"Anneciğim, Seni Ilık Zeytinyağı Kadar Çok Seviyorum."

"Anneciğim, Seni Ilık Zeytinyağı Kadar Çok Seviyorum."

20 Aralık 2004

Yemek… Yani yiyecek, yani sofra başı… Beslenme, tarım, tarih, gelenek, sağlık, üretim; hepsi bir arada… Üstelik, kaplar-kacaklar, keten örtüler, türlü ocaklar, çatal-bıçak, porselen ve cam ve de çeşit çeşit malzemeler eşliğinde...Böylesine inanılmaz bir zenginlik, bu denli çeşitli olasılık ve bu kadar çok sayıda detay sizi de büyülemiyor mu? Yani yemeğin öyküsü size de, hayatta pek çok şeyin anlamını özetleyen öğelerle dolu gelmiyor mu? Dünyanın her ülkesinden, pek çok değişik tür karakter ve yaşta insan, her gün, farklı ama pek çok da benzer yönü bulunan metotlarla, lezzet ve görüntü olarak ufak değişiklikler gösterse de, hemen hemen aynı malzemelerle yemek hazırlıyorlar. Birbirinden renkli milyonlarca sofrada, pek çok farklı geleneğe uygun olarak tüketilen bu yiyeceklere, mutlaka benzer duygular eşlik ediyor…

 

Düşünüyorum da, insanın tüm yaşadıkları arasında, yemek kadar uzun süre ön hazırlık gerektirdiği halde, bu denli kısa süren ve bir o kadar da öznel ve değişken olan başka kaç keyif var acaba? Tüm zevki dilinize değdiği kısacık süreyle kısıtlı; boğazınızdan geçtiği  anda saltanatı biten bir keyif yemek keyfi. Şüphesiz, asıl bu noktadan sonra başlayan bir çok yararı var; hatta gerçek işlevi tam da bu noktadan sonra başlıyor bile denebilir ama, işin bu boyutu, beslenme uzmanları, biyologlar, doktorlar gibi kalabalık bir uzman grubunu yeterince meşgul ettiği için, benim ilgi alanıma girmiyor doğrusu…

 

Hal ne olursa olsun, ben, yenilip yutulduktan sonra da süren kalıcı doygunluk ve mutluluklardan daha çok hoşlanıyorum. Yemeğin yendiği ortamlardan, hazırlanma yöntemlerinden, yaşattığı duygulardan… Bu yüzden de, yemeğin gelenekleri, tarihi, sanatla ilişkisi gibi keyfi hem garantili, hem de daha uzun süreli olan boyutuyla, yani kültürüyle daha çok ilgileniyorum ve sizlerle de bunu paylaşmak istiyorum.

 

Böyle söyleyince, lezzet faktörünü önemsemediğim zannedilmesin sakın. Tabii ki lezzet, yemek kültürünün vazgeçilmez boyutlarından ve mutfak yaşantısının temel amaçlarından birisi ve de tabii ki, hayatın en önemli tatminlerinden, dolayısıyla da mutluluk kaynaklarından birisi.

 

Demin, yemek keyfi için, "tüm zevki dilinize değdiği kısacık süreye kısıtlı" dedim ya, aslında, gerçekten "boğazınızdan geçtiği anda saltanatı biten bir keyif" mi acaba? diye soruyorum şimdi kendi kendime, çünkü itiraf etmek gerek ki, yemek yemenin keyfi anlık bir fiziki lezzet duygusuyla kısıtlıymış gibi gözükse de, asıl, öncesinde yaşanan heyecanın ve sonrasında oluşan doygunluğun manevi lezzetine paha biçilmez. Bu anlamda da yemek, aslında her yaştan ve her toplumsal gruptan insan için tartışmasız bir mutluluk kaynağı.

 

Yemeğin mutluluk verme kapasitesi yalnızca  bununla kısıtlı değil. Yemek sayesinde çok farklı mutluluklar yakalamak mümkün. Örneğin mekânlardan ve coğrafyalardan gelen mutluluk. Alıştığı yerleri, sevdiği şeyleri, bildiği tatları arayan bir insan da olsanız, aklı hep "uzaklarda", maceralara açık bir kişiliğiniz de olsa, yemek, bu anlamda sizin için ideal bir çıkış noktası. Yeme alışkanlıklarınızı bozmamak için hep en sevdiğiniz restorana giderek de mutlu olabilirsiniz, yeni yemekler tanımak için dünyanın öbür ucuna giderek de... Yani her durumda, kendinizi yemek aracılığı ile mutlu edebilirsiniz!

 

Sonra aramanın, yaratmanın ve üretmenin mutluluğu… Her yeni malzeme kullanışta, her farklı tarif deneyişte, her lezzetli yemek pişirmede yaşanan tatmin… Ve tabii paylaşmanın yaşamın her boyutuna anlam katan hazzı… Ailenizle, dostlarınızla, sevdiğinizle paylaşılan farklı tatların ve birlikte yarattığınız sofra başı sohbetlerinin yerini ne doldurabilir?

 

Deminden beri sözünü ettiğim tüm boyutlarıyla, yani fiziki doygunluğu, manevi hazzı ve paylaşımdan gelen mutluluğuyla, yemek, fazlasıyla aşka ve sevgiye benziyor, farkındayım! Ben de zaten, tam da bunun altını çizmek niyetindeyim… Bence aşk ve yemek birbirine çok benzeyen iki şey. Özellikle de, yaşamın tam bir Akdeniz coşkusu ve tutkusuyla yaşandığı ülkemizde… Tam da bu yüzden, yani aşkla yemeğin benzerliklerini irdeleyebilmek için, biraz yemek yemenin geleneklerinden, kurallarından, gelişim macerasından ve yemek sahnesinde rol oynayan oyuncuların bazılarından söz etmek istiyorum… Bir bakalım, gerçekten yemek dünyada herkesin anlayabildiği bir dil, paylaşmaya en uygun zenginlik midir? Ve sonuçta, onu sevgi ve aşkla paralel bir mutluluk kaynağı haline getiren acaba bu özelliği midir?

 

Evet, yemek ve aşk… Tabii ki, pek çok ortak yönleri var çünkü her şeyden önce, birisi bedenin, diğeri de ruhun gıdasını oluşturuyor. Bir tanesinden gelen güzellikler, diğerini tamamlıyor. O denli ki, dünyanın hemen tüm toplumlarında, ikisinin bir çok ritüeli yüz yıllardır iç içe geçmiş şekilde yaşanıyor..

 

Bir kere, yemek, her şeyden önce, son derece gelişmiş bir iletişim aracı… Aşk ve sevgiyse, iletişimin en üst düzeye ulaşmış boyutları. Hal böyle olunca da, aşk ve sevgiyle ilgili pek çok mesajın, türlü yemek dili aracılığıyla ortaya konması oldukça sık gerçekleşiyor…

 

Şöyle bir düşünsenize, aşka, sevgiye, iki kişinin birlikteliğine ait ne kadar çok yeme-içme gelenek ve göreneği var… İşte hemen birkaç örnek:

 

Anadolu'nun pek çok yöresinde, evlenme zamanının geldiğini düşünen delikanlı, ailesine bu isteğini belirtmek için, bir kaşığı, sofradaki pilav tenceresine dik biçimde saplıyor ve pilavı yemeyi reddediyor…

 

Görücüsüne kahve pişiren genç kız, oğlanı beğenmediyse, kahveyi acı yapıyor; ancak onda gönlü varsa, içerisine şeker koyup olaya tat katıyor…

 

Düğün alayı gelini alırken, bereketli bir evlilik olması için başından aşağıya pirinç serpiyor. Yine aynı amaçla, gelin yaşayacağı evden içeri girerken, bir somun ekmek bölünerek başının üzerinden geçiriliyor. Bazı yörelerde de, bir nar, kapının eşiğinde yere atılarak patlatılıyor ve dağılan tanelerden bereket geleceğine inanılıyor…

 

Daha sonraki yıllarda, çocuklara, yemek ziyan etmelerini önlemek için, "tabakta bıraktıkları pilavdan kalan pirinç tanesi sayısı kadar çocukları olacağı" masalı anlatılıyor…

Kısacası sevgi ve aşk, evlilik ve cinsellik, doğurganlık ve bereket, sürekli olarak yiyecek maddeleri veya yemek mekânları ile sembolize ediliyor…

 

Mekân deyince, ilk aklıma gelen, kalp çarpıntılarıyla gerçekleşen ilk aşk buluşmalarının, tüm zamanlar için, değişmez mekânı: Muhallebiciler… Devir ne denli gelişirse gelişsin, ve de ne türden yeni yerler açılırsa açılsın, muhallebicilerin bu oldukça nostaljik görevi hiç son bulmuyor: Biraz eski Türk filmleri, biraz eve dönünce babadan işitilecek azar; ama hepsinden çok "Ağzımızın tadı hiç bozulmasın İnşallah" niyetine ısmarlanan "kazan dibi üzerine kaymaklı dondurma"…

 

Sonra söz çikolatanız, nişan pastanız, nikâh şekeriniz… Ve daha sonraları, lohusa şerbeti, evlilik yıldönümlerini kutlamak için patlatılan şampanyalar; sevgililer gününde alınan kalp şeklinde çikolatalar…

 

Aslında, yemekler direkt bir mesaj vermedikleri zamanlarda da, kolayca iletişim kurulabilecek ortamlar için olanak sağlayarak, iletişim konusuna farklı bir katkıda bulunuyorlar… Düşünsenize, hangi sosyal ortam bir içki veya yemek eşliğinde daha cazip olmaz ki?.. İş yemekleri, arkadaş buluşmaları, akşamüstü sohbetleri…

 

Bu konuda da ulaşılabilecek en uç nokta, doğal olarak, iki kişinin karşılıklı iletişiminde yemeğin desteği. İlk randevuda, mum ışığında baş başa yenen romantik yemekler; yatağa getirilen kahvaltı tepsisinde bir kırmızı gül (yoksa "yatağa getirilen bir kırmızı gülün etrafında kahvaltı tepsisi" mi demeli?); kaçamak bahanesi olarak "bir içki" veya "bir kahve"… Daha fazla söze gerek var mı?

 

Zaten sıradan konuşmalarımızda bile, sürekli yemek ile aşk ilişkisinin altını çiziyoruz. Gündelik konuşma dilimiz, yeme-içme kültürüne dayanan benzetmeler, tanımlar, göndermelerle dolu… Sevgimizi, aşkımızı, isteklerimizi, erotik fantezilerimizi karşımızdakine, çoğu zaman farkında bile olmadan, bir yemek terimi ile sembolize edilmiş şekilde ifade ediyoruz. Başka hiçbir şey söylemesek, her gün birilerine mutlaka, "tatlım" veya "şekerim" diye hitap ediyoruz... … İltifatlar ve kadın güzelliğini anlatan tanımlar da çoğu kez yeme-içme imgeleriyle dolu. Bir baksanıza, dilimiz bu yönden ne kadar zengin: "Lokum gibi kız", "yeme de yanında yat", "bir içim su" gibi deyimler ve "badem gözlü", "kiraz dudaklı"," elma yanaklı", "fıstık", "piliç" gibi tanımlar hep karşıdakine olan hayranlığımızı, arzumuzu veya sevgimizi gösteren yiyecek içerikli iltifatlar… Yalnızca biz mi? Amerikalılar, genç kızlara "kurabiye" (cookie) diyorlar; Fransızlar ise, "genç ve sempatik sevgili"ye hitap etmek için, "benim küçük lahanam" (mon petit chou)… Yani bu işin kültür farkı falan da tanıdığı yok... Hatta, bildiğim en içten sevgi ifadelerinden birisi, Hitit yazıtlarından alınmış bir cümle: "Anneciğim, seni ılık zeytinyağı kadar çok seviyorum…"

 

Yemeğin ilintisi yalnızca aşk ve sevgiyle de değil; dilimizde, kökenini yemek terimlerinden alan ve cinselliğe gönderme yapan pek çok terim de mevcut. "Mercimeği fırına vermek" ve "çok cevizler kırmak" bu türden deyimler… 

 

Osmanlı Mutfağındaki bazı yemek isimleriyse, gastronomiden çok, erotik edebiyatın faaliyet alnına girer nitelikte: Hanım göbeği, dilber dudağı, kadın budu, vezir parmağı, şekerpare… 

 

Sonra farklı toplumlardan cinsel çağışımı bulunan yiyecekler: Alın işte, ilk aklıma gelenler: Baharatlar, yani egzotik ülkelerin "tarçın kokulu" kızları… Bal, yani "Yarin bal dudağı",

 

Çikolata… Eh, hiçbir şey hayal edemiyorsanız, bu konuda yazılan kitapları okuyun… Çilek ve kremşanti… Kısaca, "Bakınız, 9.5 Hafta filmi" diyeceğim!.. Elmayı Adem ile Havva'ya sormalı; kahve, tüm kişilik testlerinin gizli ergenlik sembolü!..  Lolipop ve de Lolita… Patlamış mısır, yani Amerikan filmlerinde, "ilk gençlik uyanışları"nın eşlikçisi... Üzüm… Eh, "Bu işi Kleopatra'dan daha iyi bilecek halimiz yok herhalde!" diyelim ve içimiz daha fazla fena olmadan bu konuyu keselim!

 

Ve de afrodizyak yiyecekler: Cezerye, keçiboynuzu, muz/bal/ceviz karışımı, tarçın,

tere, zencefil ve niyete bağlı olarak, daha niceleri. Örneğin, çorbasını severek yediğimiz ve konserve veya taze olarak, ülkemizde de giderek artan miktarlarda tüketilen kuşkonmazın fazla tüketiminin, eski Yunan'da, cinsel isteği ve gücü aşırı arttırdığı gerekçesiyle yasaklandığını biliyor muydunuz? Benden söylemesi!

 

İnsana mutluluk veren pek çok etkenden en önemlileri, beklenti ve doyum bence… Yemek ve aşk, işte bu noktada da birbirine çok yaklaşıyor, çünkü bence bu ikisi ve türevleri, hayatta bizi beklenti içerisinde tutan ve sonunda tatmin yaşamamızı sağlayan en önemli unsurlar… Özlemle beklediğimiz bir sevdiğimizden, kavuştuğumuzda alacağımız öpücüğün keyfi ile mis gibi kokusunu duyarak imrendiğimiz taze ekmekten ilk ısıracağımız lokmanın lezzeti, sizce de birbirine çok yakın değil mi?

 

Tatmin deyince, benim aklıma ilk gelenlerden birisi olduğu için, seçip alabilmenin ve elde etmenin  tatminini de size hatırlatıp bu konuyu bitiriyorum… Alışverişin olağanüstü mutluluk veren tatmin duygusu, yemek malzemeleri seçimi için de geçerli. Yemenin keyfi, aslında daha hazırlayacağımız yemekler için alışveriş yaparken başlıyor. Tıpkı, beklenen bir buluşma için heyecanının, bu özel durumda kullanmak üzere yeni bir parfüm alırken başlaması gibi.

Tasarlamak, hayalinizdekini aramak, onu bulup elde etmek ve sonra, beğenileceğinden emin olarak, sevdiklerinizle paylaşmak… Kulağa bambaşka bir şeyden söz ediyormuşum gibi gelse de, keyifle kurulmuş bir sofrada sunulan, yaratıcı malzemelerle ve içerisine kişisel bir özen katılarak pişirilmiş, lezzetli yemeklerden söz ediyorum… Her halükârda, yemek ve aşk el ele yürüyor yani!..

 

İster kendisine "gurme" diyen, yemek keyfinin inceliklerine vakıf, yemeyi bir haz kaynağı haline getirmiş, seçici insanlardan olun; isterseniz, detaylarla fazla ilgilenmeden, yalnızca yiyeceklerin verdiği fiziki doyumu önemseyen "iştahlı" kimselerden, yaşamınızın önemli bir bölümünde "yemek", "mutfak", "yiyecek", "sofra" kavramlarıyla yüz yüzesiniz mutlaka…

 

Yemek saatlerini dört gözle bekleyip yemeklerden aldığınız lezzeti, yaşamın en büyük tatmini olarak da görseniz; yalnızca yaşamak için yemek yiyip, yedikleriniz konusunda sürekli kontrol de uygulasanız, siz de herkes gibi, yaşamınızın önemli bir bölümünü mutlaka bu konuya kafa yorarak geçiriyorsunuz. Yemeği oluşturmak, yetiştirmek, hazırlamak için de olsa; azaltmak, sınırlamak, denetlemek için de olsa, "yemek" ve "yiyecekler" konularına, ister istemez önemli bir emek ve zaman harcıyorsunuz.

 

Çünkü sonuç olarak, yemek olgusunun bir insanın hayatındaki yeri veya bir toplumun içerisindeki önemi, öyle uzun boylu psikolojik ve sosyolojik analizler gerektirmeyecek kadar belirgin: Yaşamak için yememiz gerek ve bunun hazırlığı da oldukça zaman alan ve emek gerektiren bir iş…

 

Yemek pişirmek en büyük keyfiniz, mutfak favori mekânınız olabilir veya yalnızca başkalarının hazırladığı yemekleri yemekte olabilirsiniz; ama her iki durumda da yaşamanız, düzgün yemek yemenize, hayattaki en büyük mutluluklarınızdan birisi de, bu yemeklerde lezzet bulup haz almanıza bağlı.

 

Eh, insan, zekası son derece gelişmiş bir yaratık olduğuna göre, hayatı boyunca sürdürmek durumunda olduğu bir eylemi keyif haline getirmeye çalışmasından doğal ne olabilir? Zaten bildiğiniz gibi, doğa da bu konuda önlemini almış: Canlıların soylarını devam ettirmeleri için gereken tüm fonksiyonlar, vazgeçilemeyecek zevklere sahip ve de tüm canlıların, bu fonksiyonları aksatmadan yaşamaya yönelik içgüdüleri var.

 

Kısacası, yemek kültürünün detayları önemli keyiflerle, keşfedilecek sırlarla ve yaşanacak maceralarla dolu ve bu yönüyle yemek, yaşamda en fazla, aşka ve sevgiye benziyor.

 

 

Bu yazı, Güzin Yalın'ın Sofra Dergisinde, Ocak 2004'de yayınlanan "Aşk Tadında" ve Şubat 2004'de yayınlanan Sevmeye ve Yemeye Dair başlıklı yazılardan derlenmiştir.