Açık Yeşil: Terry Tempest Williams'la Söyleşi

s3_url_text: 
http://ia600507.us.archive.org/10/items/AcikYesil20150617/AcikYesil20150617.mp3
Arsiv s3 Media: 

Açık Yeşil: Terry Tempest Williams'la Söyleşi

17 Haziran 2015

Amerikalı çevreci yazar ve aktivist Terry Tempest Williams geçen hafta İstanbul’daydı. Programcımız Ümit Şahin, Ekümenik Patrikhane ve Southern New Hampshire Üniversitesi tarafından bu yıl ikincisi düzenlenen “Teoloji, Ekoloji ve Söz” başlıklı Halki Zirvesi’nin konuşmacıları arasında bulunan Williams’la, konuşmasının ardından zirvenin yapıldığı Heybeliada’da bir söyleşi yaptı. Bu haftaki Açık Yeşil’de bu söyleşiye yer verdik.

İndirmek için: mp3, 29.8 Mb.

17 Haziran 2015 tarihinde Açık Radyo’da yayınlanmıştır.

Açık Yeşil’in podcast servisine ulaşmak için tıklayın.

***

1955’de California’da doğan ve Utah eyaletinde, Salt Lake City’de büyüyen Williams, oldukça tutucu, Mormon bir ailede ve çevrede yetişmiş. Çocukluğu atom bombası denemeleri sırasında geçen Williams ailesinden çok sayıda kişiyi kanser hastalığından kaybetmiş. Zaten Williams, okuyacağınız röportajda kendi hikâyesiyle aktivizm arasındaki bağlantıyı da anlatıyor.

Aktivistliğin yanı sıra doğa anlatısı ve edebiyatı alanında tanınmış bir yazar olan Terry Tempest Williams’ın en tanınmış kitabı Refuge: An Unnatural History of Family and Place 1992’de yayımlandı. Diğer kitapları arasında Leap (2000), Finding Beauty In A Broken World (2008) ve When Women Were Birds (2012) sayılabilir.

***

 Terry Tempest Williams ve Ümit Şahin Heybeliada'da

Ümit Şahin: Konuşmanızın başında söylediklerinizle başlayalım. Bir noktada “bundan böyle sabırlı olmamamız, var olmamız” gerektiğini anladığınızı söylediniz. Biraz bundan ve bunun nasıl farkına vardığınızdan bahseder misiniz?

-       Terry Tempest Williams: Öncelikle Türkiye’de olmaktan dolayı çok mutluyum, bu büyük bir ayrıcalık. Bence gezegendeki her insan Türkiye’nin medeniyetteki rolünün farkındadır, bu yüzden bugün sizinle konuşmak büyük bir onur.

Teşekkürler.

-       Amerikalı bir aktivist, bir çevre aktivisti olarak hangi noktada konunun sabırlı olmak değil de var olmak, hazır bulunmak olduğunu anladığımı sordunuz. Sabırlı bir kişi değil, kendini ortaya koyan bir kişi olmalıyız, sabır insanı olmamalıyız. Sanırım bu bilgiyi ailemin ölmekte olduğunu fark ettiğimde edindim. Ailemde dokuz kadında meme kanseri vardı ve yedisi öldü. Birkaç yıl önce erkek kardeşimi de kanser yüzünden kaybettik. Kanser ailemin yarısını etkiledi ve asıl soru “neden”di. Utah’da Nevada Çölü’nde 1950’lerde, 1952’den 1962’ye kadar yerüstünde ve sonra da 1992’ye dek yeraltında yapılan nükleer denemeler toprağı kirletti, bunu tıp alanındaki çoğu kişi de destekliyor. Bizim gibi “rüzgârın estiği yönde” yaşayanların (downwinders) bağışıklık sistemleri zayıfladı, çok sayıda ölüm meydana geldi. Öyleyse neden sabırlı olalım ki? Bunun yerine sahnede olmamız gerekir ve benim için bu, nükleer silahların, atom bombalarının, Hiroshima ve Nagasaki’yi yerle bir eden ve Güney Pasifik’te de nice yıkıma yol açan bombaların yapıldığı Nevada deneme alanında sivil itaatsizlik yapmak anlamına geliyordu. O bombaların denenmesini protesto etmeliydik ve ettik de, bu nedenle de tutuklandık. Bu benim için önemliydi.

Ne zaman oldu bu?

-       1988’den 1992’ye kadar. Kaç defa tutuklandım, sayısını bilmiyorum, fakat kesinlikle yalnız değildim, Amerika Birleşik Devletleri’nden yüz binlerce insan bizimle birlikteydi. Bill Clinton 1992’de George Walker Herbert Bush’a karşı adaylığını koyduğunda gündemdeki meselelerden biri de buydu ve Başkan George Bush politik baskı yüzünden nükleer denemeleri durdurdu. O zamandan beri de yapılmadı.

Demek ki sizi aktivist yapan kendi hikayenizdi, öyle değil mi?

-       Evet, sanırım öyle…

Çocukken tanık olduğunuz bir nükleer deneme hikayesinden de söz ettiniz…

-       Evet, söz ettim. Öncelikle, evet ben kendi hikayem yüzünden, bedenimde taşıdığım şey yüzünden bir aktivistim. Annem yumurtalık ve meme kanserinden öldükten sonra her gece çölün ani bir ışıkla aydınlandığına dair bir kabus görüyordum, üst üste her gece, aynı rüya. Annem vefat ettikten bir sene sonra babamla birlikte akşam yemeği yiyorduk ve o, “söyle bakalım nasılsın” dedi ve ben de “pek iyi değil” şeklinde cevap verdim. “Her gece bu kabusu, bu rüyayı, çölde gece yanan o ani ışığı  görüyorum.” “Sen onu gördün zaten” dedi. “Neyi gördüm” dedim. “Bunu bildiğini sanıyordum” dedi. “Sen çocukken arabayla California’dan eve dönüyorduk, sen annenin kucağında oturuyordun, annen Steve’e hamileydi, tarihi hatırlıyorum, Eylül’ün yedisiydi, doğumgününden bir gün önce, Las Vegas’a doğru gidiyorduk, şafağa birkaç saat vardı, bir patlama gördük, önümüzdeki petrol tankerinin patladığını sandık, arabayı kenara çektik, sana söylediğim gibi çöl zemininden altın gövdeli bir bulut yükseliyordu, bir mantar bulutu. Atom bombası denemesi yapılmıştı.” İşte tam o anda içinde yaşadığımız yeri fark ettim. Amerika’nın güney batısında, radyasyon bulaşmış ineklerin, hatta annelerimizin memelerinden, radyasyon bulaşmış sütleri içerek büyüyen çocuklardık. O kadınlar daha sonra tek memeli kadınlar kabilesinin birer üyesi oldular. Bu yüzden, evet, bir aktivist oldum ve bence farkına vardığımda kaybedecek hiçbir şey kalmamıştı. Ailem ölmüştü ve onların onuruna bir şeyler yapmam gerekiyordu. Aktivizm çeşitli biçimlerde olur. Bence benim yazı yazmam aktif bir direniş ve ısrardır ve bence kendini çevreci, doğa korumacı, iklim değişikliği aktivisti sayan kimse artık sabırlı olmak istemiyor. Hükümet liderlerinden tanınma talep ediyor ve bu dünyanın her yerinde oluyor.

Bir noktada bir soruya yanıt verirken söylediğiniz şey benim için de çok önemliydi, çünkü soru olumsuz şeylerden ziyade pozitif mesajlar vermek üzerineydi, zira insanların bütün bu nükleer enerji ya da iklim değişikliği vs. hakkındaki hikayelerden korktuğu söyleniyor. Fakat siz dediniz ki, olumlu ile olumsuzu birbirinden ayırmamalıyız, onu bir bütün olarak görmeliyiz. Biraz bundan bahsedebilir misiniz, çünkü bu bizim için de önemli. Biz de özellikle iklim değişikliği hakkında konuşuyoruz ve insanlar hep onları korkuttuğumuzu söylüyorlar. Fakat sadece olumlu şeylerden bahsetmek de…

-       Yalan söylemektir...

Evet yalan, çünkü sizin de dediğiniz gibi bu aslında bir gerçekleri söyleme meselesi.

-        Beni bağışlasınlar ama pozitif mesaj istediğini söyleyenlere şunu söylemek istiyorum: Bize çocuk muamelesi yapmayın, bize yurttaşlar olarak davranın. Gerçeklerle başa çıkabiliriz. Çocukları küçümsemek için söylemiyorum ama ne demek istediğimi anlıyorsunuz. Ne diyorum biliyor musunuz? Anneme kanser tanısı konduğunda doktorların bize gerçeği söylemesini istedik. Gerçeklerle başa çıkabilirsin ve olacaklara hazırlanabilirsin. Günlerin sayılıdır ve bunlar kıymetli günlerdir, onları nasıl geçireceğin konusunda gerekeni yaparsın. Ama derlerse ki, ah, sorun yok, o sadece birazcık hasta, o zaman belki hayatını başka türlü düzene koyarsın ve bunun kimseye faydası yoktur, kesinlikle bize de olmazdı. Kuraklık, savaş, iklim değişikliği, göç ve yerlerinden yurtlarından edilmiş insanlar gibi önemli konuları düşündüğümüzde, tüm bu birbirine bağlı ve birbiriyle ilişkili sorunlar hakkında bence sahici olmalıyız, gerçeği söylemek zorundayız, olgular hakkında dürüst olmalıyız, fakat daha da önemlisi yüreğimizden gelerek konuşmalıyız. Benim gördüğüm bu, sen de görüyor musun? Ben bu şekilde hissediyorum, sen de bu şekilde hissediyor musun? O zaman bir siyasetçi, bilim insanı, ilahiyatçı ya da yazar olarak değil de bir insan olarak konuşmaya başlarız. Söyle bana Ümit, iklim değişikliği hakkında ne hissediyorsun, Türkiye’de nasıl değişimler yaşanıyor? Ben de sana kuraklığın California’da nasıl göründüğünü anlatayım. O zaman gerçek, yaratıcı, dürüst bir sohbet içindeyiz demektir, birbirimize karşı dürüst olduğumuzda, özgün hikayeler anlattığımızda eyleme geçeriz, sonra empati gelişir ve bir işe yaramak isteriz.

Ve ancak bu şekilde değiştirebiliriz, değil mi?

-        Dönüşümü başlatan budur, doğru. Çünkü sanırım biz sadece toz pembe mesajlarla ya da daha yenir yutulur ya da daha “pozitif” şeylerle ilgileniyoruz. Böyle yaparsak bence herkes kaybeder. Manipüle ediliriz, dönüşüme uğramayız. Ben dönüşümle ilgileniyorum.

Özellikle iklim değişikliğinden bahsederken, petrolden, kaya gazından, kömür endüstrisinden, şirketlerden ve bütün o yalanlardan vs. bahsettiniz…

-        Çünkü insanlar onların umurlarında değil, bizler gözden çıkarılabiliriz, toprak gözden çıkarılabilir, halk gözden çıkarılabilir, sadece birkaç kişi zenginleşsin diye…

Evet, bu yüzden demokrasi ile kapitalizmi birbirine karıştırdığımızı söylediniz.

-       Evet…

Peki, bu sorunu nasıl çözebiliriz? Topluma ne tür mesajlar verebiliriz? Çünkü kapitalizm vs. gibi büyük lafları insanların dinlemesini sağlamak da kolay değil. Bu yüzden…

-        Sanırım senin varmak istediğin nokta, soyutlama. Soyutlamalar insanları harekete geçirmiyor. Hepimiz o lafları duyunca böyle gözlerimizi deviririz değil mi? Bence işte bu yüzden taban örgütlenmeleri önemlidir. Bence sayılar da önemlidir. Amerika’da önemlidirler, her demokraside önemlidirler ve bence sivil itaatsizlik de önemlidir. Bunu Birleşik Devletler’den söyleyebilirim çünkü… Hayır, aslında şunu da söylemek lazım, çünkü Birleşik Devletler’de de insanlar öldürülüyor. Sözde demokrasiyiz, ama Edward Snowden’ın mesajını hepimiz biliyoruz. Irk meselelerinde neler olduğunu hepimiz görüyoruz ya da servet eşitsizliğini, sadece Birleşik Devletler’de değil dünyanın her yerinde. Artık bu dünyada neler olduğunu hemen öğreniyoruz, sayılar önemli, sosyal medya önemli. Ve bence yaratıcı eylemler de önemlidir. Amerika Birleşik Devletleri’nde iklim adaleti hareketinde eylemler, yürüyüşler, protestolar, petrolle gerçek yüzleşmeler gibi pek çok şey yapıldığını görüyoruz. BP’nin reklam kampanyası bizi etkilemedi, çünkü petrol sızıntısından beş yıl sonra Körfez kıyısındaki insanların hasta düştüğünü biliyoruz. Bize o petrolü temizlemekten bahsettiklerinde etkilenmiyoruz, çünkü kuşların eskiden olduğu gibi çoğalamadıklarını görüyoruz. Ve Santa Barbara, California’da gerçekleşen petrol sızıntısından sonra, bu kıyıların nasıl korunması gerektiğini göstermek için binlerce insan elele durarak kilometrelerce zincir oluşturuyor. Petrol şirketleri basında çıkan kötü haberlerden korkuyorlar, çünkü bu hisselerinin düşebileceği anlamına geliyor. Bence baskı yapmalı ve görmeliyiz…

Yerel hareketleri birleştirmek yani…

-        Doğru. Bence yerel önemlidir, sayılar önemlidir, yaratıcılık önemlidir ve bence dayanıklılık ve geleceği dikkate almak önemlidir.

Son soruya gelmeden bir şey daha sormak istiyorum. İnsanlara cesaret vermekten bahsettiniz. Çünkü insanlara gerçekleri söyleyebilirsiniz, doğruları anlatabilirsiniz, ama bu insanların harekete geçeceği, değişmek için bir şeyler yapacağı anlamına gelmez. Bu yüzden insanlara ilham vermek zorundayız, bir şekilde sizin de yaptığınız gibi bilimi, anlatı ve yazıyla birleştirmeliyiz. Bu anlamda aktivistlere ne önerirsiniz?

-        Biraz ondan, biraz bundan ve hepsi. Mozaik gibi. Perşembe günü Ayasofya’daki mozaikleri görecek olmaktan dolayı çok heyecanlıyım. Türkiye’deki mozaikler bana ilham veriyor, her birimiz bu güzel deseni yaratmak için mozaiğin bir parçasını oluşturuyoruz. Size şunu söyleyebilirim, Amerika’da üniversite öğrencileri kampüslerde yöneticilere, başkanlarına aktif olarak baskı uyguluyor, fosil yakıtlardan yatırımların çekilmesini istiyorlar. Bu oluyor. Bunun Norveç’te de olduğunu görüyoruz. Guardian’a bakıyoruz, bu oluyor. Protestonun bir yolu bu. Diğer yolu ise gezegende nasıl daha hafif yaşarız ve hayatımızdaki bu büyük değişimlerlerle nasıl yüzleşiriz.  Bu, daha zor. Kendi ikiyüzlülüğümün de farkındayım. Bence en önemli şey şu: Benim yeteneğim ne, bu mozaiğe ben ne katabilirim? Ben yazarım. Bu yüzden, yazmak benim aktivizmim. Ben hikayeler anlatıyorum. Benim geldiğim kültürde kadının ne dediğinin önemi yoktur. Oysa benim ne dediğim önemli. Benim dediğim önemliyse, seninki de önemlidir. Sana bir hikaye anlatırsam, sen de bana kendi hikayeni anlatırsın. Ve böylece birbirimizden cesaret alırız. Şunu unutmamalıyız; hepimizin kanı aynı renkte akıyor, hepimiz aynı gezegende yaşıyoruz. Elimizdeki bu güzel hayatla ne yapacağız? Ben sevdiğim şeyi korumak istiyorum.

Peki, son soru... İlham aldığımız insanlara sıkça sormaya çalıştığımız bir soru bu. Çok basit ve doğrudan bir soru. Fakat sanırım cevaplaması kolay değil: Dünya nereye gidiyor?

-       Dünya nereye gidiyor?... Bu daha belli değil. Bilmiyorum. Umarım dünya birbirine ve dünyaya karşı daha büyük bir empati anlayışına doğru gidiyordur. Umarım dünya yeni bir rönesansa, yeni bir dönüşüme doğru gidiyordur, seninle birlikte Amerika’dan Türkiye’ye böyle bir sohbet gerçekleştiriyoruz. O empatiyi bulamazsak, o eylemi bulamazsak, eylemdeki umudu bulamazsak, korkarım ki gittiğimiz yer kendi soyumuzun tükenmesidir. Aralarında yaşadığımız hayvanlar, aralarında yaşadığımız bitkiler, aramızdaki en yoksullar bize geleceği gösteriyor. İkona ressamlarının azizleri parlak bir hüzünle resmettikleri gibi, ben de şimdi bir yazar olarak öyle hissediyorum: parlak bir hüzün. Kederlenmeliyiz, ölmekte olanın gerçek bir dünya olduğunu bilmeliyiz. Ve her birimiz kağıdımızı, boya fırçamızı, mikrofonumuzu ya da sınıfımızı alıp, olanca doğruluk ve hevesle işimizi yapmalıyız.

Terry Tempest Williams, teşekkür ederim.

-       Teşekkürler.