'Ben de çıldırabilirim'

'Ben de çıldırabilirim'

14 Haziran 2002

Eşber Güvenç: Açık Dergi'de konuğumuz Okuyan Us yayınlarından elimize ulaşan “Muallakta, Araf’ta ve Düşlerde Binbir İnsan Masalları - 2” isimli kitabıyla Cem Mumcu. Hoş geldiniz.

Cem Mumcu: Hoş bulduk.

EG: "2" dedim, isterseniz "Binbir İnsan Masalları"nın hikayesini dinleyelim önce. Nasıl başladı, nereye kadar gidecek? Ondan sonra ikinci kitabınıza geçeriz.

CM: Nasıl başladığını biliyorum ama nereye kadar gideceğini ben de bilmiyorum. Binbir İnsan Masalları, bin bir tane olacak; proje. İlk kitapta 42 öykü vardı. İkincisinde 72'ye tamamlandı. Bin bire giderken nerelerden geçecek onu ben de bilmiyorum doğrusu. Belki bir tanesi roman olabilir, bir tanesi şiir olabilir; belki hepsi şiir olabilir. Belki hepsi öykü olabilir ama sayı bin bire doğru gitmeye çalışacak. Ömrüm olursa tamamlamak istiyorum.

EG: Böyle bir proje nasıl çıktı? Benim merakımı çeken nokta: Gerçekten burada 72 insan manzarası var!

CM: Nasıl çıktığını bilmiyorum. Yazdıklarım da öyledir, çıktığında hissettiğim hazzı hüznü vs. Çok iyi hatırlıyorum duygularımı ama oturup da ne yapsam diye düşününce olmadı bu. Birdenbire bir yola girmek ihtiyacı duydum sanıyorum. Bin bir rakamını da seviyordum. Biraz ölümle de yaşamla da oynamak gibi bir şey bu benim için. Çünkü bin bir iddialı bir laf. İddiası her şeyden önce sayının büyüklüğü değil; o kadar uzun bir ömre sahip olup olamayacağımı hiç bir zaman bilmedim. Ama hayatın tarifi de buna çok ama çok benziyor. Ben yarını gerçekten bilmiyorum. Ama bugün de yapmaya başladığım bir sürü şey var. İkinci kitaptaki ‘muallak’ halim belki bu projeyi bana ürettirmiştir diyorum. Çünkü bir şeyler bana -içimden bir şeyler- bunu yaptırıyor diye düşünüyorum.

EG: Peki bu içinden bir şeylere yardım eden başka bir şeyler de var mı?

CM: Vardır ama bunları alt alta sıralayabilir miyim, bilmiyorum. Mesleğimle ilgili çok sorulur. Psikiyatrinin buna ne kadar katkısı var? İnsan gibi çok önemli, değerli bir –tırnak içinde-malzemeyle yaşıyor olmak, ilişkiler kuruyor olmak beni etkiliyordur tabii. Hep aynı cevabı veriyorum ama annemin annem olmasıyla da çok ilgili, babamın babam olmasıyla da çok ilgili. O anda yaşadığım süreçte hayatımı kaplayan şeylerle de çok ilişkili. Bu yüzden ayırt edemiyorum. Etseydim sevmezdim herhalde, o zaman birazcık seçiciliğe başlardım. Hesapçı olabilirdim. İyi ki de ayırt edemiyorum.

EG: Yazmaya başlayınca gerçekten ayırt edilemiyor galiba. Ama sonuçta psikiyatri dediğin için insan ruhunu en ince ayrıntısına kadar, görece teknik olsa da, öğreten bir bilim dalı, onun üstüne siz bütün bir çocukluğunuzu, geçmişinizi, aldığınız bütün değerleri de ekleyerek çok önemli insan manzaraları sunuyorsunuz bize...

"Hiç bir şey bilmiyorum”

CM: Gene neyin nereden geldiğini bilmiyorum. Tıp fakültesine girdiğimde insanla karşılaşacağımı düşünmüştüm ama tanılarla karşılaştım. Kendimi kötü hissettiğimi hatırlıyorum. “Oradan çıkış yok mu? Ben ne yapacağım?” diye aranırken psikiyatriyi gördüğümü, oradan kafamı dışarı çıkartıp soluk almaya çalıştığımı, psikiyatrinin içinde yeniden bir çuvala tıkıldığımı, psikiyatride bir delik açmam gerektiğini hissettiğim bir sürü süreç var. Bu süreçlerden hangisi hangisini etkilemiştir. Beni edebiyata getiren şey bu mu olmuştur? Edebiyat olduğu için mi ben buralara gelmişimdir? Doğrusu bilmiyorum. Hiç bir şey de bilmiyorum.

(Kahkahalar)

EG: Hiç bir şey bilmemeniz bize çok şey veriyor görüldüğü üzere... Peki, bambaşka şeyler okumuş insanlardan görece daha fazla irdeleme yeteneği sizi nereye götürecek. Bazı öykülerinizde, inanılmaz zorlandım çünkü bazıları dört beş satırlık öyküler bunlar, bir çok şeyi zorluyor.

CM: Çıldırtabilir.

EG: Evet bizi zorluyorsunuz.

CM: Ben de çıldırabilirim. Ama bu bana özgü bir şeymiş gibi de gelmiyor. Demin siz dışarıda konuşurken aslında coşkulu da bir şey anlatıyordunuz ama çıldırmak üzereydim, dediniz. Şöyle dönüp baksak; bunu ne kadar da sık kullanıyoruz ve bu sıradan bir şey de değil. Gerçekten çıldırmak üzere olduğumuz anlar ve haller var. Kendi çılgınlığımız bizi hazırda, kapıda bekliyor gibi geliyor. Korkuyor muyum bundan? Evet biraz korkuyorumdur herhalde. Ama bununla da karşılaşmak lazım. Ne olacak, ben bilmiyorum.

EG: Belki de bir taraftan sarılmak; senin gibi düşünen bir insana ulaşmak. Aynı fikri bir yerlerde kesiştirmek birileriyle..

CM: Orada bazı duygudaşlıklar yaşanıyor. Entelektüel anlamda bir fikrin paylaşımı için hiç de iyi bir format değildir edebiyat. Makale yazmak bir takım bilimsel araştırmalar yapmak, denemeler yazmak çok daha uygundur ama benim için edebiyat entelektüel bir misyonu barındırmıyor baktığımda. Belki duygudaşlık anlamında; bir dakika ya burada dokunabileceğim bir şey var demek anlamında. Ben de bir çok insanda yaşıyorum, birilerinin de benimle yaşıyor olması herhalde beni biraz daha güvende hissettiriyor hayatta.

EG: Birikimlerimizden önce duygularımız var ama, değil mi?

CM: Önce de sonra da o varmış gibi.

EG: Her dakika. Ama bazıları her dakika duygularını zorlayarak bir şeyler çıkarıyor.

CM: O zaman çok fazla edebi metin olmuyor benim için onlar. Ama onları asla küçümsemiyorum, değeli metinlerdir. Edebiyat benim için başka bir yerlerde durdu hep.

EG: Okuyan Us'u göz önüne aldığımızda pek çok iş yapıyorsunuz. Nasıl geçiyor bir gününüz?

"Bu kısa hayatımı kendime göre yoğurmam gerektiği noktasına geldim"

CM: Nedense bu soru şimdilerde çok sık gelmeye başladı. Zaman benim için biraz farklı akıyor; herkeste farklı akan bir şey ama... Ben uzun zamandır istemediğim şeyleri yapmıyorum. Dolayısıyla istediğim şeyleri yapıyorum.

EG: Şanslısınız!

CM: Bu şansı ben yarattım. Bir şeyleri riske etmek zorundasınız. Bazı şeylerden ödün vermezseniz ve her alanda ve her noktada var olmak gibi kaygılarınız olursa bir şeyleri azaltamayabilirsiniz. Biraz sadeleştirdim galiba, sadeliğin içindeki renk bu gördüğünüz. Zamanı istediğim gibi kullanıyorum. Olmak istemediğim yerde olmuyorum, yazmak istemediğim şeyi yazmıyorum. O zaman başka türlü akıyor zaman.

EG: Bunu nasıl, ne zaman fark etmeye ve yaşamaya başladınız?

CM: Bir dönem akademik bir hayat ve onun zorlukları vardı. Sabah erken kalkmayı sevmezdim ben. Hep sabaha karşı yatmayı tercih eden bir adamdım. Ama şöyle bir tedirginlik yaşıyordum: Ertesi gün hastaneye gitmek zorundaydım. Bir yandan da şehvetle bir şey yazmak istiyordum veya şehvetle bir şey yapmak istiyordum. Veya belki de şehveti yaşamak istiyordum. İşte saat dört oldu yatmam lazım çünkü yarın sabah kalkmam lazım dediğimde o zamanın benim için acılı zamanlar olduğunu fark etmiştim. Bunu fark edince, bu kısa hayatımı kendime göre yoğurmam gerektiği noktasına geldim. Ondan sonra da ayıklama sürecine girdim ve bu hale geldim. Bu halim de daha iyi.

EG: İstediklerinizi yapabiliyorsunuz şu halde...

CM: Bilmiyorum, bu bir açıklamamdır. Ben böyle bir şey söylediğimde sanki çok şey yapmış olduğumu kabul de etmiş oluyorum. Yüzüm de kızarıyor. Mutlu olduğumu biliyorum ama.

EG: Şimdi çocukluğunuza döndüğümüzde...

CM: Dönelim, yatır beni!

(Kahkahalar)

EG: Gözlerinizi kapattığında, bize neler getireceksiniz. Satırlarınıza yansıyan...

CM: Şimdilerde yeni yeni aklımda beliren şöyle bir şey var. Birçok öyküyü yazdıktan sonra okurum ben. Yazdıktan sonra okurken, zaman zaman kendi yazdığım öyküye ağladığım oluyor, çok güldüğüm oluyor. Kendimle karşılaşıyorum. Garip şekilde içerden bir şey bana bir şeyleri gösteriyor gibi. Benim bu karşılaşma meselesiyle bir derdim var sanıyorum. Bana benzemeyenle, kendimle, ötekiyle; kendimin ötekiyle, ölümle, ölülerle karşılaşmaya dair herhalde bir şeyler vardı bende. Şimdilerde daha yoğun bu. Biraz acı veren biraz burkan bir şey. Bunların açıklaması ne kadar zor.

"Planlamayı sevmiyorum”

EG: Gerçekten zor ama buradayız ve konuşuyoruz. “Muallakta, Araf’ta ve Düşlerde” kitabında herkesin özgün hikayesi olabilecek ya da olmuş, ama bir arada kalma hali var.

CM: Evet bu hep vardı. Bu projenin özelliklerinden biridir. İlk kitabın başına bir motto yazmıştım, “Hepimizin içinde ölü bir diri var” diye. Bir karşılaşma cümlesi kurmuştum ve bir karşılaşma öneriyordum herkese. Ama bu lanet olası karşılaşmanın o kitaptan bir süre sonra beni babamla yakalayacağını bilmiyordum. Kasım’ın 5’i geldiğinde benim hayatımdan çıkan ilk ölü babam oldu. O zaman muallaktaydım tamamen. Ben ikinci kitabı babama yazacağımı planlamamıştım ama süreç onu getirdi.

EG: Hayat bize bir şeyler yapıyor galiba. Yazdığınız zaman, diyorsunuz ya bir şeyler çıkıyor sonra bunlar bir yerde birleşiyor, seviyorum, beni güldürüyor veya hüzünlendiriyor. Bunları nasıl seçiyorsunuz, ayıklama nasıl oluyor?

CM: Bu bir zamanlar olan bir durumdu. Şimdi pek bir şey olmuyor. Kendimin kötüsü neyse o an onunla karşılaşıyorum. Bilgisayarın başına geçince yazıyorum, deftere yazıyorum gibi hallerim de yok. Arabada da yazabiliyorum. Planlı yazdığım şeyleri sevmiyorum. Onun için yazdıklarımdan memnun kalıyorum.

EG: Peki zaman geçip de eline aldığında basılmış ürünlerini anlamsız bulduğunuz oluyor mu? Şurada şu eksik olmuş, burası çok güzel olmuş, zaman geçince insan soğur ya...

CM: Ulan burada çok daha büyük bir derinlik var. Çok daha büyük bir karşılaşmayı yaşamalıydım. Niye yaşamadım diye soruyorum. Metinle değil kendimle uğraşıyorum. Niye bu

kadar yüzeyde kalmışım. Neden bu kadar korkmuşum gene -gene- diyebiliyorum.

EG: Ve nasıl bir şey, mesela kalemi gördüğünüz an aklına gelen fikirle bir kişinin uyuşması ve ortaya çıkan hikaye.

CM: Ben pek kurgu yapmayan biriyim. Bu öykü şöyle başlayacak, şöyle devam edecek ve şöyle bitecek; şu şu şu kişilik yapılarını ortaya koymalıyım, çünkü bunlar derdimi daha iyi anlatır diye bir şey yaşamıyorum. Ben genellikle, o anki halle başlayan... Bazen sözcüğün tadıyla başlıyorum mesela. Bir sözcüğün ağzımda yuvarlanırken bazen iğrenç, bazen çok keyifli, bazen tedirgin edici, bazen korkutucu bir şey tutuyor, bir öyküye dönüşüveriyor. Bazen başka bir işi yaparken başlayan bir yazı süreci oluyor, o zaman sözcükleri de görmüyorum zaten. Bittikten sonra görüyorum. Hakikaten bir tarif yapamıyorum. Planlamayı sevmiyorum.

EG: Peki, özel bir soru olacak ama, İncir Ağacı'nın hayatımızdaki yeri nedir böyle?

CM: Ben zihin sözcüğü diyorum. Uydurduğum bir kavramdır bu. Bir sözcük gelir kafama takılır durur. Ve garip bir şekilde bazen bir gün, bazen bir hafta, bazen bir ay, bir tanesi iki buçuk yıl kafamda yaşadı. Takılıp kalıyor, ben ondan kurtulamıyorum. Aslında kurtulmak da istemiyorum. Ben dilimle onun tadına bakıyorum. Ve genellikle o bir şeye, genellikle şiire, öyküye dönüşüyor şimdilerde. Bir tanesi sürahidir. En uzun sürenlerden biridir. Ve bir öyküye dönüştü o. Sonra “Yaa bir dakika” dedim ben bu kitabı okurken: Benim hayatımda çok önemli duygudaşlarım var, onlara “Bana bir sözcük versene!” diyeyim. Onlardan birisi çok sevdiğim arkadaşım Türkay'dı. Telefonda bana bir sözcük söylemesini istedim ve bana incir dedi. Ben de oturup bunu yazdım. Böyle bir oyun oynadım. Birkaç kişinin böyle sözcüğü var burada. Öbür kitapta da devam edeceğim. Şimdi bir tane de siz verebilirsiniz burada.

EG: Düşünmem gerekiyor.

CM: Hakikaten bir sözcük üzerinden yürümek. O sözcükle yürümek. O “İncir” öyküsü öyle çıktı.

EG: Benimkisi de "anne" olsun.

CM: Anne. Peki, tamam.

(Kitabı karıştırarak)

EG: Cem, bu satırları mutlaka okumak için arıyorum. Gerçekten çok kısa öyküler bunlar. Bu kadar kısa olmalarının nedenleri ne?

CM: Yaa, bunlar yine duygusal süreçlerdir. Birinci kitapta daha da kısaydı. Burada biraz daha uzadı.

EG: Evet üç sayfa olan da var. Bayağı uzamış!

CM: Bir dahakinde daha da uzayabilir. Edebiyatla ilgili başka meselelerim var. Belki onların öfkeleri falan da karışıyordur. Mesela bir romanın önce sadece küçük bir fikrinin geliştirilip ondan sonra etrafından çok fazla bilgiyle, entelektüel donanımla -ben ona söğüşlemeyle diyorum- kenardan kıyıdan toparlayıp bir roman haline getirilmesine dair bir öfkem de var; yani romanın da kendi kendini yazan, kendi kendine yürüyen bir şey olmasına dair. Belki onlara karşı bir direncim de vardır bunların içinde. Bunların her birinden bir roman oluşturulabilir -mi- acaba? Oluşturulmalı mı? Yetmiyor mu acaba? diye de bir şey var.

"Örtük metin yazma gayretim hiç bir zaman olmadı"

EG: Sadece bu kitap bir öykünün romanı olabilir.

CM: Roman bir roman olması için roman olmalı. Bir öykü öykü olması gerektiği için öykü olmalı; şiir şiir olması gerektiği için... Başka bir noktayla bunlar oluşturulmamalı.

EG: Bir deneme sanki değil mi?

CM: Biraz sahicisizlik kokan şeylere dair de öfkem vardır. Ama o öfkeyle de oturup bu öyküleri yazmış değilim. Onlar kendilerini bu kadar yazdırmışlardır.

EG: Ben buradan “Kırık Nota”yı okuyacağım. Özel bir seçim değil, çünkü hangisini seçsem diğerlerine hainlik etmiş olacağım. 63’üncü öykü.

"Kuyusundan yabancılık çeken adam gözlerini boşluğa dikti. Daha doğrusu teğerledi. Sonra sökerim belki diye öyle yaptı. Umudunu yitirmemişti ya da yitirmişse de bulmayı istiyordu. Yolda rastladığı köpek ona Köstence'de gördüğü heykel gibi baktı. İçine içine baktı, acıttı. Bakışları olta gibi takıldı içindeki yabancılığa ve hafifçe kanatarak çıkardı dışarıya. Kan köpeğin kanıydı ama bedenine çarpan spor arabanın kırmızısına hiç benzemiyordu kırmızısı. Asfaltın üzerine pop-sever dönem yakışıklısının müzik setinden iki tane nota düşmüştü. Bacağı kırılmış bir la-mi ve kulağı kanamış bir sol anahtarı da vardı köpeğin yanında, yerde. O garip parçadan kurtuluşlarını acıyla kutlayıp köpeğe bir requiem besliyorlardı. Adam köpeğin gözlerine takılan yabancılığına son bir defa baktı, utandı ondan. Sol anahtarını kıç cebine koydu, yürüdü.”

Bu kadar. Bazı öykülerinde çok kolaylıklı okuma var. Çok rahatlıkla anlatıyor her şeyini. Bazılarıysa defalarca -bundan daha kısa belki ama- defalarca okumayı gerektiriyor. Kendi adıma söylüyorum tabii.

CM: Özel bir, örtük metin yazma gayretim hiç bir zaman olmadı. Özel sözcükler kullanma gayretim de hiçbir zaman olmadı. İlkinde biraz daha sade bir dile dikkat etmiştim. Burada biraz daha özgür bıraktım. Onlar öyle çıktığı için öyle. Ne söyleyeceğimi bilmiyorum. Bir yazarla söyleştiğim için şu an beni anlayacağınızı umuyorum.

EG: Teşekkür ederim Cem. Çevremize baktığımızda, insanlar bizimle sorunlarını paylaşıyorlar, biz de onlarla paylaşıyoruz. Ama siz çok daha özelini yapıyorsunuz bunun. Özel olarak insanlar size sorunlarını paylaşmak için ya da fikir danışmak için geliyor. Ama bunlar arkadaşlarınız değil, asla tanımadığınız insanlar...

CM: Fikir asla değil. O fikirler bende yok zaten.

EG: Günümüzün ihtiyacı belki de, derdini anlatmak. 20 sene önce var mıydı böyle bir ihtiyaç?

CM: Belki daha iyi olanlar vardı. Bizim yerimize başkaları mutlaka yapıyordu. Yani hep vardı.

EG: Ben, bizim insanımızın sıcaklığını kaybetmesini hep daha çok yalnız kalmasına, hayatın zorlamasına bağlıyorum. Siz bunları yaşarken, bütün bu öyküleri yazarken neler düşünürsünüz, Cem Mumcu olarak?

CM: Benim herhalde biraz içim acıyor. Gayet de mutlu bir adamım ama içimde acıyan bir taraf var. Bazen saçma sapan şeylere de acıyabiliyorum. Belki onu birazcık da seviyorum. Çok zor sorular soruyorsunuz!

"Bedeniyle ilişkisi iyi olan biri değilim”

EG: Sabah kalktığında neler yapıyorsunuz o zaman? Kolay olsun.

CM: Hayatımda bir hayli değişiklik var. Sabah erken kalkıyorum. Portakal suyu içiyorum.

EG: Spor yapıyor musunuz, Cem?

CM: Yok daha oraya gelmedim. Getirilebilirim ama.

(Kahkahalar)

EG: Rutine sokmak, vücudunla barışık olmak başka şeyleri de iyi yapmanıza yarar mı, bir tıp adamı olarak?

CM: Ben bedeniyle ilişkisi iyi olan biri değilim. Tıbbi bilgilerime dair şeyler sorsaydınız burada çok güzel şeyler söylerdim, burada ve insanlara da faydalı olurdu ama kendime dair söyleyeceklerimin faydası olacağını sanmıyorum. Çok sigara içerim...

EG: Terzi kendi söküğünü dikemezmiş. Peki şimdi ne yapıyorsunuz? “Binbir İnsan Manzaraları” nasıl gidiyor?

CM: Şimdi içimde yazılmaya başlandı gibime geliyor yenisi. Hissediyorum. Bu arada başka bir kitap projem var. Üç yüz elli sayfası filan yazılmış ama araya hep bu, coşkusal şeyler girince yarım kalmış, özellikle sanatsal yaratıcılıkla ilgili bir kitabım var. Bir yandan sadece kendi yazdıklarımla ilgilenmiyorum. Başkalarının yazdıklarıyla da ilgileniyorum... İşte Le Monde Diplomatique'nin hem vakit alan bir tarafı, hem coşkusu oldu.

EG: Hiç birisi birisini bölüyor mu?

CM: Günün içindeki hallerim, anlarım öyle bir önem kazanıyor ki, okuduğum birçok kitaptan birisini tercih ediyorum. Veya onu değil ötekini yazmak istiyorum. Hep o iç titreşimlerim bana nereye doğru bir şey söylüyorsa oraya doğru akmaya çalışıyorum. Çok dezorganizeyim ama nasıl olduysa bundan bir organizasyon çıkıyor.

EG: Çok teşekkürler. İnşallah “Binbir İnsan”ın bin birincisini de burada konuşmak üzere...

CM: Bastonlarımızla filan...

(Kahkahalar)

(Açık Radyo’da Açık Dergi programında yayınlanmıştır.)