Açık Deniz: Sadun Boro ile Söyleşi

s3_url_text: 
http://ia800508.us.archive.org/28/items/SadunBoro/SadunBoro.mp3

Açık Deniz: Sadun Boro ile Söyleşi

12 Haziran 2015

 Sadun ve Oda Boro sevgili tekneleri Kısmet'te.

Türkiye’de amatör denizcilik tarihinin efsane ismi Sadun Boro’yu geçtiğimiz hafta kaybettik. Kısmet adlı yelkenli teknesiyle ve eşi Oda Boro ile beraber dünyayı dolaşan ilk Türk olan Sadun Boro’nun Türkiye’nin koylarını korumak ve tanıtmak için harcadığı çaba da paha biçilmezdi. 25 Haziran 2005 tarihinde Beysun Gökçin ve Alican Turalı Açık Deniz için kendisiyle bir söyleşi yapmıştı. Bu haftaki Açık Deniz’de bu söyleşiyi yeniden yayınladık.

 

İndirmek için: mp3 51 Mb.

İlk olarak 25 Haziran 2005 tarihinde Açık Radyo'da Açık Deniz programında yayınlanan söyleşi, 6 Haziran 2015 tarihinde Açık Radyo'da, Açık Deniz programında tekrar yayınlanmıştır.

***

 

Beysun Gökçin: Açık Deniz’den herkese iyi fikirler. 94.9 Açık Radyo’da bir Açık Deniz programında daha beraberiz. Sadun Boro’yu kaybettik, Osmanlı’nın taşeron korsanlarından Türk denizcilik tarihini yazmaya kalkanlara inat Sadun Boro Türk sivil denizciliğinin miladı oldu. Hepimiz çok üzgünüz. Bugün Açık Deniz’de 25 Haziran 2005 yılında Alican Turalı ile birlikte Sadun abiyle yaptığımız söyleşiyi yayınlıyorum.

 

BG: Sadun abi Açık Deniz’e hoş geldin. Gerçi size “Açık Deniz’e hoş geldin” demek biraz tuhaf oluyor!

 

Sadun Boro: Açık denizden pek çıktığımız yoktu zaten, şimdi karaya vurduk!

 

BG: Peki Sadun abi, sizinle bu randevuyu ayarladıktan sonra neler konuşacağız diye kafamdan geçiriyordum ki birdenbire Hürriyet’te bir habere rastladım. Arka sayfada kocaman harflerle yazmışlar “uzay yelkenlisi” diye; Ruslar attılar, bu uzaya çıktıktan sonra büyük panelleri var ve güneş enerjisiyle uzayda bir yelkenli gibi yolculuk yapacaktı. Fakat bir aksilik oldu ve bildiğim kadarıyla Barens denizine düştü ama böyle bir proje var: uzay yelkenlisi diye. Acaba dedim ki Sadun abiye sorayım, bir uzay yelkenlisi olsa ve problemsiz uzayda yol alacağı konusunda teknoloji, vs. herşey tamam olsa yola çıkar mıydın?

 

SB: Valla uğrayacağı yerlere bağlı, Tahiti’ye uğrayacaksa gideriz yoksa boşver!

 

BG: Sizde keşif duygusu da var mı bu yolculuklarınızda yoksa sadece bir deniz aşkı mıdır?

 

SB: Yok, o tip şeylerle pek alakamız yok.

 

BG: O zaman demek ki Sadun abi uzay yelkenlisine binmiyor. Baştan sonra doğru gidelim Sadun abi, şu aralar ne yapıyorsunuz?

 

SB: Ben 1,5 aydır Gökova’dayım, tekneyi indirdikten sonra Mayıs’ın ilk günlerinde bizim mekâna, mavi-yeşil cennette fora ettik, şimdi hâlâ tekne orada. Bu yaz herhalde miskin bir yaz olacak. Geçen sene de öyle olmuştu, herhalde Hisarönü civarında 1-2 ay dolaşıp Eylül’de gene Gökova’ya dönerim inşallah.

 

BG: Sadun abi sizin benzeriniz çok yok ama benim gördüğüm, bildiğim kadarıyla sizi diğerlerinden ayıran bir sürü insan dünya yolculuğunu yaptıktan sonra teknesini ya satıyor ya bırakıyor ve dönüyor başka işler yapmaya başlıyor, o macerada orada bitiyor. Siz hiç kopmadınız, yani siz o yolculuğu yaptınız bitirdiniz ama sizin denizle olan ilişkiniz hiç kopmadı. Ne düşünüyorsunuz, yani böyle iki ayrı denizci tipi mi var?

 

SB: Evet enteresan bir soru ve mevzu bu. Daha ziyade dışarıda bu tip şeylere rastlarsınız, bilhassa Amerika’da. Bunlar çoluk, çocuk bir tekne alıyorlar, ayrılıyorlar, işi bırakıyorlar, evlerini satıyorlar bir tekne alıyorlar. Vaktine göre “1-2 sene çıkıp dolaşacağım” diyorlar. Dolaşıyorlar, dünya seyahati yapıyorlar veya geliyor Akdeniz’de dolaşıyor yahut Pasifik’te dolaşıyor birkaç sene. Ondan sonra geliyor satıyor tekneyi, elini ayağını çekiyor, gene eski işine devam ediyor. Bu tip şeyler ayrı bir kafa benim anlamadığım, biz çocukluktan başladık, herhalde ölünce bu iş bitecek. Bu ayrı bir şey oluyor.

 

BG: Bunda Türkiye’de olmanın bir şeyi var mı?

 

SB: Türkiye’nin bilmem nereyle alakası yok, bu ayrı bir düşünce tarzı.

 

BG: Son zamanlarda çok fazla…

 

SB: Daha ziyade bu tipler denizi bir vasıta olarak görüyorlar, 2 senelik bir tatil için denizi bir vasıta görüyor. Tekne ile çıkmasa belki karavanla çıkıp dolaşacak. Orada da bitiyor ondan sonra deniz, yani çocukluğundan beri yahut hakiki bir deniz sevgisiyle olanlar böyle bir ayrılma mevzu bahis olamaz tabii.

 

BG: Son yıllarda bizden de bir sürü çift dünya yolculuğuna çıkmaya başladı, böyle yükselen bir ilgi var galiba?

SB: Evet, çok güzel, hali hazırda 2-3 belki daha fazla tekne var.

 

BG: Mayra’dan sonra Ali Gündüz ve Nilgün var, Cüneyt’le Seda var.

 

SB: Yolda bir sürü var, bunlar bilinenler, bilinmeyen de çok var.

 

BG: Neye bağlıyorsunuz bunu?

 

SB: Çok güzel bir şey işte yahu, tabii yalnız Türkiye’de değil bütün dünyada bu uzun seyahatler, bilhassa 80’den sonra bu teknelerin inkişafı, daha kolay maddi imkânlarla satın alınmaları ve tabii esas olarak teknikteki ilerleme.

 

BG: Yani elektronik navigasyonun bunda etkisi var mı?

 

SB: Tabii çok çok büyük, elektronik navigasyon, ulaşım kolaylığı, irtibat kolaylığı var. İrtibat deyince, mesela Atlantik’i geçiyor ve her türlü hava raporu alabiliyor, hatta bazı yerlerle anlaşıyorsun seni devamlı takip ediyor, yani çok büyük kolaylıklar söz konusu. Sonra gittiği yerlerdeki kolaylıklar var, her yerde bugün marina var, her yer için bir yığın kılavuz kitap çıktı.

 

BG: İnternet var tabii.

 

SB: Çok büyük bir kolaylık.

 

BG: Yolda internete girebiliyor.

 

SB: Her şey var, neler neler var.

 

BG: İnsanlar da –doğru mudur bilmiyorum ama- suyla yaşayan bir varlık değil. Bu teknoloji bu korkunun yenilmesini mi sağladı?

 

SB: Tabii tabii. Tekneye bir alet takıyor, nerede olduğu takip ediliyor, başına bir kaza gelirse -her zaman değil ama- kurtulma imkânı oluyor. Çok büyük değişiklikler oldu.

 

BG: Bir taraftan değişen bir teknoloji var sizin sözünü ettiğiniz, bir taraftan da değişen bir doğa var. Sizin Kısmet’le ilk dolaştığınız gezegen ve şimdi de aynı coğrafyalar var ama ne kadar değişti sizce?

 

SB: Çok, çoook!

 

BG: Bu bir kayıp mıdır? Yoksa iyileşme midir?

 

SB: Şununla mukayese et, bırak uzağı filan, bizim gittiğimiz sene 1965 o zaman Bodrum veya Marmaris diye bir yer var mıydı? Yani bilinen bir yer var mıydı? İstanbul böyle miydi? Bırak uzağa gitmeyi, yani heryer muazzam değişti. Sen şimdi bana bunun mukayesesini yaptırmaya getireceksin herhalde sözü ama ben sana ufak bir karşılaştırma yapayım. Hatta bunu Pupa Yelken’in 1-2 sene evvelki nüshasında yazmıştım bunları, geçmişle bugünkü dünya seyahatleri arasındaki farklar diye. Ben bu seyahatleri 3 kısma ayırırım, biri slogumla başlayıp ikinci dünya savaşının başlangıcına kadar yani 1940’lara kadar yapılan seyahatler. İkinci grup harpten sonra 50’den başlayıp 70’lere kadar devam eden bir grup. Bu birinci grup dünyanın tamamen en bakir olduğu zamanlar. İnsanların en misafirperver, turizm diye hiçbir şeyin lafı olmadığı bir devirdi, o zaman dolaşanlar en kaymağını yediler o gittikleri yerlerin. İkinci gruba biz giriyoruz, biz de son vagonuna yetiştik Allahtan. O zaman da tabii onlara nazaran biraz daha iyi şartlarda dolaştıksa da yine aynı imkânlar vardı, yani imkanlar kısıtlıydı, kronometresi, sekstantı, Kaptan Cook zamanından kalma haritası yine o şekilde dolaşmıştık. 80’den sonra bilhassa az önce dediğim gibi elektronik seyir aletlerinin yardımı, ulaşım, irtibat ve her türlü teknik şeylerden sonra bambaşka bir seyahat şekli oldu. İnsanlar da tabii bu kolaylıklar olunca daha kolay tekne sahibi olabiliyorlardı, gittikleri yerlerde daha kolay tamir veya iletişim kolaylıkları vardı. Biz 3 sene dolaştık bir kere olsun evle telefonla konuşamadık yahu. Sen şimdi elinde ufacık bir telefonla dünyanın neresinde olursan ol irtibatın var uydu üzerinden.

 

BG: Evet.

 

SB: Eski seyahatlerle bugünkü seyahatleri mukayese ettiğin zaman, eskiden eski navigasyon, seyir imkânlarıyla, sekstantla falan 1-1,5 ay gidiyorsun, bir okyanus geçiyorsun, bir ufak adayı, iğne başı kadar gözüken bir adayı bulmaya çalışıyorsun. Hatta yaklaşırken bir de şımarıklık edip o adanın sana en yakın ucunu şey etmeye çalışıyorsun. Onun bir heyecanı vardı, acaba bulabilir miyim, acaba aldığım rasatlar, taa yüz milyonlarca kilometre uzaktaki aydan, yıldızdan, güneşten rasat yaparak bu yeri bulmaya çalışıyorsun. Bunun bir heyecanı vardı, onu, o adayı atlarsan belki önünde bir o kadar daha, birkaç bin millik yol daha gideceksin. Adaya yaklaşırken ekseriya hava şartları daha bozar, akıntıları bilmezsin, oradaki rüzgâr şartları değişir ve sonunda istediğin zamanda, senin tahmin ettiğin zamanda o yer önünde çıktığı zaman sanki dünyaları sen yaratmışsın gibi bir keyif olur, onun böyle bir heyecanı vardı. Bu uzun deniz yolculuklarının en büyük mükâfatı diyeyim, en heyecanlı ve ulaştığın zamanki tatmin vardı ama bu bugün kalktı, bu bitti. Elinde o GPS denen şeyle her an neredesin, akıntı ne yapıyor, ne kadar yol var, kaç saat sonra varacaksın, artık herşey elinde.

 

BG: Peki Sadun abi, yeni teknelerin iç tasarımlarını, mimarisini nasıl buluyorsun? İşte görüyoruz, eskiden bir arkadaşımızın çok eski tasarım bir teknesi var, dışarıdan çok güzel gözüküyor ama içeri girdiğin zaman bakı yorsun belki 3 kişi ancak yaşar, 10-15 metre tekne. Sonra dönüyorsun modern teknelere, işte 11-12 metrelik bir teknede, hatta daha da küçük olanlar, 10 metreye kadar müthiş bir yaşam alanı veriyor.

SB: Gayet tabii, işte demin bahsettiğim gibi yalnız bu elektronik veya bu teknik şeyler değil, tekne elde etme kolaylığı derken bunlar vardı. Bugün gayet ucuza bir yığın tekneler var, büyük çapta yapılan tekneler, hazır tekneler, bunlarla da rahat rahat dolaşıyorlar. Bunların iç mekânları gayet rahat, her türlü şeye sahipler. Bizim 10 metrelik Kısmet’te hele bizim seyahatte içerisi doğru dürüst yapma imkânımız yoktu, ancak kabuğu bitirmiştik, masa bile yoktu, koca dolaplar, içindekiler her türlü langır lungur dolaşırdı. Düzgün yapılmış bir tekneye rastladığım zaman gıpta ile bakardık içinin güzelliğine. Dediğim gibi bugün bu imkânlar çok iyi, bütün bunların herkesin daha rahat ailecek çıkabilmelerinde rolü oldu tabii.

 

BG: Hep bir genel kanı vardır: tekne sahibi zengindir, halbuki şimdi orta gelirli bir aile bile tekne sahibi olabiliyor. Eski teknelerdeki yaşam mahallerini yenilerle karşılaştırdığımız zaman çok daha ufak bir yeni tekne eski tasarım büyük bir tekneye göre çok geniş bir yaşam mahalli sağlıyor. Sen ne diyorsun Alican?

 

Alican Turalı: Denizcilikleri konusunda, sizin Kısmet baş-kıç birdir değil mi ‘double ended’ dedikleri?

 

SB: Evet.

 

AT: Yani dalgalara rahat girip çıkan, pupa seyrinde biraz daha ağır, gezinti yok.

 

SB: Evet, eskiden tabii bu tekne düşünceleri falan da apayrı fikirler vardı, böyle büyük çapta tekne yapılmazdı, böyle binlerce, yüzlerce hazır tekne diye bir şey yoktu, hepsi ısmarlama yapılırdı ve bu tip yolculuğa çıkacak insanlar da o zaman kendi kafalarına göre, düşüncelerine göre tekne yaptırırlar veya o tip tekne alıp çıkarlardı. Şimdi artık her türlü tekne ile her yerde bu insanlara rastlayabiliyorsunuz. Buna mukabil de her gittiğiniz limanda birinin direği kırılmış, öbürünün bilmem dümeni kopmuş filan onları bol miktarda buluyorsunuz. Eskiden ne VHF vardı, ne dışarıyla irtibat imkânı vardı, herşeyi demir alıp yelken basıp bir limandan ayrıldığın zaman, uzun yola çıktığın zaman allaha emanetsin, herşeyi kendi imkânlarınla karşılamak zorundaydın. Bugün onlar düşünmüyorlar artık, başları sıkıştığı mı telsizle yardım isteyebiliyor, yardım da ulaşabiliyor %80-90. Bu da insanları uzun yola çıkmaya daha çok heveslendiriyor tabii, riski azaltıyor.

 

AT: Ama kıyı ve sahil güvenliğin işini arttırıyor.

 

SB: Tabii başkalarına epey bir eziyet ettiriyor seni kurtarması için veya yardım etmesi için.

 

AT: Aynen.

 

SB: Eskiden böyle bir şey yoktu.

 

BG: Sadun abi bizim sahil güvenlik, yani sahil güvenlik botundan söz etmiyorum teşkilatı nasıl buluyorsunuz? Ege’ye çıkmış bir Türk teknesine biz müdahale edebiliyor muyuz?

 

SB: Sakal-bıyık hikâyesini söyletme bana, sahil güvenlik ismi üstünde daha ziyade bir güvenlik ve imkânı nispetinde de yardım etmeye çalışır gayet tabii denizci insanlar. Onların da imkânları mahdut oluyor, dışarıda medeni memleketlerde, bu işlerin geliştiği yerlerde bu işlere çok daha uygun teknelerle bu amatörlere daha fazla imkân sağlanabiliyor. Mesela bizde de şimdi gemi kurtarma teşkilatı Ege’de bilhassa yat trafiğinin yoğun olduğu yerler için –tam rakamını bilmiyorum ama- 6-7 tane bu tip tekne getirdi ama halen bunlar İstanbul’da Harem’de yatıyor. Nedendir, sebebi nedir artık onları burada konuşmayalım. İnşallah o teknelerin bir an evvel gelip bu işlerde görev alması lazım. Mesela Bodrum’da bunlar için iskele bile yapıldı, niye gelmiyor, neden bunlardan istifade edilmiyor? Sahil güvenlik ismi üstünde onun daha önemli işleri var, her türlü havada gelip o teknenin içindeki insanı kurtarır ama tekneyi çekme durumu yoktur, peşinde tekne çekemez. Bunun için ayrı yapılmış tekneler var, işte onlar da var ama onlar Harem’de 3 tanesi yanyana duruyor, geçerken bakın. Bunların bir an evvel getirilip aşağıda bu yat turizminin hizmetine verilmesi lazım. Yat turizmi, yat turizmi diyerek mangalda kül bırakmayacağına biraz işe yarar şeyler yapılsın.

 

AT: Çok doğru. Bir de yat turizmi bizde genel Türkiye kıyıları, yani insanlar Atlantik’te de yat kiralıyor, İngiltere’de de kiralıyor, Hırvatistan’da da kiralıyor, Ege genelde kolay yat charter’ı için.

 

SB: Gayet tabii. Sahilden en fazla 5-10 mil mesafedesin yahu! Gidip de bilmem yüzlerce mil açıkta seyretmiyorsun.

 

AT: Onun için de çok amatörler çıkıyor, lisansını yeni almış Almanya gölündeki adam atlıyor tekneye çıkıyor. Dolayısıyla kaza riski fazla onun için bu kadar yat trafiğinin olduğu yerde hakikaten bir yardım teşkilatının çoktan kurulmuş olması lazım.

 

SB: Muhakkak surette buna daha ciddi marinalar nispeten kendi imkânları nispetinde ufak tefek şeyler yapmaya çalışıyorlar ama bunlar mevzi kalıyor. Onların vazifesi de değil bu. Bu Gemi Kurtarma’nın, Kıyı Emniyeti’nin vazifesidir, bu maksatla dışarıda yapıldı güzel tekneler her havada çıkabilecek, 8-9 kuvvetinde çıkıp bu yardımı yapabilecek tekneler benim bildiğim, duyduğum kadarıyla. Bunlardan neden istifade edilmiyor, ne maksatla hâlâ getirilmiyor?

 

AT: Evvelki sene ilk fireyi verdik böyle bir yat battı Kuşadası’nda açıklarında Doğan Aslan bankında, Ömer bir Jeanneau yelkenle, kimse yardımına gidemedi değil mi?

 

SB: Her sene asgari 6-7 kaza oluyor, hepsi kendi kaderine bırakılıyor veya sahil güvenlik yetişebilirse, oralardaysa gidiyor belki içindekini kurtarır veya mahdut bir imkân nispetinde yardım edebilir ama ondan sonra esas kurtarma şeyini teknelerin yapması lazım ki arzumuz yani aklıselim bu alınan hazır tekneler bir an evvel bu maksatla kullanılsın; Harem’de yatmasın birader, Boğaz’da kalmasın.

 

BG: Sadun abi bizim niye bir denizcilik bakanlığımız yok?

 

SB: Oğlum evvela kafanın değişmesi icap eder, mühim olan bir denizci toplumu kafası lazım. Yoksa sen denizcilik bakanlığı değil denizcilik cumhurbaşkanlığı da koysan üzerine de bilmem ne profesörünü getirsen hiçbir şey değişmez. Mühim olan bakanlıktı, vs. değil toplum ve dolayısıyla kamunda, görevlilerinde deniz kafası olması, gelişmesi icap eder.

 

BG: Niye gelişmedi Sadun abi 10 tane yüzyıl geçti bir yarımadada? Sen de hep denizlerdesin, bakıp da ne düşünüyorsun? Genlerde mi bir bozukluk var?

 

SB: Fazla ağzımı açtırmayın! Bu mevzuyu artık yarım asırdır konuşuruz, dertleşiriz, bağırır, çağırırız, 3 adımın 1-2 tanesi geriye gider, yuvarlanıp gidiyoruz.

 

BG: Geçenlerde bir haber vardı Alican, Türkiye’deki nüfusun yarıdan fazlası yüzme bilmiyormuş.

 

AT: Kadınların da %70’inden fazlası bilmiyormuş.

 

SB: Nerede bu?

 

BG: Türkiye’de nüfusun yarısından fazlası yüzme bilmiyormuş.

 

SB: Olur mu yahu, %10’u bile bulmaz, %10’u bilmez! Kalıbımı basarım %5’i geçmez yüzme bilen. Bırak sen Anadolu’yu, İstanbul’da sen şöyle bir bak bakalım 15 milyonluk şehirde kaç kişi yüzme biliyor?

 

BG: Her yıl Kilyos’da verdiğimiz kayıplara bakarsak.

 

AT: Sadun abi ben biraz bu en son çıkan kitabın yani 50 yıl önceki Atlantik geçişiyle ilgili kitabın itiraf edeyim ki benim en hoşuma giden kitap oldu. Pupa Yelken falan da çok güzel ama o ilk kendi ifadene göre sonradan hafif kafayı bulan İngiliz’li ilk birinci tekneyle sefer sonra ikinci tekneyle sefer hakikaten çok keyifli. Orada birkaç şey dikkatimi çekti, bir tanesi varacağınız yere gece varmayı hedefliyorsunuz ki fenerle mevki koyalım derdindesin doğru yere geldiniz mi diye. Demin söylediğin gibi yeri bulmak kolay değil. O nedenle de bu İrlanda’yı tırmanma derdiniz var, bu aşağı yukarı 1-1,5 ay sürüyor. Dover’den çıkap adamın kızlarının çocuklarını görmek için…

 

SB: Yok daha kısaydı, 1 hafta 10 gün sürdü.

 

AT: Rüzgâra karşı habire o körfezi bir türlü bitiremiyorsunuz.

 

SB: Evet. O devir bundan 50 sene evvelki devir, o zaman Atlantik’i geçen tekne sayısı iki elin parmaklarını ancak bulurdu. Apayrı bir devirdi, o ikinci grup seyahatlerin yeni başladığı devirdi. Ben de o zaman 24 yaşında burada İstanbul kıyılarında kabayole ile dolaşan bir genç. Tekne sahibi desen daha ilk defa yelken teknesine biniyorum, navigasyonu öğrenmişim ama hiçbir tekne tecrübem yok. Tekne 50 senelik eski Bristol kanalının, Bristol Channel Pilot derler onlara baltabaş, belim kalınlığında bumba, randa yelken teknenin kıçından çıkar başta 3 metre cıvadra, apayrı bir dünyaya adımımız atmıştık. Tabii o günlerdeki hem korku hem o korkuyu yendikten sonraki heyecan, bugün onları alamıyorsun.

 

AT: Tabii. Bu Yatching World dergisinin arkasında bir meşhur denizciyle sohbet, röportaj var, orada tip sorular var; “denizde en korktuğun zaman, seyir?” diye bir soru soruyorlar. Sana bu soruyu sorsak?

 

SB: O seyahatte ilk yediğimiz büyük fırtınada

 

AT: Biskay körfezinde mi?

 

SB: Evet oradan çıkarken 3 gün olduğumuz yerde yol alıyoruz, gece orsa alabanda edip biraz eğlendiriyoruz, o ara epey korkmuştum, bayağı ümitsizliğe düşmüştüm. O an beni bir helikopter veya birisi elimden tutup çıkartsalardı o hengâmenin içinden herhalde bir daha adımımı atmazdım denize. Ama değil mi ki o fırtınayı selametle atlatıp limana vardık, o korku yerini apayrı deniz sevgisine, ona hürmete bırakıyor. Bunu her denizci ilk fırtınasında yaşar.

 

AT: Doğrudur; acayip bir korku sonra da bir başarmışlık duygusu değil mi?

 

SB: Evet, işte orada da ‘bekâreti’ gider!

 

AT: Tabii o seyahatin epey kitapta teknik detay da veriyorsun, teknenin içinde galiba benzinle mi çalışan veya kerozen mi öyle küçük bir motor var. Genelde yelken seyri yapıyorsunuz, kumanyaların içeride. Bir de hep şunu söylüyorsun “üstüm başım hep sırılsıklam oluyor”. Nasıl dayandın bu kadar gün hakikaten? O zaman böyle yağmurluk, vs. su geçirmez giysiler de yok.

 

SB: Dümendesin daima, öyle otopilot, vs. veya rüzgar dümeni falan gibi şeyler yok o zaman mecbursun öyle gitmeye. Teknelerde o zaman bugünkü gibi korunaklı ‘dock house’ dedikleri şeyler falan yok, açıktasın hep. Zaten tekneler de eski tekneler, içerisi duş gibi olur, hiçbir zaman tuzumuz kurumadı.

 

AT: Güzel! Daha sonra da bu aynı Şans’la ikinci sefere çıkıyorsunuz ama o tekneyi hiç gözün tutmuyor.

 

SB: O tam bir sefaletti.

 

AT: O yarı yolda bıraktı sizi?

 

SB: Burada adalara bile gidemeyeceğin bir tekne ile İngiltere’den Tanca’ya kadar inmiştik. O pek sefaletti, yolda dümen kırıldı, hiçbir şey yok, hatta havuzluk bile yok, havuzluğa giren su aşağı inerdi, ondan sonra brandadan zorla bir havuzluk yapmıştık, nispeten işte oradan aşağı inmesin diye sular.

 

AT: Sonra da adam batıyor zaten değil mi?

 

SB: Evet ben artık Tanca’dan sonra Tarifa’da tak etti canıma, zaten adamcağız da iyice et kafa olmuştu, orada bıraktım çıktım.

 

AT: İyi de etmişsin!

 

SB: 1-2 gün sonra onlar hareket etmişler, bir gün sonra da Kanaryalar’a giderken batmışlar. Allahtan geçen bir yolcu gemisi onları kurtarmış.

 

BG: Daha önce program başında teknolojiden filan konuştuk, siz aslında bizler de geleneksel denizciliğin değişik insanlarıyız, farklı dönemlerine tanık olduk vs. Bir de çok yüksek teknolojiyle üretilen devasa katamaranlar, trimaranlar ya da monohull tekneler var ve bunlar 35 knots’a kadar varan süratlere çıkabiliyorlar. Onlara nasıl bakıyorsunuz? Bir de yarış var mı sizin için?

 

SB: Ben çocukluğumdan beri yarışla hiçbir ilgim yoktur, en ufak bir ilgim yoktu, hiç pek okumam bile.

BG: Bunu tahmin ediyordum. Peki o teknolojiyi nasıl buluyorsunuz? Tek başına o Ellen MacArthur en son bir rekor kırdı 70 küsur günde yanılmıyorsam?

 

SB: Onlar artık bir makine oldu, nasıl her gün elektronik yeni bir şey çıkıyor, onlar da apayrı bir şey. Öyle bir tekne ile ben bir kere Hollanda’dan Marmaris’e geldim, Hollandalı denizci bir karı-koca ahbabım vardır, onlar Whitbread yarışına girmiş Cote d'or teknesi vardı.

 

AT: Aliminyum değil mi?

 

SB: Evet onu satın almışlardı. Ben de onlarla beraber Hollanda’dan Marmaris’e geldim. O apayrı bir keyif, orada yelkenli teknenin üzerinde olduğunu anlıyorsun. Biz şimdiye kadar kıyı çağanozu gibi akıntıyla akıp gitmişiz bizim teknelerle. Rüzgâr püf diyor, 12 mil rüzgârda 11-12 mil neredeyse yapıyor ki bizim elimizde en ufak ebatta yelkenlerle gittiğimiz halde. Hatırlarım Biskay denizinde gemilerle bütün gün aynı süratte gidiyorduk yahu hemen hemen!

 

AT: Gemiyle aynı süratte?

 

SB: Ki o tekne 22 kişilik mürettebatla yarışmış, rahmetli Tabarly kaptanlığında, bir anda o 32-33 mil’e kadar çıkmış, tabii dalga sırtında inerken. O apayrı bir şey, çok keyifli muhakkak.

 

AT: Sevdin yani o keyfi?

 

SB: O çok keyifli tabii, müthiş bir şey.

 

AT: Türkiye’de yapılan kocaman motor sailor gibi, sen bir yelkenli motorla Atlantik’i geçtin ve dedin ki “elime tuzlu su değmedi, sırf uyuya kalka, yiye içe gittik”.

 

SB: Dediğim gibi ha transatlantikte dolaşmışsın, 13 günde karşıya varmıştık yelken-motor. Jakuzili kabinde ahçılı filan… Onu yazmadım bile artık! Daha doğrusu biraz utandım, yazmaya kalksam…

 

AT: Yelken Dünyası’nda bir küçük haber vardı onunla ilgili.

 

BG: Sadun abiyle konuşuyoruz ama Kısmet’ten çok fazla konuşmadık. Kısmet mesela su yapıyor mu?

 

SB: Hayır.

 

AT: Nasıl muvaffak oldun?

 

SB: Bak bu sene tekneyi indirdim Mayıs’ta, bıraktım kapısını da kilitledim geldim, Haluk’a bıraktım Kahramanoğlu’nun orada, hiç bakmalarına gerek yoktu, geçen sene indirdim, 8-9 ay denizdeydi, sintinesinden süngerle bir damla su almadım.

 

AT: Etrafını epoksiyle mi kapladın?

 

SB: Hayır hayır.

 

AT: Ahşap tekne, yine bildiğimiz macun filan?

 

SB: Tabii tabii.

 

BG: Kalafat yapılıyor mu?

 

SB: Hayır kalafatı yoktur zaten Meges poliüretan macunu var o kadar bakımı. Bir de tabii en mühimi yapılışı. Rahmetli Atar gayet titiz olarak, gözüm arkada kalmadan yapmıştı.

 

BG: Peki Kısmet’i değiştirmeyi hiç düşündün mü?

 

SB: Tabii geldiğim zaman çok şey ettim, daha rahat, yolda dediğim gibi çok sefaletini çekmiştik, kamara teşkilatı çok iptidai idi, epey sefalet olmuştu bizim için. Onu geldikten sonra müzeye alacağız diye bir sene kadar oyaladılar. O ara onu değiştirip daha rahat,  düzgün bir tekne elde edip gene yollara çıkmayı düşünüyordum. Sonra Kısmet’in iç tadilatını yaptık, daha rahat bir tekneye gayet tabii yaş ilerledikçe ihtiyaç oluyor. Yakın zamana kadar Kısmet’i her an 1-2 hafta içinde bir dünya seyahatine çıkabilecek standartta tutmaya çalıştım. İyi vaziyette kendisi de ama sahibi, kaptanı artık eskidi!

 

AT: Kaç beygir motoru vardı?

 

SB: O zaman 20 beygir Ailsa Craig motor vardı, yarım devirde çalıştırırdık, geldikten sonra ne Boğaz’a çıkabiliyorduk onunla ne de Ege’de gezerken meltemi yenebiliyordu. 3-5 sene sonra daha büyük bir Ford’la değiştirmiştik.

 

BG: Şu anda o makine mi var üzerinde?

 

SB: Evet o makine içinde.

 

BG: Yani kaç senedir?

 

SB:  72’de mi ne koyduydu onu?

 

AT: Çok motor yapmıyorsun ama zaten değil mi?

 

SB: Artık buralarda son senelerde hep motorla dolaşıyoruz. Bizim Ege’de rüzgâr bekleyeceksin de gideceksin, 60 senedir o sefaleti daha doğrusu o keyfi kâfi derecede çektik. Bu modern teknelerden bahsediyordun demin, işte onların büyük avantajı da püf dediğin zaman gayet güzel yürüyor, bizim gariban Kısmet ancak havasını bulacak da keyfi yerine gelecek.

 

AT: En az 15-20 esecek.

 

SB: Kolayına alacaksın da, vs. o sürati yapacak.

 

BG: Kısmet’in orsa açısı nedir? 35-40’ı bulabiliyor mu?

 

SB: Bak oğlum! İngilizlerin bir atasözü vardır: “gentleman never goes to wind toward” (bir beyefendi rüzgâra karşı gitmez!) Biz daha ziyade burada Ege’de gezerken %60-70 yelken-motor kullanırım, %20 ancak tam yelken kullanırım o da kolayına gittiğim zaman. Ben artık gideceğim yerlere havayı bekleyeyim, güzel hava bulacağım, vs. artık o devirler geçti.

 

AT: Tanıl Tuncel şimdi Yeni Zelanda’da şu anda geçenlerde öğrendim, seyahatini anlatırken “yahu siz bu Atlantik’te korkmadınız mı?” deyince “en büyük korkuyu Midilli’nin Sigri limanına gelirken yaşadım” diyor hiç unutmuyorum. “Meltemin göbeğine düştük, müthiş bir fırtınada bir an önce o limana zor kapağı atmıştık” diyor, dolayısıyla Ege’yi hafife almamak lâzım. Ne düşünüyorsun, hakikaten böyle beter bir deniz mi?

 

SB: O hep rahatsız olduğum bir şeydir onu söylerler “siz efendim dünyayı dolaştınız, buraları ne olacak?” diyerek denizi bilmeyen insanlar hep böyle söyler ve çok rahatsız olurum bundan. Tabii Tanıl’ın dediği gibi açık denizde fırtına rahattır, ona göre etrafında kara yoktur, vs. orsa alabandada eğlendirirsin, sıkıştın mı bütün yelkenleri indirir, bağlar, içeri girer ve fırtına geçene kadar yatar uyursun. Burada Ege’de veya Marmara’da sahil seyri yaptığın için böyle bir imkânın yok, mecbursun devam edip gitmeye. Evvelki sene Çeşme’den çıktım Foça’ya gidiyordum, hava raporlarında da 2-3 kuvvetinde bir hava gösteriyordu. Ters bir havaya rastladım, Çeşme’den Karada vardır 6-7 mil 3 saat yelken-motor, kamaranın üstündeki botun içi doldu çırpıntıdan.

 

AT: Değişiyor tabii.

 

BG: Tam soracağım konuyu Sadun abi söyledi, meteoroloji nasıl gelişti sizce?

 

SB: Meteoroloji şimdi gayet tabii hemen hemen %70-80 doğruluk derecesine çıktı yahu! Bizden gayri bütün radyolar olsun, televizyonlar olsun bu işi ciddiye alır ve bir vazife olarak yaparlar. Sen gene benim ağzımı açtıracaksın! Bizde hava raporu senelerdir yazdım, çizdim, gittim müdürleriyle konuştum Ankara’da, yahu her tarafı denizle çevrili, buradan yalnız yatçı değil ufak balıkçısı, ufak nakliyecisi tekneler denize çıkıyor, hiçbir hava raporu bu kadar rezil, Uganda’da bile bizden daha doğru dürüst hava raporu verilir. Hava raporu alacaksın aç şimdi radyoyu -herkesin elinde televizyon yok ya, benim yok mesela- haberlerden sonra verdikleri kara hava raporundan sonra deniz hava tahmin raporu diye dinle tüylerin diken diken olur. Ne kadar denizci bir toplum olduğumuzu oradan anlarsın. “Falanca yerde 3-5, zaman zaman 6-7-8” veya “fırtına yok, denizlerimizde fırtına beklenmiyor” bu kadar yahut “denizlerimizde fırtına bekleniyor” Yahu bu nereden esecek, kaç kuvvetinde esecek, Karadeniz’de başka, Ege’de başka, Akdeniz’de başka! Bu bir rezalet, utanılacak bir şeydir. Bu kadar uğraştım, Ahmet Selçuk Özal’ın müsteşarıydı, gittim Ankara’ya, çünkü meteorolojiye yazıyorum “onlar okursa biz veririz” diyorlar. TRT’ye yazıyorum “onlar verirse biz okuruz” diyorlar. En sonunda ikisini kafa kafaya verdim çok güzel hava raporu vermeye başladılar sabah 6’dan itibaren. Sabah 6’yı 5 geçeden itibaren 2 sene devam etti bu. Gayet güzel, muntazam bölge bölge hava raporu verildi ama 2 sene sonra gene bitti. Yahu bu İngiltere’de Kraliçe konuşurken bile bir yerde fırtına ihbarı geldiği zaman BBC keser fırtına ihbarı verir. İşte en basit bu bir şeyimiz bizim, denize karşı olan toplumun duyarsızlığı.

 

BG: Peki Sadun abi okul açmayı hiç düşünmedin mi?

 

SB: Hayır, niye, niye açacağım?

 

BG: Yeni denizci kuşaklar yetiştirip bu meseleleri düzeltmek için.

 

SB: Yok, işte bu kadar yazıyoruz çiziyoruz, vazifemizi biraz yaptığımı tahmin ediyorum.

 

AT: Marmara’ya gelelim, gençliğin kavayole ile Moda-Tuzla hattında ilk, saçak altı keyifli, Pavlia adası, vs. hepimizin çocukken duyduğu yerler. Şimdi kitabına en son Marmara bölümünü de ekledin. Nasıl buldun Marmara’yı?

 

SB: Son Vira Demir’de Marmara’yı da koydum, orada onu koyarken amacım İstanbul-Çanakkale güzergâhı üzerinde girilecek çıkılacak yerleri yazmaktı. Sonra gezince gördük ki, ben Marmara’dan 80’de ayrıldım, sonra 89’da Karadeniz’e gezmek için geldiğimde gelip geçtim, pek dolaşmamıştım. Şimdi dolaşınca hayretler içinde kaldım, İstanbul haricinde o kitabın içinde 50’ye yakın barınak yer aldı yahu! Kapıdağ’da, vs. adım başında bir barınak, bahçe duvarı yapar gibi barınak yapılmış! Çoğu saçma sapan, mendireğini yapmışlar bırakıp gitmişler içi kum dolmuş, öbür tarafta bomboş yatar, siyasi oy uğruna veya maddi menfaat uğruna saçma sapan yerlerde barınaklar yapılmış. Keşke her tarafta böyle Ege’de, Akdeniz’de, Karadeniz’de bu kadar barınak yapılsın da yapacak duruma gelelim. Hiç şikayet etmem ama daha İstanbul’da Ataköy ve Fenerbahçe-Kalamış’tan başka bir yat limanı yok iken bak Büyükçekmece’de yat limanı, Çöplüce dediğimiz Kumburgaz’da bir yat limanı, biteli 4-5 sene olmuş Darüşşafaka’ya vermişler ne başı ne kıçı belli bomboş duruyor.

 

AT: Bu Güzelce’deki mi?

 

AT: Dur! Tekirdağ’da yat limanı yapılıyor, Avşa’da yat limanı yapılıyor, Yalova’da yat limanı yapılıyor. Yahu daha İstanbul’da yok! Bugün Datça’da yok! Bodrum’dan çıkıyorsun Gökova’nın sonuna kadar 40 mil bir tane güney havasında barınılacak, kuzey sahilinde bir yer yok. Trabzon’da yat limanı, Gazipaşa’da yat limanı, Mersin’de iki tane yat limanı ihaleye çıkıyor bir kişi beş kuruş verip de ihaleye girmiyor. Sonra hâla saçma sapan yerlerde yat limanı yapılıyor. Sen yat limanı yapıyorsun, yanı başını balık çiftlikleriyle dolduruyorsun. Al işte Mandalya körfezi! Daha 10-15 sene evveline kadar muazzam bir yat trafiği vardı Mandalya körfezinde, Kazıklı’da yarım liman vardır, her gece en aşağı 15 tekne bağlardı yarısından fazlası yabancı, Türk’ü. Her taraf bitmiş, sen ondan sonra yanı başında hâlâ marina yapacaksın! Ne yapacak elin yabancısı gelip balık havuzunun içinde mi yüzecek?

 

BG: Yabancı yatlar niye gelmiyor İstanbul’a? Bağlama yeri olmadığı için mi?

 

AT: Çok az geliyor.

 

SB: Geliyor ama ters geliyor tabii, gelip burada uğraşacağına aşağıda bağlıyor bir marinaya, biniyor otobüse geliyor. Geldiği zaman burada nerede bağlayacak? İki tane marinadan başka barınacak yer yok.

 

BG: Oralar da pahalı zaten.

 

SB: Neyse pahalı ucuz, başka bir yer yok.

 

AT: Ahtapot vuruyor musun abi?

 

SB: Hiç açma o bahsi bir rezalet oldu!

 

AT: Ne oldu?

 

SB: Artık parayla ahtapot alıyorum!

 

BG: Ahtapot mu kalmadı yoksa?

 

SB: Kalmadı işte hep aynı kafa, eskiden Marmara’da istakozun kıtlığı mı vardı yahu? 15-20 zeytin küfesi bağlar haftada en aşağı 5-6 tane istakoz çakırda. Bütün arkadaşlar aynı vaziyette akşam meyhanede peynir yerine istakoz yerdik. Bugün benim kızım istakozu tanımıyor, hatta karides de öyle çıkardı. Aynı şekilde Ege’de aşağılarda ahtapot, şimdi avuç içi kadar ahtapotları topluyorlar. En çabuk büyüyen hayvandır ahtapot, ufacık bir ahtapot 1 ayda yarım kilo üzerine koyar. Hepsini topluyorlar para ediyor diyerek. Yok işte biz yarını düşünmeyen bir toplumuz. Ona mukabil ben sana dışarıdan bir misal vereyim, ilk seyahatte 65’te Korsika’nın altındaki Bonifacio limanına girdik, gece bir balıkçı teknesinin üzerine aborda oldum, limanda rıhtımda yer yoktu. Sabah gelmişlerdi, adamlarla konuşuyorum, ortasında büyücek livar içi böcek dolu. “ Ooo epey tutmuşsunuz ne güzel” dedim. Kaptan “bunlar dişi yumurtalı böcek, belediye bize şimdi bir miktar para verecek biz de bunları topladığımız yere götürüp geri atacağız” demişti. İşte aradaki kafa yapısı bu. Sen denizcilikten bahsederken yalnız yüzmek veya sandala binmek yahut yelkenliye binmek değil, mühim olan denize bakış açısının değişmesi. Temelli açtırdın ağzımı! Ada’ya giderken şöyle bir bizim sahile bak bakayım, yetiştin mi eski o bizim sahillerin güzelliğini, o Çiftehavuzlar, Caddebostan, Suadiye, Bostancı, o oya gibi koyları hatırlıyor musun, aralarında o plajlar, burunlar? Şimdi bak, Haydarpaşa mendireği gibi sahilin önünde bir taş duvar! Onu biz yaptık. O kadar yırtındım yapılırken Dalan’a, birisi vardı denizle alakası olmayan belediye reisi Kadıköy’de; mahvetti o caanım dantelayı!

 

BG: Araba yolu geçireceğiz diye!

 

SB: Tamam yapsınlar, biz de yapmasın demedik ama o dantelayı koruyarak, 100 metre çıkacağına 30 metrelik bir şey yap, yalılar işgal etmişti, hepsi çıkmıştı denize doğru, al onları, bir 15-20 metre de sen koy, dantelayı bozmadan, burunları bozmadan, plajları bozmadan yap. Madem suyu temizleyeceksin plajları niye bozuyorsun? Ondan sonra bugün çıkmışlar “plaj açacağız” diyorlar. Sen plajları taşla kapattın. Ben yazıp çizerken, bağırıp çağırırken bir tane allahın kulu çıkıp da destek olmadı tarihi veya tabii varlıkları koruma kurulu köpek bağlasan durmayacak eski binayı tarihi binadır diye yıktırmaz. İstanbullu bir herif çıktı İstanbul’un coğrafyasını değiştiriyor ama bir kişi çıkıp da “yahu ne yapıyorsun?” diye sormadı. Hadi yeter, fazla açtırma ağzımı!

 

BG: Evet Açık Deniz’de bu hafta Sadun Boro vardı, 25 Haziran 2005 yılında yani 10 yıl önce yaptığımız bir kayıttı Alican Turalı ile birlikte. Sadun Boro Pazartesi günü sevenleri ve denizci dostları tarafından Okluk koyunda belki son bir yolculuk yapılacak Sadun abi ile birlikte. Okluk’ta köy mezarlığına defnedilecek. Hepimiz çok üzgünüz ama Sadun abi arkasında onlarca, yüzlerce aynı hayalleri paylaştırdığı insanlar bıraktı. Facebook’ta “sanatçılar arkalarında eserlerini bırakırlar, Sadun Boro ise arkasında insanlarını bıraktı. Onların ufkunu açtı ve o ufkunu açtığı insanlar şimdi bütün dünya denizlerinde hayallerine yelken basıyorlar.” Gerçekten benim etrafımda tanıdığım dünya turu yapmış veya dünya turu yapmaya hazırlanan herkes mutlaka Sadun Boro’dan yola çıkarak bu yolculuklarını yaptılar veya yapacaklar. Başımız onunki kadar dik dursun. Açık Deniz bu hafta da böyleydi, haftaya görüşmek üzere hoşça kalın!

 

 İlk olarak 25 Haziran 2005 tarihinde Açık Radyo'da Açık Deniz programında yayınlanan söyleşi, 6 Haziran 2015 tarihinde Açık Radyo'da, Açık Deniz programında tekrar yayınlanmıştır.