'Bizi Karikatürleştirerek Ötekileştiriyorlar'

'Bizi Karikatürleştirerek Ötekileştiriyorlar'

21 Mayıs 2002

“Doyma Noktası” (Can Yayınları) en sonunda elimizde ve de aslında “Sandık Lekesi” gözümüzün önünde duruyor. Bir sene oldu mu?

 

Sema Kaygusuz: Öyküyü yazmak bir sene sürdü ama ikinci kitaptan sonra üçüncüsü iki yıl sonra çıktı.

 

Öyle mi? O kadar çok oldu demek!

 

SK: 2000 yılında yayımlanmıştı “Sandık Lekesi.”

 

Evet, ama sanıyorum “Sandık Lekesi” ya da yazdıklarınızın belki de tümü böyle hep tadı çok taze kalan şeyler ve en çok bir sene olmuştur diye düşündüm “Sandık Lekesi”yle birlikte sizinle burada karşı karşıya konuşmamız.

 

SK: Teşekkür ederim. Bunu bir övgü olarak kabul ediyorum.

 

Ben teşekkür ederim çünkü iki sene çok uzun bir zaman... Bu uzun zaman içinde neler oldu sizde, yazımınızda, bütün bu öyküleri çıkarmanızda...

 

SK: Şimdi ben yöntem olarak yazdığım öykü ödül de alsa, başarılı da bulunsa, övgü de alsa aynı öyküyü yazmamak için direniyorum. Çünkü bunun istikrarcı bir yöntem olduğunu, garantili bir yöntem olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle, eğreti bir yenilik de olsa, biraz içinde hata payı da olsa riske girip farklı bir şey yazmaya çalışıyorum. Öyküyle beraber yazarını çoğaltan bir yöntem benimsediğimi söyleyebilirim. Bu nedenle benim her yıl bir kitap çıkarmam pek mümkün olmuyor. Uzun bir çalışma dönemi gerektiriyor çünkü formun üzerinde yeni bir arayışa girmek istiyorum ama yenilik üzerine de kurumsallaşmamasına dair bir takıntım olduğu için, yani yeni gibi durmayan, illa yeni olmaya uğraşılmış değil de yazarının kararını vermiş olduğu bir farklılaşma; yazar ben farklıyım demeyecek de, öyküsü farklılaşacak. Böyle doğal bir gelişim çizgisi olması açısından zamana bırakıyorum ve o zamanı içerisinde okumalarla, farklı okumalarla, değişik araştırmalarla farklı formda öyküler yazmaya uğraşıyorum.

 

Sanırım bu söylediklerinizin hepsi uygulaması oldukça zor şeyler. Öyküde sizdeki ifadesiyle yapmak istedikleriniz çok başka... Hepsi ayrı ayrı yerlere giden şeyler ve bunun hepsinin ayrılığını bulmak da insanın yaşamı neredeyse, öyle değil mi?

 

SK: Hem.... şimdi o her öykünün birbirinden bağımsızlığını sağlamak, bir yandan da bütün öyküleri bir arada, bir tema altında, bütüncül bir biçimde toplamak... Şimdi ben çok zor bir şeye başvurdum ve bunun içinde yaşam bu kadar hızlı ilerlemiyor. Yani bu farklılaşmayı bu kadar çok belli etmiyor. Yaşadığım tanıklıklar, deneyimlerim, okuduğum kitaplar... bu nedenle zaten yavaş oluyor, bu nedenle üretken ama fazla verimli olmayan, ağır giden bir üretim oluyor, öyküleri yazarken öykü kişilerinin birbirlerinden çok farklı yerlerde olduğunu belirtip ama ne kadar farklı olsalar da birbirleriyle aralarında bir ruh teması olduğunu da söylemek gibi bir derdim oldu özellikle bu kitapta.

 

Bütün kitaptaki öykü karakterlerine baktığımızda bir aşağıdan gelme ya da biraz daha farklı bir konumdan gelme olduklarını gördüm. Bu özel bir seçim miydi? Bu öyküler kendi kendilerine mi bir araya geldiler böyle?

 

SK: Öykü kişilerinin sosyal konumlarından söz edersek, ben özellikle “şöyle bir sosyal sınıftan oluşacak” diye bir seçim yapmıyorum doğrusu, benim için önemli olan öyküde yaşanan değişim. Ve bu değişimi yaşatacak olan kişiler daha sonra beliriyor. Yani benim ilk seçtiğim, ilk karar verdiğim şey, değişim oluyor. Örneğin, diyelim ki “Doyma Noktası”ndaki “Çalıntı Yürekler” öyküsü... O öyküyü yazmaya koyulmadan önce kendi kendime şöyle bir çıkarsamada bulundum: “Şefkat sandığımız gibi iyilik dolu bir duygu değil, şefkat ‘yararcı’ da olabilir, şefkat acımasız bir şey de olabilir” savından yola çıktı ve ben bu şefkat ilişkisini kime giydirebilirim, nasıl bir gövdede ortaya çıkar derken yaşlı bir adamla, yaşlı adamın evlendiği çok genç bir kız belirdi. Yani sosyal sınıfları, yaşama biçimleri bütün bunlar benim seçmiş olduğum önermenin arkasından geliyor, öykü kişilerinin durumları.

 

Ve ne kadar ilginç, siz anlattıkça ilginç tabii, bir şeyleri bulmaya çalışıp... Bu şefkat ve sevgi, hepimizin içinde bazen haince bir taraflara saklayıp da hiç umulmadık yerlerde, bazen de en sevdiklerimize uyguladığımız şeyler...

 

SK: Evet, en sevdiklerimizle kurmuş olduğumuz şefkat ilişkisi, kimi zaman gerçekten acımasız bir yararcı ilişkiye dönüşebiliyor. Bir gün babam şöyle bir şey anlatmıştı annelik üzerine; hiç annelik duygusunu sorgulamayız örneğin... Annelik, hep kutsal bir şeydir, hep ayrıcalıklı bir duygudur, onlar cennetin yatağını hazırlarlar, öyle değil mi? Ama biraz da hep o yüzyıllardır oluşa gelen bu kristalleşmiş tümcelerin altını da kazmak, yani biraz anarşik bir şekilde yaklaşmak gerekiyor. Doğrusu ben öyle yapıyorum. Babam şöyle bir şey anlatmıştı; savaş sırasında bir kadının oğlunu koysunlar demişti. On kişi... oğlu, işe yaramayan, işsiz güçsüz, kimseye faydası olmayan, nankör bir kişilikte olsun, diğer dokuz kişi de sırasıyla bilim adamı, astronot, matematikçi, çok değerli, çevresine de faydalı olan, hayatı geliştirecek güçleri olan insanlar olsun ve bu kadına sorsunlar; “Ya oğlu ölecek ya da bu dokuzu!” O anne oğlunu seçer, dokuzunu seçmez, demişti. Kendisi asker kökenli, emekli subay.

Benim için annelik duygusunun altını kazacak, anarşik bir düşünce biçimiydi bu ve ben, böyle yerleşmiş düşünce biçimlerini alt üst etmeyi doğrusu seviyorum. Herhalde böyle bir gelenekten de geldiğim içindir. Böyle düşünmeye çocukken alıştırıldığım için de olabilir. Şefkat de aslında böyle bir şeydir. Yani, şefkat gördüğümüzde, iyilik gördüğümüzde bu iyiliğin arkasındaki dokunulmazlaşan kişiyi, yücelen kişiyi sorgulamayı bir kenara bırakıp o şefkatin altında, iyiliğin altında ezilmeye başlıyoruz. Örneğin insanlar, iyilik gördükleri insanlardan nedense küçük nefretler duyarlar onlara karşı, küçük bir kızgınlık duyarlar, ben bunu anlamak istedim bu öyküde... Tabii bunların hiçbiri benim kesinleştirmiş olduğum anlamalar değil, yani buyurgan, ben bilirim, ben şöyle derim diye yazmıyorum. Bunların hepsi benim sorum, hayata yönelttiğim sorular bu öykülerin her biri ve bu sorulara ortak arıyorum aslında... Yani yazmamın nedeni bu, çünkü yanıtlarını da kendi kendime henüz tam olarak belirlemiş değilim.

 

Belki de yok zaten...

 

SK: Belki de yok... Ya da yüzlerce var...

 

Yüzlerce var daha doğru galiba... Gerçekten çok güzel anlattınız. Bütün bunları yazarken, o kelimeleri, o cümleleri, onların tanımlarını... Onları bulurken, bulmaya çalışırken ne yaptınız? Mesela, “Çalıntı Yürekler”di değil mi, son bahsettiğiniz? O öykü nasıl çıktı?

 

SK: İlk aklıma geleni yazmıyorum, ikinci aklıma geleni de yazmıyorum, üçüncü aklıma gelmeyen için de zor zamanlar geçiriyorum ve o üçüncü aklıma geleni yazıyorum. Gerçekten yöntemim bu.

 

Nasıl oluyor bu?

 

SK: Şimdi, ilk aklıma gelen herkesin ilk aklına gelen oluyor çünkü ortak düşünce biçimlerimiz var. Hayatı tipleştirerek, karikatürleştirerek anlıyoruz, bize bunu dayatıyorlar. Televizyon, basın... Her zaman, hep verdiğim bir örnek ama kendimi tekrarlamış gibi olacağım, örneğin eşcinselleri ele alalım. Bir eşcinsel deyince gözümüzün önünde beliren tipi düşünelim: Bileklerini çok kullanan, kadınsı bir dil kullanan, dişi bir dil kullanan, kıvırtgan, ucube, karikatürleştirilmiş bir tip çıkıyor karşımıza... Ama öyle değiller, neden onlar bir örnek, neden feminist kadınlar çirkin, neden komünist kadınlar çirkin, bizi karikatürleştirip önümüze sürüyorlar. Bütün mizahi olaylara, piyeslere, televizyon şovlarına bakacak olursak bir tip yaratıp karikatürleştirerek onu ötekileştiriyorlar aslında, başkalaştırıyorlar. Onun bir kişi olduğunu yok sayıyorlar. Yazarı da mesela... Yazar bir kadının bakımlı ve süslü olması eğreti gelebilir. Çünkü solgun, dökük bir kadın görmeye alışkınlar ya da öyle görmek istiyorlar, yani yazar kadını da öyle tipleştiriyorlar. Yazar erkeği de, derin bakışları olan, bilge bir varlık gibi biçimlendiriyorlar. Bütün bunlara karşı gelmek için, o ilk gelen karikatürü önce yok saymak gerekiyor, çünkü o karikatür yok zaten. Öyle bir varlık yok, öyle bir şey yok. Bütün tiyatrolarda aynı eşcinsel tipi varsa bu bir saygısızlıktır. Bu hayatı algılama biçiminde, hayata karşı bir nankörlüktür aslında ve gözden kaçmış, insanları gözünüzden kaçırırsanız o insanların öykülerini de görmezden gelirsiniz. Bu anlamda ilk akla gelen o karikatüre o tipleştirmeye karşı koyarak ikinci akla gelen de kendi deneyimleriniz oluyor. O zaman da kendi deneyiminiz ayağınıza takılabilir, yanılabilirsiniz. O zaman üçüncü olarak başka kitaplardan, başka hayatlardan öğrenmiş olduğunuz hem el yordamıyla hem de seziyle bulduğunuz evrensel özellikleri olan, evrensel bir temanın altında bir kişi, davranışlarıyla bir çok kişinin özleşebileceği ama aynı zamanda yabancı olabileceği, yadsıyabileceği bir kişi...

 

Yepyeni bir kişi...

 

SK: Yepyeni bir kişi... Bambaşka... O yüzden ben hep uydururum. Hiç otobiyografik, özgeçmiş kaynaklı öyküler yazamam.

 

Çok okuduğunuzu biliyorum, geçen defa konuştuğumuzda söz etmiştik ama isterseniz şimdi de biraz onlardan söz edelim. Neler okuyorsunuz son zamanlarda?

 

SK: İki gün önce Tahsin Yücel’in “Yalan” adlı romanını okudum. Çok etkilendim, çok da şaşırdım. Bu kadar genç bir düş gücü beklemiyordum dersem çok ayıp olur ama, şaşırdım doğrusu istersen. Birbirinden çok farklı insanları hiç rahatsız etmeden yan yana getirip aynı ortamda yaşatabilen çok genç bir düş gücüyle karşılaştım. Kitap 576 sayfa ama bence soluk soluğa okunan bir roman. Bence kısa bir roman. En son onu okudum. Camus’nün bütün kitaplarını tekrar okumaya başladım. “Düş”ten başladım. Son günlerde de onu okuyorum.

 

Bu kadar okumanın içinde, size dokunan, köşede kalmış bir karakter ya da herhangi bir olay, öylesine yazılmış –öylesine yazılmamıştır mutlaka ama- bir olayı açmak için yazılmış küçücük bir notun sizde bambaşka konuları açtığı, yeni bir öyküye neden olduğu oluyor mu?

 

SK: Tabii, Rilke’nin “Malte Laurids Brigge’nin Notları” bana “Sandık Lekesi”ni yazdıran kitaptır. Oradaki, “Herkes kendi ölümünü ölür” cümlesiyle ben “Sandık Lekesi”nin ilk öyküsü “Ortadan Yarısından”ı yazdım. Herkesin kendi ölümünü ölmesini araştırdım.

 

Kendini tekrarlamaktan bahsettiniz biraz önce; öykülerde özellikle kaçındığınızı, çok dikkat ettiğinizi ve başka bir şey yaratmaya çalıştığınızı anlattınız... Kendini tekrarlamak, sizin için tam olarak ne ifade ediyor?

 

SK: Yazılmış bir öyküyü tekrar yazmamak. Aynı formda, aynı düzende, aynı temada –hatta farklı bir tema da olsa- yinelememek. Tam olarak bu aslında en kısa söyleyebileceğim.

 

Siz bunu tavır olarak alıyorsunuz zaten, öncesinden... İnsan ne yaparsa yapsın bir şekilde yine kendini tekrarlayabilir.

 

SK: Ama o biçem... Yani bir üsluptan söz ediyoruz. Bir yazarın oluşmuş bir üslubu vardır ve o parmak izi gibidir. O kimliğini her yere taşır, bir yerden getirdiği bir dil vardır, bir bakış açısı vardır, görme biçimi vardır, bunu tabii ki değiştiremeyiz. Ben bunu değiştirmeye çalışmıyorum. Sadece korku da yazmak istiyorum, polisiye bir öykü de yazmak istiyorum, çocukları da yazmak istiyorum; yani her şeyi konu eden ve farklı formlarda, deneysel formlarda yazan bir öykü geliştirmek.

 

Kendini tekrarlamaktan söz ediyoruz, yazmadan söz ediyoruz. “Doyma Noktası” üçüncü kitabınız, bundan sonraki kitabınız da “Doyma Noktası”yla başlayacak.

 

SK: İlk öykü “Doyma Noktası” olacak.

 

Bu, ben artık bu yazdığım öyküleri bir şekilde diğerlerine kitap olarak ulaştıracağım dediğiniz anda karar verdiğiniz bir şey miydi?

 

SK: Ben bu konuda çok şanslıyım aslında, kendimi çok şanslı görüyorum. Çünkü ilk öykülerimi yazdığımda, yazdığım ilk öykü gibi öykü, anlatı, piyes ya da lirik yazılar değil, ilk öykü ödül aldı. Varlık dergisi, Yaşar Nabi Nayır’a gönderdim ve benim öyküye başlamamla öyküyü paylaşmam paralel gitti. Bu anlamda hep bir yazar olarak yetişen, öykücü olarak yetişen biri oldum. Okuruyla yetişen bir yazar olduğumu düşünüyorum.

 

O zamanlardan mı karar vermiştiniz ilk kitabın isminin diğer kitabın ilk öyküsü olmasına?

 

SK: İlk kitabımın dosyasını hazırlarken oluştu. Bu oluşurken de Murat Yalçın’la konuşuyorduk. “Aşkımumya”nın yazarı. Süreklilik üzerine ne yapılabilir diye konuşuyorduk. Biraz beraber bulduk o fikri. Ve ondan sonra her yazdığım kitap bir önceki kitabın adını ilk öyküsüne koymuş oldu.

 

Böylelikle hiçbir zaman vazgeçemeyeceğinizin de farkındasınız, değil mi?

 

SK: Vazgeçemeyeceğim bir yere girdim, evet. Ama hep “Ölmeden önceki son kitabınız ne olacak” gibi sorular geliyor. İnsanın böyle bir şeyi planlaması çok zor gerçekten.

 

Öleceğini planlamak gibi bir şey. Bazen olmuyor, hiçbir zaman olmuyor aslında. Biraz önce öyküleri yazarken, polisiye olsun, korku olsun, başka başka konularda da yazmak istiyorum, denemek istiyorum, deniyorum, onların formlarını, biçimlerini bulmaya çalışıyorum diyorsunuz. Diyelim ki bir polisiye yazmaya karar verdiniz. Ne yaparsınız?

SK: Ne yaparım? Şimdi düşünmeye başladım, nasıl bir anlatım bulacağıma karar verebilirim, yani nereden bakacağım, kurbanın gözünden mi bakacağım, katilin ya da hırsızın gözünden mi bakacağım ya da tanığın gözünden mi bakacağım, ona karar veririm. Sonra olayı ve olayın hissettirdikleri, durumu, mekanı, tabii bu arada bir sürü okuma yaparım. Ben bir de şiddetten rahatsız olduğum için sömürücü, rahatsız edici, çarpıcı duyguları sakız gibi böyle işleyen, çekiştiren yazından hoşlanmadığım için en ekonomik ve en sert, huzursuz edici, tedirgin edici konu ne, onu bulurum. Çünkü cinsellik, şiddet, ölüm bunlar zaten çok çarpıcı. İnsanlar böyle şeyleri okumayı seviyorlar ve benim rahatsız olduğum noktada buradan başlıyor. Kötü, rahatsız edici şeylerin, eğlendirici olmaya başladığı bir nokta var. Kötü ve rahatsız olan şey huzursuz edicidir. O halde o huzursuzluğu korumak gerekiyor, o huzursuzluğun çarpıcı gerçekliğini korumak gerekiyor. Bu anlamda bir çalışma yaparım. Tabii ki önce okurum. Örneğin “korku” üzerine düşünüyorum son zamanlarda... Edgar Allan Poe’dan başlarım, korku üzerine yazacaksam.

 

“Huzursuz etme” hemen her öykünüzde var. Burada da “Doyma Noktası”nda da var. Örneğin yılanın yok edilmesi; torunun sonra gizli bir intikam alma peşinde olmasında... Ya da çöpte bulunan... Ya da işte o yaşlı adamın yataktan kalkamamasında... Ya da kızın gözlerinde... Hep bir huzursuz etme ve biraz da gizli bir şiddet var.

 

SK: Gizli olması, örtük olması, erotizm, şiddet, ölüm... Bunların hepsinde hayatın içindeki basit gerçekliğiyle ele almak, bunları çok abartmadan ama bunlara da arkanı dönmeden, gizemli bir şekilde ele almak... Ben, tabii, sonuçta kendi sevdiğim öyküyü yazıyorum. Ki yoksa böyle öykü yazılmasına karşı değilim. Çok şiddetli, hiç unutamıyorum, E.M. Banks’in “Eşek Arısı Fabrikası”ydı zannediyorum. Çok şiddetli, çok rahatsız edici bir kitaptı. Ben öyle bir kitap yazmam çünkü gerçekten insanın tüylerini diken diken ediyor. Ama zevkle de okudum, severek de okudum. Bu tür öykülerin yazılmasına karşı değilim ama benim benimsediğim yol, mümkün olduğu kadar gizemli ve örtük şiddet yaratmaktır.

 

“Çatlak Yerlerin Kuyusu”ydu sanırım, göz göze geldikleri ilk paragraf, onu izninizle okumaya çalışacağım:

 

“Eşiğe kadar sürünmüş, evin reyhan kokulu avlusuna tam sokacakken başını, boyu boyundan uzun, kül sakallı, belinden yukarı çıplak, yarı erkek, yarı dağ bir varlıkla göz göze geldi. Adam önünde uzanan beyaz yılanı görür görmez dehşetle iki geri sıçradı. Yılansa gövdesini dalgalandırarak öylece kaldı. Birbirlerinin yüreğini hissedemeyecek kadar zayıf olan gözden kaçmış, o güne dek bir kez bile denenmemiş korkaklıklarının namert yüzünden olacak ne yılan gibi durdu yılan, ne de adam gibi baktı adam. İkisinin de gözleri sanki dolunaydı ve göğüsleri o yerlerin uçurumlu coğrafyasını yutmuş kadar büyüktü.”

 

Nasıl oluyor? Sonra bir çeşit vahşet yaşanıyor orada... Adamın unutup gittiği, bir yere koyduğu, sonra da hayatında bambaşka bir şekilde...

 

SK: ...şekillenen.

 

Bir de, bir çeşit fantezi, bir çeşit gizem de var. Hep bir taraflarımızda saklı tuttuğumuz, inanmayı tercih ettiğimiz.

 

SK: Evet.. Bize her şeyi tanımlayarak, verili olarak veriyorlar zaten. Biçimlendirilmiş olarak. Atomun çekirdeğinden, çiçeklerin erkek ve dişi eşeylerine kadar... Ve biz onların arasında başka bir dil geliştirmiyoruz. Modern dünya bize neyi tanımlarsa onu hazır, pişmiş olarak alıyoruz. İşte bu pişmişliğe karşı bir de kendi imgelem dünyamız var. Bu imgelem dünyamızda biz farklı olanaklar da, farklı anlama biçimleri de yaratabiliriz ve ben de bunu seviyorum. Biraz düşsel gerçekçi bir damarın düşüncesi bu... kendi anlama biçimini, kendi haklılığını sezgisel boyutta göstermek, anlatmaya çalışmak.

 

Bir de gerçekten, doğaüstü dediğimizi, hayal gücümüze seslendiğinden belki de, o inancı da yaratıyor. Beni örneğin çok mutlu etti okurken... Birisi de benim gibi düşünüyormuş gibi.

 

SK: Evet, farklı inanma biçimleri, anlama biçimleri yaratmak çok güzel bir şey. Çok da zevkli bu biçimde yazmak. Çünkü zaten insan kendini tekrarlayan bir varlık, az önce haberde okudun, şimdi de, bundan sonra da kulelerle katledecekler insanları. Şimdi bu da yeni bir anlama biçimi olarak çıktı ama kendini tekrarlayan bir biçim bunun arasından sıyrılmak için insanların kişilere bakması gerekiyor artık. Kişilerle ilişki biçimleri... Önce kendi hayatında bir devrim yaratacak, önce kendi hayatını değiştirecek ondan sonra çevresini, ondan sonra da dünyayı, dünyasını ve başka dünyaları değiştirecek. Ama ne yazık ki biz, beğeni ve estetikten ve sanattan uzak durduğumuz sürece hep birilerinin bir şeyi olarak, bir üyesi olarak, düğünlerin, savaşların, acıların üyesi olarak yaşamaya devam edeceğiz. Edebiyat işte bu değiştiremeyeceğimiz –ne yazık ki umutsuzum bu konuda- değiştiremeyeceğimiz yaşam zinciri içinde sadece küçük bir dinlenme, soluklanma anıdır.

 

Yazan için de okuyan için de öyle galiba...

 

SK: Evet, yazan için de öyle... Yoksa dünyanın bize vermiş olduğu huzursuzluğu sırtımızdan atmamız kolay değil.

 

Galiba okuyan “Bu huzursuzluğu benim gibi duyan başkaları da var” diyor, yazan da “İşte, benim huzursuzluğum bu! Sizinle paylaşıyorum.” Aynı şeyi paylaşıyoruz demenin yolu buluyor. Gerçekten Gümüşsuyu’nda 56 tane mi kayın var?

 

SK: Evet. Saydım.

 

Peki, onun çözümünü yaparken, bu hikayede yer alsın diye mi düşündünüz?

 

SK: Kayın gerekliydi ve ben de çıktım saydım.

 

Karakter çözümlemelerine girdiğinizde –ki o öykünüzde oldukça farklı...

 

SK: “Sandık Lekesi” öyküsü.

 

Kaç karakter vardı? Beş, altı karakter var ve hepsini de gerçekten farklı incelikte ayrıntıya girerek anlatıyorsunuz.

 

SK: O öyküde zaten karakterlerin ortak noktası, dünyayı duyusal olarak algılama biçimlerini ortaya koymaktı. Yani onların huy ve mizaçları değil, duyularıyla hayatı biçimlendirmeleriydi önemli olan. Örneğin bir karakter var, İpek diye bir öykü kişisi var. Her şeyi hissedebiliyor. Dokunma duyusu çok gelişmiş bir çocuk ancak duyamıyor. İyi duyamıyor. Ben bunu yazarken “Arizona Rüyası”ndan etkilenmiştim. Orada bir balık vardı, yetişkin olduğunda balığın bir gözü diğer tarafına kayıyordu. Yani bir tarafı kör oluyordu. Buradan etkilenerek ben bir duyunun çok güçlü, bir duyunun çok zayıf olmasıyla çocukluk çağımızın bir yaşantıya doğru açımlandığını düşündüm. Ve böyle bir şey buldum: Hayatı duyularla algılamak. Başka bir karakter de çok iyi duyuyor, her şeyi kulaklarıyla algılıyor ama yemek yiyemiyor. Tat alma duygusu yok. Biri hissedemiyor örneğin.

 

Sema Kaygusuz’la yaşamak nasıl bir şey?

 

SK: Zor değil. Çünkü, kişisel olarak benim motivasyonum çok fazladır. Sevinçli bir ruh dünyam vardır. Ama sevinçsiz, huzursuz olduğum anlarla da bir yayılma göstermem. Bir başkasına bunu akıtmam. Dertlerimi kendi başıma çözmeye çalışırım. Ve bu arada da öykü yazıp başkalarına yük olurum.

 

Sema Kaygusuz’la yaşamak bizim için gerçekten çok güzel. Çok teşekkürler.

 

(Bu söyleşi 18 Nisan 2002 akşamı Açık Radyo’da yayınlandı.)