Bakanlar Kurulu Salonu nasıl olmalı?

Bakanlar Kurulu Salonu nasıl olmalı?

15 Kasım 2002

Günümüzün kamu mekanları siyasal değerleri, kurumları tanınır kılan iletişim unsurları. Milyonlarca insanı ilgilendiren bu mekanların iletişim potansiyelleri kendi varoluşlarının kat kat üstünde.

Örneğin bugün Avrupa Birliği’nin vatandaşları parlamento, konsey, komisyonlar gibi yönetim mekanlarını, yargı, hukuk organlarının yapılarını, kültür merkezlerini yalnızca servis aldıkları ‘soyut kurumlar’ olarak değil, siyasal değerlerin cisimleştiği kavramsal mekanlar olarak izliyor, görüyor, tanıyor.

Günümüz demokrasisinin kurumsallaşmasında mimarlık önemli bir rol oynuyor. Siyaseti somutlaştıran, kurumları kavramsallaştıran, mimarinin siyasetle ilişkisini yeniden tanımlayan bir süreç yaşanıyor. Bu süreçte kamu kavramının da 'projeleşme'si, başka bir deyişle 'görünür ve kurgulanabilir' olması, bir iletişim ürünü olarak kamusal mekanda yeniden düzenlenmesi sözkonusu. Bunu sağlayan ise kamunun yeniliklere, yaratıcılığa, rekabete açık olması. Yönetimlerin mimarlık hizmetlerinin kurumsallaşmasına hizmet edecek kuralları geliştirmesi, yeni profesyonel deneyimlere açık bir iletişim ortamı yaratması. Kamusal mekandaki yenilikçi deneyimlerinin meşruiyetini ise ‘ne olup bittiğini herkesin bilmesine sağlayan’ , profesyoneller arası yarışmacı bir ortam yaratan kurallar sağlıyor.

Avrupa Birliği’nde kamusal alanda bu gelişmeler yaşanırken dönüp bir de Türkiye’ye bakmakta fayda var.

Türkiye’de proje geliştirme süreçleri karanlıkta kalıyor. Bu işlevi yerine getirmesi gereken üniversite, meslek kuruluşları, sivil toplum kuruluşları gibi uzmanlık kurumları kendi işlevlerini kendi kamu yararı kavramlarını temsil etmekle sınırlandırıyorlar. Böylece proje hizmetleri kurumsallaşmak yerine bir iktidar işlevi haline geliyor. Mimarlığın siyasetle dönüştürücü bir ilişki kuramıyor. Bu nedenle bütün kamu yapılarının durumu Avrupa’daki benzerlerinin tam tersi. Her akşam milyonlarca insanın izlediği Bakanlar Kurulu Salonu askeri rejimle yönetilen bir ülke görüntüsü veriyor. Milyonlarca insana hizmet veren mahkeme salonları, vergi daireleri, postaneler, tren istasyonları sanki vatandaşın ruhunu karartmak için tasarlanmış. Sıradan bir banka şubesi, bir hamburgerci, bir benzin istasyonu kadar bile mimarlıkla ilişkileri yok. Dünyanın parası harcanan meydanların, parkların, anıtların, çevre düzenlemelerinin, belediye binalarının, resmi belgelerin, kurumsal bildirişim ögelerinin hali içler acısı.

Türkiye’de bu hizmetleri verebilecek mimar, tasarımcı, sanatçı yok mu? Hiç şüphesiz var. Ama karanlık ilişkilerden güç kazanan kesimler bu felakete seyirci kalıyor. Kamu sahasında yaratıcılığı destekleyecek, geliştirecek kuralları talep eden yok.

Seçimlerden önce NTV’de katıldığım ‘Siyaset Maratonu’ programında siyasal parti temsilcilerinin kendilerini ya bir mimar, tasarımcı veya sanatçı gibi gördüklerini, ya da kendi siyasal işlevleri olan uzmanlık hizmetleri dediğimiz proje işlerine nasıl karar verecekleri hakkında en ufak bir bilgilerinin olmadığını farkettim. Sonuç vahimdi: Genellikle hem kamu kişiliği, hem uzman şapkası aynı anda giyilmeye çalışılıyordu. Siyasetçiler uzmanlık kurumlarını, üniversiteleri, meslek kuruluşlarını, sivil toplum kuruluşlarını ise kendilerine proje hizmeti verecek kurumlar olarak görüyorlardı. Tanımsız, kuralsız bir biçimde geliştirilen projeleri, uzmanlık hizmetlerini tıpkı bir mal satın alır gibi satın almayı hedefliyorlardı!

Bu nedenle deneysel bir çalışma yapmaya karar verdik. Yönetsel temsilin en önemli mekanı olan Bakanlar Kurulu Salonu ile işe başlama gereğini duyduk.

Genellikle kamu projelerinin geliştirilmesi için yöneticilerin karar vermesi beklenir. Mimarlar, tasarımcılar ondan sonra çalışmaya başlarlar. Bizim çalışmamız ise bunun tam tersine bir ilişkiyi ortaya koymayı amaçlıyor. Üstümüze hiç vazife olmadığı ve kimse bize bir sipariş vermediği halde çalışmaya başladık. Amacımız Bakanlar Kurulu Salonu’ndan başlayarak kamu mekanlarının başka türlü olabileceğini göstermek. Bu şekilde bu soruna pozitif bir yaklaşım getirerek kamuoyu oluşturmayı, sorunu da tartışılabilir kılmayı amaçlıyoruz. Yeni kurulacak olan hükümetin yeni bir düzen içinde çalışmaya başlamasını öneriyoruz.

İlk aşamadaki hedefimiz bu konuların tartışılabileceğini ve kararların etkilenebileceğini göstermek. (AKP programında da yaratıcılığın teşvik edileceği, bağımsız, rekabete açık bir ortam sağlanacağı söyleniyor.)

Bakanlar Kurulu Salonu’nun durumu

Bakanlar Kurulu Salonu kasvetli, karanlık, asık suratlı. ‘Dekorasyoncu’ bir mantıkla düzenlenmiş. Burada yer alan ağır yanyana gelmiş kahverengi masalar, ortada sehpa üzerinde duran saksı-çiçek, aşırı süslü sürahiler ‘kötü yönetilen bir ülke’ mesajı veriyor. Bu mekan esnek, tarafsız, yalın bir görüntüye sahip olan sıradan bir mimari tasarım uygulaması kriterlerine bile sahip değil. Türkiye’nin uluslararası alandaki temsil gücüne zarar veriyor ve iletişim potansiyelini yanlış kullanıyor. Bu mekanda yer alan konumlandırma hiyerarşik. Mekan nötr değil, alt üst ilişkileri ile ve sanki askeri bir rejimle yönetilen bir ülke (Irak gibi) görüntüsü veriyor.

Yeni Bakanlar Kurulu Salonu için bir öneri:

Demokratik bir düzenleme

Tasarladığımız Bakanlar Kurulu Salonu’nda çember şeklinde veya salon el vermiyorsa ‘U’ biçiminde bir yerleşim düzenine geçiliyor. Bu düzen yönetimi temsil eden insanlar arasında demokratik ilişkiyi ve eşitliği pekiştirmeyi amaçlıyor. Başbakan bu eşitlik düzeni içinde merkezde, ancak mekan ayrı yönetim unsurları olan yönetim işlevleri ‘bir halka’ biçiminde birleştiriyor.

Şeffaflık

Tek bir platform olarak tasarlanmış olan masanın altı açık ve kişileri ‘büst’ olarak değil, bir ‘gövde’ olarak görmek mümkün. Böylece bu kişilerin kamu kişilikleri olarak gizlenen, örtülen, saklı kalan hiçbir noktaları kalmamakta. 2 robot kamera toplantıları sürekli kaydetmekte ve gerektiğinde yayın, projeksiyon, video konferans imkanları sağlanmakta.

Cumhuriyetin kurumsal simgeleri

Avrupa Birliği ülkelerinde olduğu gibi hiyerarşik konumdaki kişiler değil, kurumsallaşma öne çıkıyor. Bu nedenle Başbakan’ın oturduğu bölümün arka planında Türkiye Cumhuriyeti’ni simgeleyen iki ana unsur yer alıyor. Bunlardan birincisi hiçbir dekoratif unsur taşımayan sert zemin üzerine basılmış yalın Türk Bayrağı. İkincisi Cumhuriyet’in kurucusu Atatürk’ün (otoriter bir görünüm arzetmeyen) resmi. Bu resim daha önce olduğu gibi Başbakan’ın gölgesinde kalmamakta, yarattığı kurum olan Türkiye Cumhuriyeti’nin simgesi olan Türk Bayrağı ile birlikte yer almakta.

(Avrupa Birliği Bayrağı ileride bu simgeleri tamamlayan bir üçüncü unsur olacaktır.)

Renkler, aydınlatma, ilişkiler

Işık değerleri görüntü kayıtları esnasında güçlenmekte ve yönetim normal çalışma zamanından daha çok, daha fazla aydınlatmakta. Bu aydınlatma yönetimin açıklık, şeffaflık, hesap verebilirlik gibi kurumsal değerlerini, kendisinin soğuk renkleri ile karşıtlık ilişkisi içinde (insanların renkleri ile) ortaya çıkarıyor.