Bir Yaşdönümü Rüyası

Bir Yaşdönümü Rüyası

11 Eylül 2002

Eşber Güvenç: Bugünkü konuğumuz, Can Yayınları’ndan “Bir Yaşdönümü Rüyası” isimli romanı (5 Eylül’de) yayımlanan, Erendiz Atasü.

Erendiz Atasü: İnsan eline alınca, “Bu kadar kocaman bir kitap nasıl okunur?” diye bir endişemiz oldu ama bir solukta okundu... Belki de kadın olduğumuz için, olabilir. Kadınların gelişmesinde, aynı şekilde Türkiye’nin gelişmesine paralel çok uzun bir dönemi alıyorsunuz; 50 yılı kapsayan son dönem.

EA: Hatta daha bile geriye gidiyor.

EG: Ne zamandan beri bizimle birlikte değildiniz, en son ne zaman çıktı kitabınız?

EA: En son kitabım geçen sene çıktı, yazılarımın, denemelerimin bir toplamı idi, “Kadınlığım, Yazarlığım, Yurdum” diye Bilgi Yayınları’ndan çıktı. Aşağı yukarı her sene bir kitabım çıktı.

EG: Bana nedense, belki bunu okuduğum için olabilir, çok büyük ve sanki çok uzun zamandan beri demlenmiş, dökülmüş gibi geldi.

EA: Aslında insanın yaşadıkça belleğindeki, bilinçaltındaki bütün o birikimler, hakikaten bir tür demlenme’ye benzetilebilir. Onlar birden bazen taşıyor. Kitabı yazmam iki yıl sürdü, öyle daha önceden zihnimde olan tasarladığım bir şey de değildi, birden böyle bir fikir geldi. Böyle yaşayan, yaş dönümü yaşayan bir kadının hayali bir aşka tutulması ve o aşk sayesinde garip bir şekilde kendi gerçekliği ile yüzleşmesi. Esin insanın içinden geliyor, dışarıdan gelmiyor. Öyle düşünülür ama öyle değil; içinizden kabaran bir şeydir. Yazma süreci çok kolay olmadı, hayli araştırma yapmam gerekti psikolojileri doğru oturtabilmek için. Girit bölümünü yazmak için epeyce tarih ve coğrafya okumam gerekti.

EG: Girit’e gitmediniz mi?

EA: Gitmedim. Gitmişim gibi mi geliyor? Görmek istiyorum ama...

EG: Benim de çok büyük bir düşümdür, benim de babaannem oralardan gelmiş. O satırları okurken çok tuhaf olarak hemen oralara gitmem gerektiğini hissettim. Arka tarafta Akdeniz, sol tarafta Kandiye gibi çok ince ayrıntıları hayal gücü ile yarattınız yani?

Kadınlık hayatı

EA: Ona temel olmak için de epey tarih ve coğrafya okudum açıkcası.

EG: Haritayı önünüze aldınız?

EA: Evet öyle. İki yıllık bir sürede yazıldı, bunun içine araştırmalar girdi, düşünceler girdi, kendimi çözümlemeler girdi, başkalarını çözümlemeler girdi vs.

EG: Özellikle tıbbı ilgilendiren konulardan sizin kendi eğitiminiz mi destek oldu?

EA: Oradaki o histerektomi ameliyatını biliyorsunuz pek çok kadın orta yaşlarda geçiriyor. Ben de geçirdim, galiba roman kahramanı ile kesişen bir iki noktamızdan bir tanesi.

EG: Bir okur olarak sanıyorum bu biraz da bir şekilde tüyo almak gibi... Bu kadar detaylı anlatım; ya çok içinden, ya karşı taraftan ya da onu yaşayan olacaksınız.

EA: Yaşadım evet.

EG: Bırakın tıbbi terimleri, bir de duygu detayını bu kadar verebilmek.

EA: O detayın da verilmesi lazım gibi geliyor bana, kadınlık hayatının böyle bir takım basma kalıp yargılarla, -bu yargılar geleneksel olabilir, basite indirgenmiş bilimsel yargılar da olabilir- kadınların yaşadıklarının ölçülüp biçilmesi, tanımlanması, üzerine etiket yapıştırılması çok yaygın bir şey. Kadınlar, kadınlık hayatının belli evrelerini, belli olgularını yaşarken gerçekten hissediyorlar. Bunların yazılması gerek diye düşünüyorum. Biz yazmayacağız da kim yazacak?
EG: Onları da ilerleyen sayfalarda bu kadar büyük bir açıklıkla, hiçbir rahatsız edici noktaya kaçmadan ama belki de hiç konuşulmayan kelimelerle satırlara dökmeniz, hem “A, evet bu böyle” dedirtiyor, hem de şaşırtıcı... “Artık zamanı geldi” mi diyorsunuz bunların bu kadar açıklıkla yazılmasının?

EA: Evet, yazılacaksa açıklıkla yazılmalı tabii. Gerçekten de sözcüklere dökülmüyor, pek çok şey dökülmüyor, yaş dönümü de, psikolojik olarak da biyolojik olarak da gündelik hayatın içerisinde sözcüklere dökülmeyen bir şey. Dökülmediği için de herkes bunları yaşarken tek başına ıstırap çekiyor. Mesela ortak bir deneyimin parçası olduğunu bilmek insanı hem güçlendirir, dayanıklılığını arttırır, hem sıkıntısını hafifletir. Bazı faydaları olur.

EG: “Ortak bir deneyimin parçası olmak” dediniz ya, şu anda yetişen gençlikten belki farklı olarak, birkaç önceki kuşaktan gelen bir saklama alışkanlığı var, bunu da çok net olarak eleştiriyorsunuz. Başımıza ne gelirse gelsin, ne tür bir ilişki içinde olursak olalım, bir kulaklarımızı tıkama, bir içimize gömme ve bunun da bir tarafta, bir gün, hayatımızın bir evresinde patladığı noktalar var.

EA: Evet, bir tür mahremiyet örtüsü altında veya, bizim dilimizde anlamını çok güzel ifade eden deyimler vardır, “kol kırılır yen içinde”, “kan kusulur kızılcık hoşafı” denir. Böyle yaşanılıyor hayat, onun için ıstıraplı oluyor.

Sakladıkça insanı yaralıyor

EG: Birkaç kuşaktır annelerimizin bize öğrettiği bu ama, biz bunu çocuklarımıza öğretmemeyi tercih ediyoruz.

EA: Öyle. Ve bu olumlu bir şey.

EG: Hayatı da iyileştirme açısından...

EA: Onun için olumlu zaten.

EG: Örneğin gençlikteki otobüs maceraları, hala yaşıyorlar mı bilmiyorum ama... galiba Türkiye’deki büyük şehirlere dönüşüm dönemiydi ve şu anda bir sonlanma aşamasında.

EA: Herhalde o kadar taciz olmuyor şimdi genç kızlara otobüslerde, şurada burada. Genç kızlar biraz daha kendilerine güveniyorlar, kendilerini daha iyi koruyabilecek, deyim yerindeyse daha saldırgan bir duruşları var. Benim kuşağım hakikaten bu dil ve el tacizlerinden, sarkıntılık derdik malum, biz bundan çok çekmişizdir. Bu da saklanır veya kendi aranızda çok yakın bir iki arkadaşınızla konuşursunuz, sanki kendi suçunuzmuş gibi. Oysa bunları sakladıkça insanı yaralıyor, yaralar derine doğru işliyor.

EG: Sanıyorum o başladığı ilk günlerdeki kuşak sizsiniz ve sizin yanımızda bir iki kuşak varsa, son kuşak da ben oluyorum; umarım öyledir. Çünkü aynı şeyler, siz sanki 60’lardan söz ediyordunuz sanıyorum, o dönemde, ki ben de 1980 başlarından söz edebilirim çok rahatlıkla... ve aynı şeyler. Ve aynı hınç, hırs, sözünü söyleyememe...

EA: İçinde kalması, o yaralanmış, haksızlığa uğramış, kendini savunamamış duygular...

EG: Esas tek bir kadın gibi görünmesine rağmen iki tane kadın var, Feride’den birden Şirin’e atlıyor değil mi? Arada bir boşluk bırakmışsınız. Romanda iki noktaya takıldım: Birincisi; Feride’nin ilk Ferhat’la tanışma noktası nasıldı? Son sayfaya kadar onu aradım.

EA: Bilmiyorum, herhalde ikisi aynı okulda öğretmendiler.

EG: Bir de ilk gidişi, o arada Şirin’in o büyümüş hali, zaten büyüyor ama arada bayağı bir boşluk var, kendi çocuğunu büyütmüş hali, orada bir boşluk bırakmışsınız. Burada bir tercih var mıydı, okuyucuya bırakmak gibi?

EA: Evet, okuyucuya bırakmak istedim, Feride ile anlatmak istediğim, Feride’nin iç yolculuğunu tamamlaması idi. Kitabın ikinci bölümünde Feride’nin iç yolculuğu bitti, kendisi ile yüzleşti, acı çekti ve yalnızlığından bir miktar sıyrılıp, bir miktar başka insanlar

261KB

için bir şeyler yapmaya karar verdi. O aşkın ıstırabından kurtuluşu o oldu. Feride’nin hikayesi orada bitti aslında. Şunu göstermek istedim, bu beni hep düşündürür ve büyüleyici bir şey bulurum: İnsanların birbirleri üzerindeki etkileri. Gözle görülmeyen, ilk bakışta fark edilmeyen, belki de bilinçaltı olan etkiler. Kuşaktan kuşağa süren bir şey bu, nasıl ki yüzyıl önceye baktı roman, niye baktı? O günkü o Girit’ten göç hadisesinde yaşanan acının, sonradan toruna nasıl yansıdığını vermek için baktı. Onun gibi bir de ileriye bakıyor roman, Feride’nin hayatının Şirin’in üzerindeki etkileri, hatta hayalinde sevdiği delikanlı -ki artık ondan sonra koskoca bir işadamı olmuş vs- Feride’nin üzerinde hiç yokmuş gibi görünen ama aslında olan bir etkisi var. 25 sene sonra o etkinin, bir esinti gibi duyulmasını istedim, onun için öyle atladım ve arayı boş bıraktım. Feride çekildi gitti sahneden ama hala tam olarak çekilmemiş aslında. Bir yerde yaşam ölümle bitmiyor, -bunu metafizik anlamda söylemiyorum bunu- etkiler sürüyor, tanıdığınız, sevdiğiniz, yakın olduğunuz, bir şeyler paylaştığınız insanlar üzerindeki etkileriniz sürüyor. Feride’nin olumlu etkileri sürüyor, başka insanların belki olumsuz etkileri sürüyor.

“Yemek pişirmesini bilmem”

EG: Kitabı okurken, Türkiye’nin her yerinden, Girit’ten olsun, doğudan, Kürt kökenli, Arap, Karadeniz’den, Trakya’dan yemeklerle veriyorsunuz; arada mutfağa girip... Hele bir sayfa var ki, pazı dolmasından, karalahana çorbası, hamsi kuşundan bahsediyorsunuz. Bunların hepsini biliyor musunuz?

EA: Adlarını biliyorum, yemekten de zevk alıyorum ama ben yemek pişirmesini bilmem diyebilecek kadar beceriksizim mutfakta.

EG: O da kızının üstüne atıyordu, siz de kızınızın üstüne atıyor musunuz?

EA: Evet bu durumda benzeşiyoruz, bazen kızımın üstüne atıyorum. O iyi bir aşçı, babasına çekmiş.

EG: Türkiye’nin, Anadolu’nun dört bir yanından hem bugünü var eden kuşakların şu anki durumunu, hem de bütün geçmişlerinden dem vuruyorsunuz her satırınızda. Bu herhalde özellikle tercihiniz. Hani başta dediniz ya, “bir anda döküldü” diye...

EA: Bilinçli yapıyorum tabii, ama biz buyuz, Türkiye bu, geniş bir coğrafyadan köken almış insanlar bir arada yaşıyoruz. Sanki bir gemi batmış da, Osmanlı’nın gemisi batmış, birçok insan da Anadolu’nun teknesine çıkmış gibi bir manzaramız var. Bu önemli bir şey, biz buyuz, farklı kökenlerden ama birbirine çok da yabancı olmayan, aslında çok da benzeşen insanların kaynaşmasıyız. O tarihin, o coğrafyaların, artık bizim yurdumuz olmayan coğrafyaların ve o tarihin izlerini taşıyoruz. Başka türlü olmamız mümkün değil.

EG: Çok üst sınıf haricinde bütün sınıflar yer alıyor gelen kuşaklarda, Şirin’in gerçek babası olsun, topraktan gelmiş, biraz daha kırsal kesimden, öteki ağa çocuğu, bir tanesi asker çocuğu, her tarafa da dokunuluyor. Bunun ilk kurgusunu yaparken nasıl bir çalışma başladı?

EA: Ben hep böyle düşünüyorum, daha önceki romanlarda da bu vardı, mesela “Dağın Öteki Yüzü”nde çok belirgindi çok farklı yerlerden gelen insanlar. Hayatımda ben hep bunu gördüm, benim ailemde, daha sonra yakın olduğum ailelerin de pek çoğu Rumeli’den Kafkasya’ya kadar veya doğudan Girit’e kadar çok farklı yerlerden köken almış insanlardı. Ama etnik saplantıları olan insanlar da değildi. “Burası yurdumuz, burası memleketimiz, Türkçe dilimiz, biz Türk’üz” diyen insanlardı.

EG: Bir dönem oldukça yaralanmış bir kuşağın çocukları, tercih ettiğiniz karakterler. Kâmuran olsun, Şirin olsun...

“Edebiyat kırıklıkları inceliyor”

EA: Şirin, Sedat, Ferhat benim kuşağım tabii, bugün 50-60 yaş arasındaki kuşak, tanıdığım bildiğim kuşak. Öbürküler de 80 sonrası gençler kuşağı, o da bildiğim bir kuşak. Gerek anne olmam dolayısıyla gerek de –şu anda emekliyim ama- öğretim üyesi olmam nedeniyle tanıdığım bir kuşak. Aradaki fark tabii çarpıcı. Çocukları suçlamak için söylemiyorum, onlar kendilerini bu hava içerisinde buldular, toplumsal duyarlılıkları zayıf, herkes böyle değil tabii ama genel olarak bizim kuşağımıza göre toplumsal duyarlılığı zayıf, daha bencil, daha yalnız, tüketim ekonomisinin değerleri ile yaşayan bir kuşak var. Bugünkü genç kuşak bu. Başka türlü olmaları mümkün değildi, ülkenin şartları bir yerde bunu getirdi. Ama iki kuşak arasında, kuşak farkından daha derin bir şey bulunması, bir ayrımın bulunması, iki taraf için de dramatik bir şey. Bir de şunu düşünürüm ben: Teknoloji meselesi. Gene benim kuşağım teknoloji ile o kadar aşina olan bir kuşak değil, şimdiki gençlik
ise bambaşka; bir de bunun hayatımıza getirdikleri var. Ben çocukluğumda çamaşır makinesi öncesi, buzdolabı öncesi dönemleri hatırlıyorum, evin bir küçük teknolojik birim haline gelmesi neredeyse 30’lu yaşlarımdan sonra oldu. Sadece siyasi veya ekonomik ortam değil, bütün bunlar da bir fark yaratıyor. Dramatik bir şey olduğunu düşünüyorum. Gençliklerinde sol düşünceleri benimseyen, bunun mücadelesini veren ve sonra da yenilgiye uğrayan insanların da tabii yaşadığı bir dram var, bu da şahsen benim yüreğime dokunuyor. Galiba edebiyat daha çok bu kırıklıkları inceliyor, her şey tıkırında giderken oturup onu yazmıyorsunuz veya “beni yaz” demiyor tıkırında giden konular. Nerede bir eksiklik, bir çatlama, bir çatışma varsa galiba o konular “beni yaz” diye yazarların içlerinde depreşiyor.

EG: Onların etkisi daha büyük tabii. “Bir Yaşdönümü Rüyası” ismi nereden geldi? En zor kısım isim bulmaktır galiba, değil mi?

EA: Bazen öyle, bazı şeylere bir türlü uygun ismi insan bulamıyor, olmuyor, isim yakışmıyor vs. en güzel isimlendirmeler, az önce de söyledim ya böyle içinizden böyle bir esin yükseliyor, en güzeli öyle oluyor, bir anda tutuyor. Galiba bunun adı –bilemiyorum okuru nasıl etkileyecek ama- içeriği ile bütünleşti, bir anda geldi, “bu kitabın adı bu olmalı” dedim.

EG: Evet çok farklı. İçeriğine girdiğimizde, içindekiler kısmına ya da başlıklara baktığınızda belirli bölümlemeler olmuş. Biraz teknik ayrıntılara girmiş olacağız ama...

EA: O da ilk anda kafamda belirenlerden, zannederim bütün yazarlar için böyle olur, bir eser aşağı yukarı kendi biçimi ile beraber taslak halinde doğuyor kafanızda. Ondan sonra o biçimi yetkinleştirmek için çok uğraşıyorsunuz, o ayrı bir mesele. Şöyle kafamda tasarlamıştım, “Bir Yaşdönümü Rüyası” olduğuna göre, kitabın orta kısmında kadının orta yaşı olsun, ondan önceki kısımda onun gençliğini hikaye eden, orta yaşa kadar geçen bütün o macerasını anlatan, sanki bir ön bölüm, ‘gençlik ve geçmiş’ dedim ona. Orta yaşın bugünde yaşandığını düşündüm, daha sonra, 25 yıl sonraya bakan, Feride’nin ölümünden sonraki döneme bakan bölümü de son bölüm olsun ve adı da ‘Hayatın Sonrası’ olsun diye düşündüm. O bölümde insanların öldükten sonra birbirimizin üzerinde hala süren etkilerimize işaret etmek istedim. Onların hepsi esinle geldiler, öyle fazla ince eleyip sık dokumadım isim konusunda. Gariptir, isim konusunda inceleyip sık dokursanız, o isim olmuyor.

Anne-kız herşeyi konuşabilir mi?

EG: Belki özel bir soru olacak ama çok merak ettim, Feride’nin kızı Şirin’le ilişkisi benim annemle hiç yapamadığım, yapmayı da hiçbir zaman cesaret edemediğim, açıklığıyla sürüp giden bir ilişki. Bu ilişkiyi siz de yaşayabiliyor musunuz gerçek hayatınızda? İster istemez kuşak, belki iki kuşak farklılığı oluyor arada ve kültür bakımından yetiştiriliş tarzları, 1980’e kadar bir kapanma hali var ama, ondan sonraki gençlikte her şeyi açık açık yaşama hali var. Olabiliyor mu, yaşayabiliyor musunuz Feride ile Şirin’in paylaştıklarını?

EA: Kısmen yaşıyoruz herhalde kendi kızımla. Ben annemle çok uzun süre çok mesafeli bir ilişki yaşadım, bu tabii o zamanki yetiştirme biçimlerinden, terbiye biçimlerinden kaynaklanıyordu. Epeyce bir mesafe vardı aramızda ama çok yoğun bir sevgi de vardı, özellikle annemin açısından çok yoğun bir sevgi vardı. Fakat sonra ben yetişkin olduktan sonra, hatta daha da sonra, evlendikten sonra o mesafe kısaldı, galiba mesafeyi ben kısalttım. Annemin yaşlılık günlerinde biz annemle dost olduk, tabii çatıştık da, eski çatışmalar da sürdü, yeni çatışmalar da eklendi ama bir çok şeyi rahatça konuşabiliyorduk birbirimizle. O aşamaya garip bir şekilde geldik. Bu yüzden kızımı büyütürken bende o tecrübenin bilgisi vardı, kızımla aramda o kadar mesafe olmadı. Problemlerimizi, birbirimizle ilişkili problemlerimizi daha açık bir şekilde ve kırıcı olmamaya çalışarak, ama bir takım şeyleri de örtmeyerek içimize atmayarak konuşabiliyoruz sanıyorum. Çatışıyoruz da tabii zaman zaman.

EG: Satırlarınızı okurken; bu annemle hiçbir zaman olmadı, hiçbir zaman da olmayacaktı ve mesela en son hali hatırlıyorum: Ona yaklaşmaya çalıştığımda öyle bir bakışla karşılaşmıştım ki... Şirin’le Feride’nin konuştuğu o çok özel anlarda, -ki anne patlıyordu orada- o bakış gözümün önüne geldi. Mümkün değil, kızım var şimdi, çok küçük, tabii bir gün benimle bir sürü şeyi konuşacak ve ‘onunla bu konuşmaya katlanabilir miyim acaba’yı da kendime sordurdu bu satırlar bana. Bunu nasıl yaptınız Erendiz hanım?

EA: Kızım yetişirken ben de zaman zaman bazı şeyleri düşündüm, her şeyi onunla konuşabilir miyim? Ben her şeyi onunla tabii ki konuşmadım, o da her şeyini benimle konuşmadı, bunun da gerekli olduğunu zannetmiyorum, önemli olan birbirinizle ilgili meseleleri konuşabiliyor musunuz? İki insan birbiri ile ilgili meseleleri rahatça konuşabilirse üçüncü kişilere ait meseleleri de illa açıklamak durumunda kendini hissettiği zaman, bunu yapabilir zannediyorum. Ama kendileri ile ilgili meseleleri konuşamayan iki insanın, araya bir de üçüncü insan girdiği zaman onunla ilgili meseleleri sağlıklı konuşabilmeleri mümkün değil. Ben yapabildiğimi zannediyorum. Belki
insanlar üzerinde fazla düşündüğüm için, yakınlarım üzerine de düşündüm tabii ve hala düşünüyorum. Hayat çok değişkendir, hiç kimsenin “ben bunu yapıyorum” diyerekten de... ortaya fazla dökülmemek lazım, öyle bir olayla karşılaşırsınız ki tamamıyla donanımsız kalırsınız, bütün tecrübelerin iflas eder, bu da var.

Başarı dediklerini hayattan kesip atmak

EG: Az önce de konuştuğumuz gibi, çok acı bir dönemin ve çok acı bir kuşağın bugüne yansımalarını okuyoruz satırlarınızda. Ama yine de hiçbir kırma, okuyanın canını acıtma, onu itme, yıpratma yok, tuhaf bir iyimserlik var, umut yüklü. Son cümlesinde aynı şeyi yapıyor ve umudu saklıyor. Bu da bir seçim galiba?

EA: Evet, hayat böyle, ben hayatı böyle görüyorum. Çok acı şey var ama onlara dayanabilecek gücümüz de var, iyi şeyleri hayal edebilecek ve gerçekleştirebilecek imkanlarımız da zaman zaman karşımıza çıkıyor; bir denge. Yaşama sanatı işte o dengeyi kurabilmek. Çok büyük afetler karşınıza çıkıp her şeyi alabora etmedikçe, biraz gayretle, dürüst olmakla, kendine karşı dürüst olmakla, içten olmakla o denge kurulabiliyor zannediyorum. Ama bir çok başka şeyi de o sırada kaybediyorsunuz, çünkü çıkar hesaplarından vazgeçmeniz gerekiyor. O zaman da günümüz insanlarının başarı adını verdiği pek çok şeyi de hayatınızdan çıkarıp atmanız icap ediyor. Her şeyin bir bedeli oluyor, iç huzurunun da bedeli bu oluyor, sıradan başarı denilen hadiselere de o kadar önem vermemek oluyor.

EG: Bütün karakterlerinizin hayatında epey ciddi sarsıntılar, acılar, yıkılmalar var buna rağmen...

EA: Başka türlü yaşanmıyor, hele bizim memleketimizde sarsıntıya uğranmadan yaşanmıyor, mümkün değil.

EG: Kaleminize sağlık.

(29 Ağustos 2002 tarihinde Açık Radyo’da ‘Açık Dergi’ programında yayınlanmıştır.)