüntüsünü görürlerken, kuşkusuz bu 'özel' gözlüklerini kullandılar. Ne var ki “özel gözlükler” her zaman böyle bir fütursuzluğu doğurmuyor. Medyanın şu an, yani son üç dört gündür yaptığı ise, bambaşka bir fütursuzluk. Yurttaşların haber alma özgürlüğü adına, parçalanmış cesetleri ekranlara ve manşetlere taşıyan medya, şimdi de “soruşturmanın selameti” adına, örgütlerin isimlerini, gelişmelerin seyrini bizden gizliyor veya doğrulanmayan bilgileri manşetlere taşıyor.

Eğer böyle bilinçli bir politika izlenmiyorsa bile, 'birileri' medyayı çok kötü yanıltıyor. Çünkü hemen her gün karavana olan gazete manşetleri ile karşılaşıyoruz. Haber pastasından en büyük payı almış bir televizyon kanalı, olayı 'soğumadan' nakletmekle böbürlenirken, kimi gazetelerdeki şu sözleri hakikaten ne yapacağını bilemeyen, heyecana gelen muhabirin, gazetecilik ahlakıyla bağdaşmayan tutumunun sonucu olarak okumak gerek; “İngiltere, Türkiye'nin hemen AB'ye alınmasını istedi...” İngiltere'nin böyle bir açıklaması var mıydı gerçekten?

“Bombacılar Kürt, çünkü onlar eziliyor”

Bu bir yana, Milliyet gazetesinin, bombacıların Kürt olmasının özellikle altını çizmesi de gözden kaçırılacak gibi değil. 28 Kasım tarihli Milliyet gazetesinin manşetini hatırlayalım; “Son bombacı Mardinli Habib.” Oysa ki ertesi gün İstanbul Emniyet Müdürlüğü HSBC bankasına yapılan saldırının failinin İlyas Kuncak olduğunu açıkladı. Milliyet gazetesi bu sefer, “Son bombacı Ankaralı İlyas” diye bir manşet atmadı tabii ki, ve tabii ki bizi yanlış bilgilendirdiğine dair bir bilgi de vermedi. Dolayısıyla gazeteler, bir önceki gün attıkları manşetleri yalanlar olmalarına karşın, bir tür hafıza 'temizlemesi' de yapıyor, yanlışlıklarını unutturuyor.

Aynı günlerde, yayın politikası hepimizin malumu olan Ortadoğu gazetesinin tutumu da buna benzerdi aslında. Yani Milliyet ve Ortadoğu gazeteleri neredeyse aynı şeyleri söylüyordu. Ortadoğu gazetesine göre, bombalama eylemlerinde PKK'nin parmağı olabilirdi. Bunu, adı geçen gazetenin dışında bazı siyasi partiler ve başka komplo teorisyenleri de dillendirdi birkaç gün boyunca. (Dünyayı komplo teorileriyle açıklamayı bir dil alışkanlığı haline getirenlere göre, Türkiye'de bir bomba patlıyorsa bunu ya MOSSAD, ya CIA veya “dış destekli” PKK yapmıştır. Aslında bu sadece bir komplo teorisinden ibaret değil, aynı zamanda dünya siyasetini kendi politik söylemlerine uydurmaya çalışmanın da bir sonucudur. “Ortadoğu Birliği” kurma emelleri güdenler için MOSSAD-CIA hedef olarak vazgeçilmez fırsat zaten. Dünyanın eksenini istihbarat teşkilatlarının faaliyetlerinin bir sonucu olarak algılamak ne kadar akıl kârı, bilinmez. Ayrıca PKK/KADEK/KHK'nin sinagoglarla ne alıp veremediği olabilir, bunu tartışan olmadı.

Esasen, saldırılar üzerine kuşku duyulması gereken örgüt PKK'den ziyade Hizbullah olmamalı mıydı? Evet, Hizbullah olmamalıydı, çünkü asıl o zaman Türkiye'nin 11 Eylül'ü olurdu. Zira nasıl ki ikiz kuleleri yerle bir eden El Kaide örgütü Amerika beslemesi ise, insanları domuz bağı ile katletmiş olan Hizbullah örgütü de PKK'ye karşı Türk hükümetince beslenmişti. Bunu bilmeyen yok zaten. Dolayısıyla saldırganların bu örgütle bağlantılarının olması kuşkusu, nedense kimsenin pek aklına gelmedi ve bu ismin telaffuz edilmemesine de özen gösterildi.)

Milliyet'in 28 Kasım tarihli sayısında bombacı Habib Aktaş'ın Mardinliliğine dikkat çekilirken, manşetin inandırıcılığını arttırmak için de, The Guardian gazetesi referans gösteriliyordu; “The Guardian gazetesi, bombacıların Kürt kökenine dikkat çekti. Mesut Çubuk'un ise varoluşçu felsefeden etkilendiğini yazdı.” Aslında Guardian, hiçbir Türk gazetecinin yapamadığını yapıp, bombacılardan Mesut Çabuk'un Sartre hayranı olduğunu haber verdi. Her ne kadar Sartre'ın ateistliği ve Çubuk'un köktendinciliği arasındaki paradoksa dair bir açıklama yapılmamış olsa bile, bir bombacının Sartre hayranı olması önemli bir ipucuydu. Ne var ki Milliyet'in Guardian'dan aktardığı haberde şu çarpıcı ve bir o kadar potansiyel suçlu yaratmaya açık sözler de vardı:

“Gazete (Guardian), intihar komandolarının Kürt kökenli oldukları için baskı görerek yetiştiklerini, babası PKK'lı olduğu için öldürülen Ekinci ve varoluşçu felsefeden etkilenen, Jean Paul Sartre'ın kitaplarını okuyup yazara tutkuyla bağlanan Çabuk'un....” Alın size İstanbul saldırılarının temelinde yatan nedenleri; “Bombacılar Kürt, çünkü onlar eziliyor!” Evet, Kürtlerin baskı görerek yetiştikleri bir gerçek. Ama her baskı gören, çıkıp şurada burada sivillerin canına mı kıyacak? Bu açık açık Kürtleri hedef göstermek değil de ne? Veya “Son bombacı Mardinli” demek de neyin nesi? Bu bize ne gibi bir bilgi veriyor? Yani, “Bakın Bingöllüler de Mardinliler de Kürt. Demek ki bu işi Kürtler yaptı” demeye getiriyorlar aslında. Halbuki bir gazetenin görevi, insanların memleketlerini açıklarken, orada yaşayan insanları potansiyel suçlu olarak fişlemek, zinhar değildir. Zira bunun üzerine AKP Bingöl milletvekilleri de bir açıklama yapıp, Bingöllülerin hedef gösterilmesinden rahatsızlık duyduklarını açıkladılar...

Dert El Kaide değil, 'El Uzan!'

Ayrıca ünlü filozof rahmetli Sartre'ın da hedef gösterildiğine, bir anlamda filozofa hakaret edildiğine burada değinmiyorum bile. Zaten ne Guardian ne de Milliyet, Sartre ile terörizm arasında neden, nasıl bir bağlantı olduğuna dair bir bilgi de vermiyorlar...

Belki de Milliyet gazetesi Guardian'dan geri kalmamak için, benzer bir akıl yürütme yöntemi uygulamaya çalışıyordu. Guardian muhabiri, Çabuk'un Sartre hayranı olmasını önemsemiş ve Kürt kimliğine vurgu yapmışsa, diğer bombacının Mardinli olması neden manşet olmasındı ki?

Neyse, lafı fazla uzatmaya gerek yok, hülasa edersek, Türk medyası bu sefer de sınıfta kaldı. İstanbul'da yaşanan korkunç olaylarla ilgili doğru dürüst bilgi aktarmak bir yana, gazeteciliğin temel ilkelerini bile yüzüne gözüne bulaştırdı. Son günlerde neredeyse tüm gazeteleri taramama rağmen, fazlaca referans göstermek istemiyorum. Çünkü hakikaten verilmiş görünüp de aslında verilmeyen haberler, yorumlar, manşetler o derece can sıkıcı ki, hepsine tek tek değinmek, tek tek yorum yapmak sabır ister. Örnek mi? Bir gazete ve televizyonun, “gelin evlerimizi, iş yerlerimizi bayraklarla donatalım” diyerek milliyetçiliği özendirmeye çalışması ne kadar vahimse, Doğan grubuna bağlı gazetelerin de fırsat bu fırsat deyip, kendi 'El Kaide'lerini hedef göstermesi o kadar trajikomik. Biliyorsunuz, Milliyet ve Hürriyet, 'anlaşmışçasına', Salı günkü nüshalarında El Kaide bağlantılı militanlar bulunuyor da neden Uzanlar bulunmuyor yollu 'haber' ve yorumlara yer verdi. Hatta Fatih Altaylı hızını alamayıp “El Kaide yakalanır El Uzan yakalanmaz” başlıklı bir yazı bile yazdı!  Eh ne de olsa herkesin derdi başka...

 

Kategori: