Aralık 2011

Aralık 2011

04 Ocak 2012

Dinlemek için:

 

İndirmek için: mp3, 62.8 Mb.

 

Dünyanın en uzun yıllarından biri olan 2011’in son ayına girerken başımıza gökten üç elma düşüyordu. Uçuruma doğru hızla topukladığımızı gösteren 3 rapor art arda gelmişti. Birincisi şuydu: Uluslararası Enerji Ajansı, eğer yeni petrol ve doğal gaz kaynakları peşinde koşmaktan derhal vazgeçmezsek, sadece 5 yıl içinde dünyanın geri döndürülemez iklim değişikliği sürecine gireceğini açıkladı. İkincisi, Küresel Karbon Raporu adlı uluslararası kuruluş kömür, petrol ve doğal gaz yakılmasından dolayı atmosferde karbondioksit salımlarının bir yıllık artışının yeryüzünde gelmiş geçmiş en büyük sıçramasını yaptığını açıkladı. Yılın, belki de son onbin yılın en önemli haberiydi bu. Ve varan üç: Rus Bilimler Akademisi’nin Doğu Sibirya Kıta Sahanlığı araştırmacısı, sera gazlarının en etkilisi metan gazının büyük uzmanı Igor Semiletov, sürekli donmuş toprakların küresel ısınmayla çözülmesinden atmosfere fokurdayarak sızan metan kraterlerinin çapının çok kısa sürede 15-20 metreden Bin metreye sıçradığını açıkladı!

 

Bu 3 rapor, iklim değişikliği felaketinin teoriden pratiğe geçmekte olduğunu ve belki de uçurumun eşiğinden aşağıya düşmeye başladığımızı ortaya koyuyordu. Belli ki, türümüzü ve diğer tüm canlı türlerini uçurumdan kurtarabilmek için şimdiye kadar görülmemiş nitelikte toplu bir seferberliğe, hatta devrime ihtiyaç vardı. Bunu yapabilecek miydik? En iyisi gerçekçi olup, imkânsızı istemek gibi görünüyordu.

 

Güney Afrika’da 2 haftadır süren BM İklim Zirvesi, değil imkânsızı gerçekleştirmek, cılız beklentileri bile karşılamayan zayıf bir anlaşmayla tamamlandı. Dünya liderleri, küresel ısınmayı yavaşlatacak önlemler konusunda yasal zorunluluk getiren ve tüm ülkeleri kapsayacak bir anlaşmaya dönük görüşmelerin, gelecek yıldan itibaren başlaması ve 2015’e dek tamamlanmasında uzlaştı. Olası anlaşmanın en geç 2020 yılında yürürlüğe girmesi öngörülüyordu. BM, uzlaşmayı 'tarihi bir karar' olarak nitelerken, pek çok bağımsız gözlemci ve kurum, kararın dünya üzerinde canlı yaşamın tabutuna çivi çakmaya eşdeğer olabileceği görüşünü dillendiriyorlardı.

 

Türkiye, anlaşılmaz bir şekilde Kalkınma Bakanı Cevdet Yılmaz tarafından temsil edildiği konferansta, karbon salımını 2020 yılında mevcut artış üzerinden yüzde 20 azaltacağı sözünü verdi. Ancak, Türkiye’nin karbon salımı halihazırda, 2010 verilerine göre, 1990 yılına kıyasla yüzde 98 artmış durumdaydı zaten! İşte bu nedenle, yani “hem böreğim tam olsun, hem de karnım tok olsun” zihniyetindeki ısrarından dolayı Türkiye Durban’da “Günün Fosili” ödülü alan ülkelerden biri oldu. Ödülün, Türkiye’nin karbon emisyonlarını indirmek için hedef belirlememesine karşın, Kyoto Protokolü’nün mekanizmalarından faydalanarak mali destek almaya çalışması nedeniyle verildiği belirtildi.

 

Zirvenin ardından Kanada, iklim değişikliğiyle ilgili bağlayıcı tek uluslararası antlaşma olan Kyoto protokolünden resmen çekildiğini açıkladı. Uzun yıllar boyunca Kyoto’nun en hararetli savunucularından biri olan Kanada, Kyoto’dan çekilen ilk ülke oldu. Bunu Durban’da açıklamaya cesareti olmayan Kanada’nın bir zamanlar sıkı çevrecisi, yeni kalkınmacısı Çevre bakanı Peter Kent, bu kararı ancak ülkesine dönünce başkent Ottawa’ya ayak basınca açıklayabilmişti.

 

Türkiye’nin eski Çevre, yeni Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu ise, gelecek yıllarda Türkiye’yi büyük bir kuraklık beklediği yolundaki raporlara katılmadığını söylerken, bilimsel verilerle kişisel inançları birbirine karıştırıyor muydu bilinmez, ama Eroğlu, geçen yılın aynı dönemine oranla yağışlarda yüzde 16'lık bir azalma olduğunu kabul etmekteydi. Britanya Meteoroloji Kurumu’nun Güney Afrika’daki iklim zirvesinde açıkladığı bir rapor ise, Türkiye’nin 2100 yılında tamamen susuz kalabileceği şeklindeydi.

 

2011’e mührünü vuran isyan ve işgal hareketleri Durban’daki iklim zirvesinde de her an hazır ve nâzırdı. Tamamen sonuçsuz kalacağı beklenirken, uzatmaların oynanmasının sonunda zayıf bir anlaşmaya varılmasının belki de tek sebebi, Durban’da birdenbire yıldız gibi parlayan yeni kuşak isyancılarının konferansın son gününde Konferans Merkezi’nde ortaya koyduğu iki saatlik müthiş gösteriydi.

 

  

İşgal hareketi, yükselen bu devrim hareketinin yeni taktiklerini, ittifaklarını, ruhunu ve yeni gerçeklik dilini oracıkta Albert Luthuli Konferans Merkezi’nin koridor ve salonlarında devreye sokuverdi. Güney Afrika’nın madenlerinden doğmuş devrimci şarkıları söyleyerek, insan hoparlörü kullanarak, gospel usulü sloganlar atarak, kendi bakanlarına sırtlarını dönerek, kimlik kartlarını iade ederek ve böylelikle, bir daha BM toplantılarına katılma hakkını bile isteye kaybederek…

 

Genç isyancı kuşak, yüzde 99’un bile fazlasını temsil ediyordu, yazar ve aktivist Rebecca Solnit’in belirttiğine göre. Karbon ekonomisinden muazzam kârlar sağlayan uluslararası petrolcüler, kömürcüler, sanayiciler ve onların fonladığı siyasetçiler “koalisyonu” yüzbinde biri oluşturuyordu. Ama onlar, dizginlenemez ihtirasları ve açgözlülükleriyle, işte bu sistem değişikliğine karşı duruyorlardı. Mücadele ve seferberlik de işte bu yüzbinde bire karşı yürütülecekti haliyle. Dolayısıyla, 2011 kapanırken, 2012’nin ufkunda “İklimi İşgal Et” hareketinin belirdiğini söylemek belki de kehanet olmayacaktı. 

 

Aralık ayında Beşşar Esad aylarca süren inadından vazgeçti. Şam yönetimi, Arap Birliği'nin sunduğu barış planını imzaladı. Barış planı, Arap Birliği'nin Suriye'ye gözlemci göndermesini, muhaliflerle hükümet arasında diyalog sürecinin başlamasını, Suriye ordusunun kentlerden çekilmesini ve sivillerin korunmasını içeriyor. Ancak Suriye’de şiddet olayları devam etti. BM, ölü sayısının 5 bini aştığını, sorumlunun Esad olduğunu açıkladı. Planın onayından sonra, Suriye güvenlik güçlerinin saldırılarında 2 günde 250 kişi daha öldüğü, bunlardan 70’inin, ordudan ayrılarak isyana katılmak isteyen askerler olduğu söylendi.

 

Arap Birliği gözlemcilerinin ülkeye girdiği gün dahi başkent Şam’da düzenlenen çifte intihar saldırısında çoğu sivil 40 kişi öldü. Şam yönetimi, El Kaide örgütünü suçladı, ancak muhalifler, saldırıyı Arap Birliği gözlemcilerini etkilemek için hükümetin düzenlediği iddiasında. Şam yönetimi ise, silahlı çetelere karşı savaştığını savunmaya devam etti. Beşşar Esad, protestocuların öldürülmesi için hiçbir emir vermediğini; ancak, kendisine bağlı silahlı güçlerin ileri gitmiş olabileceğini ileri sürerek, “diktatör acizliği” gibi, varolamayacak bir kavram icat ediyordu. Arap Birliği’nin barış heyetine namlı bir insan hakları ihlalcisinin, yani Darfur soykırımında 1. derece sorumluluk sahibi Sudanlı bir generalin başkan olarak seçilmesi, şaşılacak bir sinizm örneğiydi doğrusu.

 

Bu arada Fransa parlamentosu, Ermeni soykırımının inkarını suç sayan yasa teklifini kabul etti. Sadece 50 milletvekilinin katıldığı oturumda onaylanan yasaya göre, soykırımı inkar edenler 1 yıl hapis ve 45 bin avro para cezasıyla karşı karşıya kalacaktı. Ceza, yapısı itibariyle akademisyenleri, biliminsanlarını ve tarihçileri de kapsıyordu. Ermeni derneklerine dava açma hakkı da veren yasa, bundan sonraki aşamada Senato’nun onayına sunulacaktı. Fransa’da yaşayan Türkler, parlamento önünde protesto gösterisi düzenledi.

 

Tasarının geçmesini takiben Türkiye’de hezeyan başladı. Başbakan Erdoğan da, beklendiği gibi, Fransa’ya uygulanacak çok aşamalı yaptırımların ilk etabını açıkladı. Fransa’yla her türlü siyasi istişare durduruluyor; siyasi, askeri ve ekonomik ziyaretler iptal ediliyordu. AB eşleştirme projelerinde de Fransa'yla işbirliği yapılmayacaktı. Bir diğer yaptırım kapsamında, ortak tatbikatlar iptal ediliyor. Fransız askeri uçaklarının yıllık aldığı izinler kaldırılıyor ve her uçuş için ayrı izin alma zorunluluğu getiriliyor ve bunun gibi birçok “işlem ve eylem” sayılıyordu… Fransız askeri gemileri de Türk limanlarına giriş yapamayacaktı. Yaptırımların silah alışverisi, endüstri ortaklıkları gibi konuları kapsadığına dair bir bilgiye ise herhangi bir yerde rastlanmıyordu.

 

Kabul edilen yasanın ırkçılık, ayrımcılık ve yabancı düşmanlığı barındırdığını vurgulayan Başbakan, bu yaptırımların ilk aşama olduğunun altını çizdi. Erdoğan, Fransa lideri Sarkozy’ye Cezayirliler’in fırınlarda yakıldığını hatırlatarak, “Sarkozy bunu bilmiyorsa babasına sorsun” dedi. Fransa’yı kınayan Cumhurbaşkanı Gül de, telefonuna çıkmayan Sarkozy’yi  eleştirerek “savaşta bile cumhurbaşkanları birbirleriyle konuşur” dedi. CHP ve MHP, Fransa'nın Cezayir soykırımının tanınmasını içeren birer yasa teklifini Meclis’e sundu. Tepkilerin odağındaki Nicolas Sarkozy ise Türkiye'yi yasa tasarısına saygı göstermeye çağırdı.

 

İstanbul merkezli 7 ilde yapılan yeni KCK operasyonlarında, bu kez bazı basın kuruluşlarına baskınlar düzenlendi. Dicle Haber Ajansı’nın İstanbul, Ankara, Diyarbakır, Van ve Mersin büroları polis tarafından basıldı, bilgisayarlar ve belgelere el konuldu. Etkin Haber Ajansı ve Özgür Gündem gazetesi de aranan yerler arasındaydı. Çoğu gazeteci 48 kişi gözaltına alındı, bunlardan 35’i tutuklandı. Gazeteciler, Roj TV’ye haber geçmek ve örgütün yönlendirmesiyle haber yapmakla suçlanıyordu. Gözaltıları bir yürüyüşle protesto eden gazeteciler "Özgür basın susturulamaz" sloganlarıyla Taksim Meydanı'ndan Galatasaray'a yürüdü.

 

PKK’ya yönelik operasyonlarda Bingöl Yayladere kırsalında bir eve düzenlenen  operasyonda 8 PKK’lı ve iki TSK mensubu, Diyarbakır Dicle’deki Görese dağında 4 günlük operasyonda 21 PKK’lı, Şırnak Cudi dağında 6 gün süren operasyonlarda 27'si ölü 32 PKK’lı etkisiz (!) kılındı. TSK, kimyasal silah kullanıldığı iddialarını ise yalanladı. Demokratik Toplum Kongresi eşbaşkanı Aysel Tuğluk ve bazı BDP'li vekiller, Görese dağındaki operasyonu protesto için, bölgeye yürüyüş başlattı,ancak yaklaşık bin kişilik gruba polis, geçiş  izni vermedi. İnsan Hakları İzleme Örgütü ise, İran ve Türkiye'nin, Temmuz ve Kasım ayları arasında, Kuzey Irak'a düzenledikleri sınırötesi operasyonlarda en az 10 sivilin öldüğünü açıkladı.

 

Abdullah Öcalan’a “sayın” demek suç olmaktan çıkartıldı.   Yargıtay, Öcalan'dan “sayın” diye söz edilmesine ceza verilmesi yönündeki içtihadını değiştirdi. Öte yandan, puşi taktığı için PKK üyesi olduğu iddiasıyla 22 aydır tutuklu olarak yargılanan öğrenci Cihan Kırmızıgül için, bu yıl da tahliye kararı çıkmadı.

 

Ankara’da yürütülen faili meçhul cinayetler ile ilgili soruşturmada tutuklu olan 9 özel harekat polisinden 7’si için tahliye kararı çıktı. Bu kişiler arasında eski Özel Harekat Daire Başkanvekili İbrahim Şahin de var. Savcının tekrar tutuklama talebi kabul edilmedi. Eski özel harekatçı Ayhan Çarkın, öldürülen eski MİT görevlisi Tarık Ümit'in gömüldüğünü iddia ettiği yeri, savcıya gösterdi. Çarkın’ın Silivri'ye bağlı bir köy yakınlarında gösterdiği 3 ayrı noktada polis ekipleri inceleme yaptı, ancak şimdilik bir bulguya rastlanmadı.

 

Nijeryalı Festus Okey’in 2007 yılında karakolda gözaltında ölümüne ilişkin davadan karar çıktı. Tutuksuz yargılanan polis memuru Cengiz Yıldız, ''taksirle adam öldürmek''ten 4 yıl hapse mahkum edildi. Savcı karara itiraz etti. Festus Okey’in, 2007 yılında gözaltında ölümüyle ilgili görüntü kayıtları da ilk kez ortaya çıktı. Karakol kamerasının kaydında, Festus Okey’in binaya yürüyerek girdikten 19 dakika sonra, sedyede ağır yaralı halde çıkarıldığı gözleniyor. İzmir’de bir kadını karakolda döven ve görüntüleri yayınlanınca büyük tepki çeken 2 polis, meslekten men edildi.Aile ve sosyal politikalar bakanı Fatma Şahin, polislerin görevden uzaklaştırılmasının bundan sonrası için uyarı ve örnek olacağını açıkladı.

 

Ancak gafa yatkın İçişleri Bakanı Şahin, bazı şeylerin saptırıldığına ve abartıldığına dikkat çeken Bakan, dayak atan polisleri kastederek, ”İzmir Konak meydanına darağacı kuralım, personeli darağacında asalım mı?' dedi. Yıl boyunca benzeri üsluptaki konuşmalarıyla ön plandan ayrılmayan Bakan, yılın bitmesine 4 gün kala verdiği bir demeçle, son bir kez yıldızlaşacaktı. Dünyada bugüne dek tarifi yapılamamış terör olgusunu belki ilk kez belirleyen  Bakan şöyle diyordu: "Birileri kendine göre gerekçeler uydurarak, makulleştirerek, teröre destek veriyor. Resim yaparak, tuvale yansıtarak, şiir yazarak, makale yazarak (...) Arka bahçe İstanbul'dur, İzmir'dir, Bursa'dır, Viyana'dır, Londra'dır, Washington'dur, üniversitede kürsüdür, dernektir, sivil toplum kuruluşudur. Oraya da sızmışlardır."

 

Yılın bitmesine üç gün kala Şırnak’ın Uludere ilçesine bağlı Ortasu (Roboski) köyü yakınlarında TSK uçaklarının bombardımanı sonucu, tarafından atılan bir bomba ilk belirlemelere göre aralarında çok sayıda çocuğun da bulunduğu 35 kişinin ölümüne yol açıyordu.

 

Uludere, Aralık 2011

Medya, bu korkunç olayı bir haber olarak “görmek” için 10, ölenlerin sivil olduğunu söylemek için 14 saatten fazla bekledi. Belli ki “yetki” bekleniyordu. Haber verilirken ise “acaba ölenler sivil mi?” gibi şüphe düşüren kalıplar kullanılıyordu. Ana akım medyamızda neredeyse hepimizle dalga geçen yorumlara da rastlanıyordu: “Uçaktan düşen bomba, köylüleri vurdu”, “füzeler kaçakçıları vurdu” ve diğerleri... Hükümetten de kayda değer bir açıklama gelmedi. Neticede, olan aralarında Encü ailesinin 29 (yazıyla yirmidokuz) ferdinin de bulunduğu 35 kişiye oldu. Esasen, medya ve yetkililer haksız sayılmazdı belki de: Bu insanların bir haber değeri olamazdı: Kaçakçı, köylü ve Kürttüler. Başbakan’ın “Kendi halkını katleden bir yönetimin meşruiyeti kalmaz” sözleri ise rüzgârda sahipsizce savruluyordu.

 

Yıl sona ererken Irak’ta da bir dönem resmen sona eriyordu. Başkan Obama, 9 yıllık işgalin bittiğini açıklarken selefinin sözlerini tekrar ediyor ve “Irak'a girme kararını, tarih yargılayacak”diyordu. Bağdat'taki Amerikan bayrağı sembolik bir törenle indirildi, son Amerikan askerleri de Irak topraklarından ayrıldı. 9 yıllık işgal, yüzbinlerce Iraklı’nın hayatına mal oldu. Amerikan ordusunun çekilmesinin hemen ardından Şiiler ve Sünniler arasında siyasi kriz patlak verdi. Sünni Devlet Başkanı Yardımcısı Tarık El Haşimi hakkında, Başbakan Nuri El Maliki'ye karşı suikast planı içinde olmak ve terörizme destek gerekçesiyle tutuklama kararı çıkartıldı. Suçlamayı kabul etmeyen El Haşimi, Kuzey Irak’taki Kürt yönetimine sığındı, Şii yönetimin kendisine komplo kurduğunu söyledi. Siyasi kriz şiddete dönüştü. Başkent Bağdat'ta düzenlenen 12 ayrı bombalı saldırıda 72 kişi hayatını kaybetti, yaralı sayısı ise 200 olarak kaydedildi.

 

Rusya'daki genel seçimleri Başbakan Vladimir Putin'in Birleşik Rusya Partisi, oy kaybına rağmen kazandı. Ancak, tüm dünyayı saran isyan dalgası Rusya’ya da sıçramıştı. Seçimlerde hile yapıldığını düşünen muhalifler 50’ye yakın kentte yüz binlerce kişinin katılımıyla gösteri ve protestolar gerçekleştirdiler. Rusya Merkez Seçim Kurulu ise, 31 seçim merkezinde ihlal olduğunu açıklayarak seçimlere hile karıştığını tescil ediyor; ancak, bunun sonuçları etkilemeyeceğine karar veriyordu.

 

Mısır'da halk, seçimlerin 2’nci turu için tekrar sandık başına gitti. İlk turu kazanan aralarında Müslüman Kardeşler’in de olduğu İslamcı partiler, bu turda da sandıktan önde çıkıyordu. Ancak, seçimlerden çok askeri vesayetin devamı gündemi oluşturuyordu. Tahrir meydanında askeri yönetimin görevi sivillere devretmesi talebiyle yapılan ve 5 gün süren gösterilerde 14 kişi öldü.

 

Ayaklanmaların pek uğramadığı Çin’de bile Aralık ayında 20 bin kişilik bir kasaba, devletin toprak gasplarına karşı çıkıyor ve işin ilginç tarafı sıkı durup güçlü Komünist Partisi’ne kararlarını geri aldırmayı başarıyordu.

 

Çin, Wukan, 2011

 

Yani devrim dalgası her yere sirayet ediyor, çember tamamlanmaya yüz tutuyordu.

 

Ve işte herşeyin başladığı noktaya geri dönüyorduk. Tunus'ta “Arap Baharı” olarak anılan halk ayaklanmalarının 1’inci yılı, Aralık ortasında doldu. Kendisini yakarken tarihe geçeceğini bilmeyen üniversite mezunu seyyar satıcı Muhammed Buazizi'yi büyük kalabalıklar andı. Aynı günlerde Tunus’un yeni cumhurbaşkanı ve başbakanı da belli oldu. Yeni Cumhurbaşkanı Marzuki yemin etti, devrimin ilkelerine sadık kalacağı sözünü verdi.

 

Kader, final olarak yılı iyi bir haberle bitirmemize imkân tanıdı: Anayasa değişikliğinin kabul edildiği referandumla yargı zırhları kaldırılan 12 Eylül darbeci generallerinin soruşturması tamamlandı. Savcılık, cunta lideri Evren ve yardakçılarından Tahsin Şahinkaya’ya 2’şer kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası talep etti.

 

94 yaşındaki büyük tarihçi Eric Hobsbawm’ın ömrü vefa eder de ileride bir 21. yüzyıl tarihi yazma fırsatı olursa, bu yapıtta 2011 yılını kendisine başlangıç olarak alması kimseyi şaşırtmazdı herhalde.

 

Ocak Şubat, Mart, Nisan, Mayıs, Haziran, Temmuz, Ağustos, Eylül, Ekim, Kasım, Aralık