Bütün Hikâye Bir Şekilde Güç Dengesiyle İlgili

-
Aa
+
a
a
a

Bütün hikaye bir şekilde güç dengesiyle ilgili...

 

İsrail asıllı müzisyen ve yazar Gilad Atzmon, kendisi gibi sürgünde yaşayan müzisyenlerden kurulu The Orient House Ensemble ile birlikte İstanbul’da, Babylon’da iki konser verdi. Albümü ‘Exile’, BBC Caz Ödüllerinde “yılın caz albümü” ödülüne layık görüldü, Time Out ve Jazz Time dergileri ile The Observer gazetesi tarafından da yılın en iyi albümlerinden biri seçildi. Açık Site kendisiyle sıcağı sıcağına söyleşti:

 

 

Eray Aytimur: ‘Exile’ İngiliz halkı  tarafından yılın en iyi caz albümü seçildi. Ama albüm ağırlıklı olarak etnik bir sada içeriyor. Müzik türleri arasındaki bu geçişle ilgili olarak neler düşünüyorsunuz?

 

Gilad Atzmon: İngiliz halkının, bu haksız Irak Savaşı’na karşı bir tutum takınması hepimiz için mutluluk verici bir durum. Aslında Irak halkına karşı yürütülen bu haksız savaşa karşı olan İngilizler, son zamanlarda Arap müziğine karşı ilgi duymaya başladı. Yani bir savaşa gidiyorsunuz ve sonunda sesiniz düşmanlarınızınki gibi tınlamaya başlıyor. Bunu görmek beni çok mutlu ediyor. Bu durum şunu kanıtlıyor; ‘İngiliz halkı ve elbette ki tüm Avrupa halkı Filistin meselesine karşı oldukça duyarlı, saygılı ve düşünceli bur tutum sergiliyor. Ben de bu sesi müziğimle ve yazdıklarımla dışa vuruyorum. Ben bu olanlardan büyük mutluluk duyuyorum. Ama tabi ki bazı insanların bu gelişmelerden çok mutlu olmadığını da biliyorum. Bu beni daha da mutlu ediyor.

 

 

EA: Yahudi ve Arap müziği arasındaki bariyerlerin kalkması gerektiğini söylüyorsunuz. Bu bariyerler, engeller nelerdir ve siz grubunuz The Orient Ensemble ile bu bariyerleri kaldırmayı nasıl başarıyorsunuz?

 

GA: Öncelikle; İsrail ve Filistin halkı arasında empoze edilen bir bariyer var. Çünkü İsrailler işgalci, sömürgeci ve yayılmacı bir politika izliyor. Eğer hükmeden güçseniz insanlara bazı bariyerleri empoze etmek durumundasınız. Ama komik olan, eğer İsrail mutfağına bakarsanız; örneğin falafel ya da humus denilen yemekler var; ya da İsrail müziğine bakın, bu kültürün Arap, Yunan  ya da Türk kültüründen çok fazla etkilendiğini görürsünüz. İsraillilerin davranışlarına baktıkça her gün daha çok Araplara benzediğini farkediyorum. Bence artık onları karşımıza alıp, ‘Dinleyin beyler, sizler de Araplar da sadece insansınız’ demenin zamanı geldi. Ben müziğimle bunu yapmaya çalışıyorum. Yaptığım müzik dünyanın dört bir yanında başarılı bulunuyor, hatta tüm Yahudiler müziğimi beğeniyor. Ama bu müzik İsrail’i allak bullak ediyor. Olsun benim için sorun değil. Onlara zaman veriyorum. Onlara istedikleri kadar da zaman ödünç veriyorum. Çünkü beş yıl içinde Filistin çoğunluğu olacak, 2020’de İsrail’in denetimindeki topraklarda yaşayan nüfusun yüzde 60’ını Filistinliler oluşturuyor olacak.

 

EA: Müzik bir yandan estetik bir değer olarak, diğer yandansa alternatif bir dünya görüşü olarak sizin insancılığınızı nasıl etkiledi, değiştirdi?

 

GA: Aslında müzik benim insana bakış açımı, görüşlerimi değiştirdi mi değiştirmedi mi tam olarak bilmiyorum. Hümanizmin ne olduğu biraz karışık bir konu. Bence hümanizm en basit haliyle, kişinin kendini tanımlaması varsayımıdır. Ama bazı Alman filozoflara baktığımız zaman, bunun bu kadar basit olmadığını görüyoruz. Biz kültürümüz, dilimiz ve daha pek çok etmenle tanımlanırız. Yani sadece özerk düşünürler değiliz. Hümanizm ya da evrensel hümanizm hakkında daha fazla bir şey bilmiyorum. Tek bildiğim kendimim. Bir an durup düşünüyorum ve diyorum ki, kendi kendime ‘ben’ yaşıyorum. Ama bir başkasına ait olan bir toprakta yaşıyorum.

O toprağın sahibiyle çeliştiğim zaman, ‘mademki o toprak bir başkasına ait, ben de oradan kaçıp gitmeliyim’ diyorum. Bu yüzden İsrail’den ayrıldım. Şimdi İngiltere’de yaşıyorum. İngiltere de sürekli olarak suç işleyen bir devlet. Ben bundan da mutlu değilim. Belki de Ay’a yerleşmeliyim...

 

Bir ülkede yaşarken, ya o ülkenin sürdürdüğü baskının bir parçası olursunuz; ya bu baskıyla mücadele edersiniz ya da o ülkeyi terk edersiniz. İsrail’de mücadele edebileceğim bir alan yoktu. O baskı benden çok daha güçlüydü ve İngiltere’ye yerleşmeye karar verdim. İngiltere’de hala mücadele ediyorum. Bir müzisyen olarak, bir yazar olarak,  yazarak ve müzik yaparak mücadele etmeye devam ediyorum. Bazen bu çok yorucu olabiliyor. Esas olarak ben bir müzisyenim, sizler de dinleyicilersiniz. Ve ben sizi ikna etmek zorundayım. Sizi ancak güçlü bir estetik yaklaşımla ikna edebilirim. Dinlediğiniz şey öncelikle çok güzel olmalı, yoksa unutun gitsin. Müziğim güzel olmasaydı şu an benimle bu söyleşiyi yapıyor olmazdınız.

 

EA: Amerika’nın ‘Irak’ın özgürleştirme harekatı’ ve bu süreçte tüm dünyada yaşanan kitle hareketlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

GA: Bu tam da bir Amerikan anglosakson kavramıdır ve bir yalandır tabii ki. En az kitle imha silahlarını yok etmeyi amaçlamak kadar büyük bir yalandır. Irak’ı almak istiyorlardı, petrol istiyorlardı. Ve daha az zeki insanları ikna etmek, inandırmak için de ‘Irak’ı Özgürleştireceğiz’ yalanını ortaya attılar. Şimdi de Irak halkının yüzde 70’inin böyle daha mutlu olduğunu iddia ediyorlar. Biz onların söyledikleri hiçbir şeye inanmamalıyız. Amerikan yönetimi ve İngiliz hükümeti birer şeytan. Bush ve Blair tarih kitaplarına savaş suçluları olarak geçecekler. Sorulması gereken tek soru, bunun için daha ne kadar Iraklının, ne kadar  masum Amerikalı, İngiliz’in geçen hafta İspanya’da ölen insanlar gibi ölmesi gerektiği. Şu anda Blair açık yüreklilikle ortaya çıkıp, ‘Hata yaptım!’ diyebilse, belki de en azından politik kariyerini kurtarabilir. Eğer seçimleri beklersek, bir gün Londra’yı tamamen yok edilmiş bulabiliriz. Ben Londra’da yaşıyorum ve tabii ki bunu iple çekmiyorum.

 

Amerika’yı, Amerika’nın o bozuk sistemini çok iyi tanımıyorum. Ama İngiltere’de Blair Bush’a destek verdiğinde, halkın yüzde 60’ı-65’i bu savaşa çok net bir biçimde karşıydı. İspanya’da daha fazlaydı bu sayı. Halkın neredeyse yüzde 90’ı savaşa karşıydı.

 

Vatandaşlarına rağmen savaşa giren bu insanlar mı bize demokrasiyi öğretecek?! Bu çok acı. !!!

 

EA: Ortadoğu pek çok kültüre beşiklik eden özel bir yapıya sahip. Bu çok kültürlülük içinde, günümüzde  ‘kimlik’ kavramına nasıl bakıyorsunuz?

 

GA: Ben kimlik diye bir şeyin varlığına inanmıyorum. Bence ‘özdeşleşme’ kavramı daha doğru. İnsanları kimliklerle belirleme ihtiyacı duyuyoruz ama hiçbir insanın tek bir kimliği olamaz.

 

Size ‘Kimliğiniz nedir’ diye sorsam, ne dersiniz ki? Şu an bir şeyler yapıyorsunuzdur, ama birkaç gün sonra ne yapıyor olacağınızı kimse bilemez. Kimlik ideallerle şekillenir.

Dolayısıyla daimi, geçerli bir kimlik olabilir mi? Çok kültürlü kimlik fikri bence büyük bir karmaşadır. Çünkü bu burjuvazinin sınırları koruyabilmek için dayattığı bir sistem. Ben yapay, birbirine benzetilmiş topluluklardan ziyade melez toplumların var olması gerektiğine inanıyorum. Örneğin İngiltere’de Türklerin nerede yaşadığını bilirsiniz. Kebap yemek, ayran içmek istediğinizde Woodgreen’e gidersiniz. Ya da Yahudi yemekleri yemek  için nereye gitmeniz gerektiğinizi bilirsiniz. Bu çok doğal ve güzel.

 

 

EA: Günün birinde Dünya Barışı sağlanabilir mi? Sizce bu mümkün mü? Bu hangi yolla sağlanabilir?

 

GA: Bence bu pek mümkün değil, ama yine de bunun için mücadele etmeye devam etmeliyiz. Tıpkı İspanyol’ların yaptığı gibi. Onlar savaş çığırtkanlarından kurtuldular. Biz de Blair’den kurtulmalıyız. Amerikalılar da Bush’tan kurtulmanın yollarını aramalılar.

Ama İsrailliler Şaron’dan kurtulamayacaklar. Çünkü sorun Şaron ya da başka biri değil, orada temel sorun felsefeleri.

 

Güç dengeleri meselesi bence çok önemli. Blair birliklerini Iraklıları öldürmeye gönderiyor ve de petrol kazanmaya. Onlar da İslami militanlarını İngiliz halkını öldürmeye gönderiyor. Belki şu ana kadar yapmadılar ama yakında yapacaklar. İspanyollar Güney Irak’a 1.300 askerini gönderdi. İslami militanlar da İspanya’da bir anda 200 kişiyi öldürdü. İşte şu an içinde yaşadığımız dünyada güçler dengesi denilen şey bu. Soğuk savaş döneminde ‘Benim 500 tane  atom bombam var ya senin ne kadar?’ diye soranlar arasındaki taktikler, yöntemler artık uygulamada değişti. Bütün bu hikaye öyle ya da böyle güç dengesiyle ilgili.

 

EA: Tüm bu olan biten içinde müzisyenlerin, sanatçıların nasıl bir tutum takınmaları gerektiğini düşünüyorsunuz?

 

Sanatçıların özel bir tutum geliştirmelerinin zorunlu olup olmadığını bilmiyorum. Ama bildiğim bir tek şey var, dünyayı kurtaracak olanlar yalnızca sanatçılardır. Ressamlar, müzisyenler, yazarlar... İspanya‘daki saldırılardan sonra aklıma ilk gelen Picasso’nun ‘Guernika’sı oldu. Guernika, İspanya iç savaşanı en iyi şekilde yansıtan tablodur ve geçen hafta yaşananlar o günleri bana yeniden hatırlattı.

 

Neden dünyayı sadece sanatçılar değiştirebilir? Ben politikacı değilim, güç peşinde değilim. Dolayısıyla ben  dürüstüm. Bu yüzden insanlar benim

Guernica (Picasso)

söylediklerime inanıyorlar. Sanatçılar öncelikle dürüsttürler.

 

İkinci olarak, politikacılar insanlarla sürekli konuşurlar. İnsanlarla varolan sistemin içinde, inandırıcılıktan uzak biçimde konuşurlar.

 

Bu yüzden bize gerçek bir değişim vaat edemezler. Ama sanatçılar yeni bir düzen, yeni bir gerçeklik  yaratabilirler. Bu yüzden biz insanlara daha iyi bir gelecek  hazırlayabiliriz.