6'dan sonra Tiyatro

6'dan sonra Tiyatro

30 Ocak 2005

6'dan sonra yapılacak ne çok iş vardır; işten bir an önce sıvışmak, alışveriş yapmak, ertesi günün ütüsünü programlamak, akşam eve gelecek misafirlere izzet-i ikramda kusur etmezken hava basmak, bir sevgili adayıyla kahve-konyak içmek, "son kahveyi ne yaparım da evde yaparım"ın yollarını düşünmek, iş çıkışı "pub"larında iki tek atarken, arkadaşlarla dünyanın gidişatından ve futbol transferlerinden bahsetmek, bir konsere hazırlanmak, bir film izlemek, tiyatroya gitmek, sahneye çıkıp tiyatro "icra" etmek...

 

"Hadi canım, sen de!" demeyin. Evet. Tekrar ediyorum, cümle yorgunlukların üstüne, iş çıkışı, gidip tanımadığınız insanların, tanımadığınız kıyafetlerinin içine girip sahnede boy göstermek.

 

Sizi temin ederim böyle bir şey var. 6'dan sonra tiyatro var. "6'dan Sonra Tiyatro" grubunda bu şekilde tiyatro yapan, pek çoğu mimar ve mühendislerden oluşan, karınlarını doyurmak için altıdan önce "otoket"ti, "su basmanları"ydı, "keşif bedeli"ydi gibi son derece "hayati" zaman vermelerin ardından, altıdan sonraki anlarını doyurmak için bir araya gelen bir topluluk var.

 

Bu topluluk, 2003-2004 tiyatro sezonunda, Yiğit Sertdemir'in yazdığı Bekleme Salonu ile tiyatro izleyicilerine "6'dan sonra tiyatro var" dedirtmişti. Gülhan Kadim'in sükûnetle yaklaştığı, Esra Kudde'nin aynı sükûneti koruduğu sahne tasarımıyla, oyun; -mesele kendini yeterince sahne üstünde var ettiği için- üstüne kuş kondurulmayan bir oyundu. Oyunun yazarı Yiğit Sertdemir, öyle hedeflesin ya da hedeflemesin, Metin Deniz'in kişisel çabalarıyla oldurduğu Maya Sahnesi'nden çıktığınızda, "Biri mi bizi gözetliyor? Kim? Yoksa ben miyim kendimi gözetleyen? Yalan mı söylüyorum gözetlendiğim için? Bu gözetlenme bana kimleri harcatıyor? Kriterler içinde var olabilmek için kimlerden ve nelerden vazgeçmeliyim? Kariyere kendimi ne kadar peşkeş çekebilirim?" diye ülkenin gündemiyle yüzde yüz örtüşen soruları sorduruyordu kendi kendinize...

 

Şimdi de aynı topluluk, en son ÖSS'de "boş bıraktığımız" matematik sorularından birini soruyor: Kendi tarifleriyle "beşi n, biri k ile başlayan soruların ardından, kendi yanıtlarını bulup altına yazmayı başaran bir grup insanın düşü" olan 6'dan Sonra Tiyatro, yine Yiğit Sertdemir'in gördüğü başka bir düşle, altıdan sonra bir araya gelen diğer gurup elemanlarının birbirlerine heyecanla ve kendilerini tutamayıp, hatta oynayarak anlattığı, sonra da keyiften ve 'cin'liklerinden kahkahalarla güldükleri başka bir hikâye ile karşımızdalar: OBEB!

 

Nedir efendim bu OBEB? Ortaokul ve lise anılarımıza dönecek olursak, belleklerimizin bu kısmını harika eğitimimizden dolayı tatile çıkardığımızdan, OBEB için "bir çesit som balığı" ifadesini kullanabiliriz. Ama orta yaşı biraz geçmiş hanımlar ve beyler; yanılmıyorsunuz: Benim bu OBEB dediğim şey, bir zamanlar sizin EBOB dediğiniz şey. Yani Ortak Bölenlerin En Büyüğü (OBEB), ya da En Büyük Ortak Bölen (EBOB). Yani, "En az biri sıfırdan farklı iki ya da daha fazla tam sayının ortak bölenlerin en büyüğüne verilen isim."

 

6'dan Sonra Tiyatro'nun OBEB' inde ise, 1970'leri sıfırdan farklı olarak; böldüren, bölüştüren, kendisini kapsayan kümenin sadık temsilciliğiyle, kapsananların bir numaralı dönüştürücüsü olarak karşımıza çıkıyor terapi cilvecisi. Kapsadığını zannettiği, ama kendi kapsanmışlığını ona hatırlatan yardımcısıyla...  Kesişen kümeler ve hükümetler ise hayatın zaruretleriyle el ele verdiriyor bu adamları. Ama yine de cilveci doktor "tam sayı" olma özelliğini kaptırmıyor yardımcısına. Eee, ne de olsa sıfır olmak zor...

 

Günümüzün elektronik ağırlıklı eğlence dünyasının vazgeçilmez ikonlarıyla karşılaşıyorsunuz ortak bölenlerin en büyüğünün asal çarpanlarında: İspanyol paça pantolonlar, uzun saçlar, favoriler, grinin "laboratif" gizemi. Bütün bunlar oyunun başında sizi dans edeceğiniz bir kulübe götürmüyor, ama rahatlıkla bir 'Solaris' içinde bulabiliyorsunuz kendinizi. Ne tesadüftür ki o Solaris sizin ülkenize uğramış: Bombalar, bombalar, bombalar...Bombalara rağmen, kapsanan kümeler olarak nitelendirilen,dönmeye, dönüşmeye, dönüştürülmeye, kimseye bir zararı olmayan 'belirtili sıfat tamlamalarından vazgeçirilmeye çalışılan kadınlar. Siz isteseniz de istemesiniz de sizi dönüştürüp, uyumlu bir yurttaş haline getirmeye çalışan resmi ideoloji. Bütün ortak bölenler ve bölüp dönüştürmeye yardım eden, bu arada kendilerini de bölen, ortak katların en küçüğü, yani OKEK'ler.

 

Boşverin... Bırakalım çağın gerisinde kalmış bir sanat olan tiyatroyu; matematiğe bakalım:

 

"A' ya bölünen, B' ye bölen, C'ye bölüm ve K' ya kalan diyecek olursak; A=B.C+K. Ya da kalan, bölenden küçüktür. (K<B). Ya da kalan, bölümden küçükse, bölenle bölümün yeri değiştirilebilir. Ya da K=0  ise, A sayısı B ile tam bölünebiliyor denir."

 

Bu basit kuralı altıdan sonra, tiyatroda anladım. Kapsanan kümelerdenseniz siz de gidin, anlar ve rahatlarsınız; kapsayan kümelerden ve hele de OBEB'lerdenseniz yine gidin; bu tiyatroya neden destek vermediğinizi, siz de, anlar ve rahatlarsınız.