Tansu Gürpınar ile doğa koruma mücadelesi üzerine

-
Aa
+
a
a
a

Açık Yeşil'de Ümit Şahin ve Ömer Madra, 25 Kasım 2023 tarihinde aramızdan ayrılan Türkiye'nin en kıdemli doğa korumacılarından Tansu Gürpınar’ı 21 Kasım 2018'de konuk etmişlerdi.

""
Açık Yeşil: 10 Nisan 2024
 

Açık Yeşil: 10 Nisan 2024

podcast servisi: iTunes / RSS

Ümit Şahin: Bugün stüdyoda çok özel bir konuğumuz var. Tansu Gürpınar bizlerle. Tansu Bey, hoş geldiniz.

Ömer Madra: Hoş geldiniz.

Tansu Gürpınar: Hoş bulduk.

Ü.Ş.: Tansu Gürpınar, Türkiye’nin en kıdemli doğa korumacılarından biri. Kendisi dün İstanbul Politikalar Merkezi’nde yeni başlayan bir söyleşi dizisi olan Doğa ve İklim Söyleşileri’nin ilk konuşmacısı olarak İstanbul’a geldi. Biz de bu fırsattan faydalanıp, Tansu Bey’i Açık Yeşil’de konuk etmek istedik. Aslında Türkiye’de doğa koruma tarihinin de tanığı olarak dinledik dün kendisini. Tansu Gürpınar’ın Uçarsa Toy, Kaçarsa Ceylandır: Doğayla Geçen Yıllar başlığıyla Kalkınma Atölyesi’nden geçen sene çıkan otobiyografik bir kitabı da var. Tansu Bey, isterseniz sizin 1960’lardan beri yaptığınız, Türkiye’de doğa korunma alanlarının ve milli parkların korunmasıyla ilgili çalışmalarınızla başlayalım. O dönemleri bize kısaca hatırlatır mısınız?

Tansu Gürpınar: Teşekkür ederim, Ümit Bey. Doğrusu ben, Milli Parklar Teşkilatı’nda göreve başladığımda milli parklar yeni kurulmuştu. İlk 1956 yılında, sonra 1959 yılında... Yani 6-7 senelik bir geçmişi vardı. Türkiye’de doğanın ve nesli tehlikede olan canlı türlerinin korunması ve kurtarılması için çalışmalar başlatılmıştı. Ben de o ekibin içinde yer aldım, ama bu ekip dediğim şey 4-5 kişiden oluşuyordu. Yani, kalabalık bir ekip değildi. Çok acil yapılması gereken şeyler vardı.

Örneğin, Anadolu yaban koyunu. Türkçe adı ceren olan, türkülerimizde de adı geçen bir varlık ve bildiğimiz koyunların da genetik olarak ataları. Bunlar daha önce Anadolu’nun çeşitli yerlerinde yaşarken avcılık baskısı yüzünden tükenmişti, sadece Konya’da Bozdağlar’da kaldığını işitmiştik. Epeyce bir araştırma yaptık, varlıklarını tespit ettik, ama düşünün 40 bin hektarlık bir alanda 40 tane yaban koyunu kalmıştı. O kadar az.

Ö.M.:Ve avlanmaktan dolayı, öyle mi efendim?

T.G.: Avlanmaktan, evet. Orası aynı zamanda tavşanların, kekliklerin filan da olduğu bir alandı. Avcı geldiği zaman, tavşan ve keklikle beraber karşısına yaban koyunu çıkarsa onu da vuruyordu. Sahanın tamamını koruma altına aldık. Bütün köylülerle konuştuk, yaban koyunlarının ne kadar önemli olduğunu onlara anlattık. Bütün koruyucu bekçileri çevredeki köylerden görevlendirdik. İnsanlar bizim inandıklarımıza inandılar. Köylüler de bu korumaya fiilen ciddi katkı koydular. Sonra Türkiye’nin birkaç yerine de götürüldü yaban koyunları. Bildiğim kadarıyla şimdi sayıları 3-4 bin falan. Yani, 40’tan bayağı bir yukarılara ulaşabildik, koruyabildik. Bir başka öykü alageyikler ile ilgili. Alageyikler için çalışmaya başladığımızda üniversitelerimizin bilim dergilerinde Türkiye’deki alageyiklerin neslinin tükendiğine dair yazılar çıkmıştı. Yani, bilimsel olarak Türkiye’de artık alageyik kalmadı deniyordu. Daha önce yaşamış oldukları yerleri tek tek araştırdık. Adana, Antalya, Gökova bütün buralarda araştırma yaptık. Antalya’da yedi tane kaldığını tespit ettik.

Ö.M.:Yedi?

T.G.: O kadar az. Aslında dünyada alageyik çok yaygın bir hayvan. Bugün Avrupa’da yüz binlercesi yaşıyor. Dünyanın başka yerlerine de götürüldü. Yeni Zelanda’da bile var. Ama alageyiğin anavatanı Türkiye’dir. O da çok enteresandır. Biliyorsunuz, jeolojik zamanların son zamanlarında, dördüncü zamanda dünyada birkaç buzul devri yaşandı. Yani, buzullar zaman zaman güneye indiler, demek ki o zamanlar da birtakım iklim değişiklikleri oluyordu, zaman zaman da kuzeye doğru çekildiler. Güneye indiklerinde, kuzeyde yaşayan birtakım hayvanlar Avrupa’da güneye sığınmışlar. Güneye sığındıkları bu alanlar batıda İberik Yarımadası, İspanya ve Portekiz ve doğuda Anadolu Yarımadası. Yani iki alana sığınmışlar, iklim normale döndüğünde tekrar yukarılara doğru çıkmışlar. Fakat, alageyikte böyle olmamış. Alageyik, Anadolu’yu çok sevmiş ve kalmış. Bunun için Türkiye’de alageyiğin korunması genetik olarak dünyadaki tüm alageyiklerin korunması anlamına geliyordu. Orada da gerek yerel halk, gerek orman teşkilatının yerel birimleri ile çok iyi çalışmalar yaptık ve onlar da kurtuldu.

Ü.Ş.:Ne kadar oldu, sayıları arttı mı?

T.G.: Onlar yaban koyunları kadar değil, çünkü ormanlık alanda yaşadıkları için kaçak avcılık onlara daha çok zarar veriyor, o yüzden sayıları 700-800 civarında diye biliyorum şu anda, ama tabii başka yerlere de taşındılar, daha emniyetteler en azından.

Bunun gibi, geyikler, karacalar, yaban keçileri, çengel boynuzlu dağ keçileri, kelaynaklar, flamingolar, pelikanlar... Yani, hemen hemen her şeyin peşinde koştuk. Kara Avcılığı Kanunu’na göre hareket etmemize rağmen, bizde bir disiplin vardı. Bir, yaptığımız çalışmaların hepsinin rapor edilmesi, ikincisi de bir konu için bir yere gidildiği zaman o konu incelenirken onun yanında bütün fauna ve flora türlerinin de tespit edilmesi.

Mesela, Akdeniz foklarının korunması ta o yıllarda başlamıştır, ki bizim konumuz olmamasına rağmen nesli tehlikede olduğu için onların da korunması için elimizden geleni tedbirleri almaya gayret etmişizdir.

Ü.Ş.:Siz hep sahada çalıştınız, değil mi?

T.G.: Hep sahada çalıştım. Mesela sırtım yatak yüzü görmeden iki ay arazide kaldığım olmuştur.

Ü.Ş.: Ve genelde de tek başınıza gidiyordunuz...

T.G.: Tek başıma gidiyordum, belki o bakımda bir istisna teşkil ediyordum. Bütün arkadaşlar bana sen hiç korkmuyorsun derlerdi. Ben gerçekten, ister orman olsun, ister bozkır olsun, ister sulak alan olsun, uyku tulumumu serer yatardım. Ama yatmadan önce... O zamanlar gazoz şişeleri vardı, pet şişeler yoktu, gazoz şişesi içinde yanımda taşıdığım gaz yağını uyku tulumun etrafına dökerdim. Onun kokusu akrep, yılan, örümcek gibi haşerelerin yaklaşmasını önlerdi. Bir tek aldığım tedbir oydu.

Ö.M.:Asıl mesleğiniz nedir Tansu Bey?

T.G.: Ben Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi’nde jeoloji, botanik ve zooloji eğitimi gördüm. Yani, tam işimin gereğini yaptım diyelim Ömer Beyciğim.

Ü.Ş.:Sizin bir kuşçu olarak da bayağı çalışmalarınız var. Manyas Kuş Cenneti’nde çok uzun yıllar yöneticilik de yaptınız ama benim burada özellikle sormak istediğim Sultan Sazlığı’nın kurtarılması hikayesi. Hem dün anlattınız, hem de kitabınızda var, o çok ilginç. Kısaca hatırlatır mısınız?

T.G.:Tabii. Sultan Sazlığı’nı aslında ben de tam bilmiyordum. Feke Orman İşletme Müdürü rahmetli İsmet Özer Bey kendi bölgesinde çalışma yaparken burayı görmüş, kendisi avcı aynı zamanda. Burada çok kuş var, Ankara’da bir kuşçu varsa gelebilir mi, birlikte bir inceleme yapalım demiş. Kuşçu olarak beni gönderdiler, birlikte inceleme yaptık. Kıştı, yani Sultan Sazlığı’nda kuşların en az olduğu bir dönemdi. Ona rağmen, ilk gördüğüm kuş sürüsü angıt oldu ve ben hayatımda beş binden fazla angıtı bir tek Sultan Sazlığı’nda gördüm. Ondan sonra her ilkbahar ve her sonbahar alanda kamp kurarak bizzat yerinde bilgi toplayarak raporladım ve Sultan Sazlığı’nın kendi coğrafyamız için olduğu kadar komşu ülke coğrafyaları için de çok önemli bir sulak alan olduğunu belirledim. Koruma altına aldık, av yasağı filan ilan ettik. Bu arada Devlet Su İşleri’nin (DSİ) Develi Projesi diye bir kitap gördüm, aşağı yukarı 5 santim kalınlıkta. Projeyi inceleyince Sultan Sazlığı’nın ölüm fermanı olduğunu anladım.

Ü.Ş.: Kaç senesi bu?

T.G.: 1970 senesi.

Ö.M.: Yani, 40 küsur sene olmuş.

T.G.: Evet, 40 küsur sene önce rahmetli Nihat Turhan’la birlikte Devlet Su İşleri’ne gittik. Hem resmi yazı gönderdik, hem de girip görüştük ve burası son derece önemli bir alan, siz de bunu kurutmaya çalışıyorsunuz, bunun korunması lazım, projenizi gözden geçirebilir misiniz, dedik.

Ü.Ş.: Yani, Sultan Sazlığı’nı da Amik Gölü gibi tamamen kurutup tarım alanı yapacaklardı...

T.G.: Tamamen kurutacaklardı, 38 kilometre uzunluğunda 6 metre derinliğinde derin drenaj kanalıyla Kızılırmak’a bağlayacaklardı.

Ö.M.: Bunu ne için yapıyorlar?

T.G.: Tarım alanı elde etmek için. Aslında kurutulduğu zaman tamamı tarım alanı da olamazdı, çünkü sazlığın tam ortasındaki Yay Gölü tuzlu bir göl. Doğal bir akışı olmadığı için tuz birikmesi oluyor. Zaten flamingoların orada o kadar bol olmasının sebebi de tuz.

Ü.Ş.: Flamingolar en çok Sultan Sazlığı’nda mıdır?

T.G.: Evet, gerçi Türkiye’deki rekor Seyfe Gölü’nde. Bir sene 320 bin kuş kaydedildi. 320 bin, flamingo için büyük bir sayı, neredeyse dünya nüfusunun %70’i gibi bir şey. O kadar flamingonun Türkiye’ye nasıl gelip, nasıl yaşadığını bütün uluslararası kuruluşlara yazdım, çizdim. Onun cevabını da bulamadık, ama inanılmaz bir şeydi. Gölün yüzeyinin tamamı flamingoydu.

Ü.Ş.: Seyfe Gölü de artık pek kalmadı galiba.

T.G.: Seyfe Gölü de kalmadı.

Ö.M.: Çok acayip bir şey. Peki, Tansu bey, Sultan Sazlığı’nda durum ne oldu?

T.G.: Sultan Sazlığı’nda Devlet Su İşleri ile görüşmelerden sonra, onların bu işten hiç vazgeçmeyeceklerini anladık. Bu bizim şimdiye kadar yaptığımız en iyi projedir, Devlet Su İşleri’nin ortaya çıkardığı en iyi projedir, biz bunu uygulayacağız dediler. Ertesi sene, başka birilerini de katıp yine önce yazılı başvuru yaptık, sonra gidip kendimiz görüştük, aynı cevabı aldık. Dört sene devam etti, Ömer Bey, bu görüşmelerimiz. Dördüncü sene yaptığımız görüşmeden önce ben Scientific American dergisinde bir makale okumuştum dünyadaki bitki ünitelerinin üretimi hakkında. Orada bir şey dikkatimi çekmişti. Dünyada en yüksek üretimi yapan ekosistemler tropikal yağmur ormanları ve sulak alanlardır diyordu.

Ü.Ş.: Fotosentez yapanlar yani...

T.G.: Fotosentez yapan, oksijen üreten yerler. Sultan Sazlığı da bunu fazlasıyla yerine getiren bir sulak alan. Bu verileri de raporuma ekledim, Devlet Su İşleri’ne gittik. Bu sefer toplantıda farklı simalar da vardı. Nihat Bey sunuşunu yaptı, arkadan ben konuştum.

Sonra o yeni simalardan yaşlıca bir bey kalktı, kırık bir Türkçe’yle “Ne mutlu, Türkiye’de Devlet Su İşleri’nin yaptığı yanlışa karşı çıkan bir kuruluş var,” dedi. Devlet Su İşleri şurada şöyle yanlışlar yapmıştır filan da diyerek bizim çıkışımıza bayağı destek veren bir konuşma yaptı. Sonradan öğrendiğimize göre, adı Mihailof’muş, bir Rus, ihtilalde Türkiye’ye sığınmış, inşaat mühendisi, Türkçe öğrendikten sonra Devlet Su İşleri’nde göreve başlamış. Epeyce çalıştıktan sonra emekli olmuş. Emekli olduktan sonra da Devlet Su İşleri’yle iş yapan bir firmanın danışmanlığı hizmetini görüyormuş.

Yanında da iki genç vardı, onlar da inşaat mühendisiymiş. Toplantıdan sonra yanıma geldiler ve raporumu istediler. O zamanlar, raporlar bir asıl, iki pelür, daktiloda yazılıyor. Yani fotokopi filan yok, çoğaltma şansınız da yok. Nihat Bey, dairede yeniden yazdırırız, dedi, rapor örneğini o gençlere verdim. Birkaç ay sonra, dünyanın hiçbir yerinde olmayacak bir şey oldu. Bu kişiler, Sultan Sazlığı drenajı ihalesini kazanmış bir şirketin mensuplarıydı ve Devlet Su İşleri’ne Sultan Sazlığı korunmalıdır diye rapor verdiler.

Ö.M.:Çok şaşırtıcı.

T.G.: Düşünebiliyor musunuz? Müteahhit firma, milyonlarca lira kazanacak... O iki genç ODTÜ’lü yeni inşaat mühendisleriymiş. Yani, doğru bilgiyi çok doğru değerlendirdiler. Devlet Su İşleri de birkaç ay sonra Milli Parklar Genel Müdürlüğü’ne bir yazı gönderdi ve bizim daha önce ilettiğimiz su seviyelerini koruyacağını taahhüt etti. Böylece Sultan Sazlığı kurtulmuş oldu.

Ö.M.: O iki genç işlerinden oldu mu peki?

T.G.: Yok, hayır olmadılar.

Ü.Ş.: Siz Ramsar’da da bulundunuz, değil mi?

T.G.: Evet, Ramsar’da Türkiye temsilcisiydim.

Ü.Ş.: Ramsar Sözleşmesi 1971’de imzalanıyor. Ondan önce Türkiye’de bir toplantı yapılmış. Hatta iklim değişikliğinden bahsedilen bir toplantı.

T.G.: Evet, doğru. Sulak Alanlar Ekoloji Teknik Toplantısı’nı Türkiye Tabiatını Koruma Derneği, Orman Genel Müdürlüğü ve Uluslararası Doğa ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği 1967’de Ankara’da birlikte düzenledi. Uluslararası bir toplantıydı. Çok büyük isimler de katıldı. Bu toplantının sonuç bildirgesinin onuncu maddesi sulak alanların korunması için uluslararası bir sözleşme yapılmasını öngörüyordu. Yani, bir yerde Ramsar Sözleşmesi’nin gerekçesi Ankara’da belirtilmiş oldu, ki bu bizim çevre tarihimiz açısından önemli bir nokta diye düşünürüm, Ümit Bey.

Ü.Ş.: Orada bir de iklim değişikliğinden bahsedildiğini anlatmıştınız. Bu çok enteresan bir bilgi, çünkü 1967’den bahsediyoruz.

Ö.M.: O zamanlar hiç kimse iklim değişikliği hakkında konuşmuyordu aşağı yukarı.

T.G.: Benim tebliğim Kuş Cenneti hakkındaydı. Arkasından çay arası verildi. Başkan da Profesör James Cragg, Kanadalı bir ekolog. Çay arasında aynı masada çay içiyoruz, sen dedi, gölün ritminden bahsediyorsun, ama bu ritim değişebilir. Göl ritmi ilkbaharda suların yükselmesi, sonbaharda alçalması demek, bu göle çeşitli yönlerden hayat veren bir doğal yapı.

Ben birden şaşırdım. Kanadalı bir Profesör Türkiye’deki gölün ritminin değişeceğini nereden biliyor dedim. Benim şaşkınlığımdan olayı fark etmediğimi anladı ve açıkladı. Son yıllarda, hava olaylarında, havacılar, tarımcılar, denizciler gibi havayla birebir ilişkili olan meslekler dışındaki insanların bile dikkatini çekecek şekilde sapmalar oluyor, dedi. Bunlar bilim adamları tarafından izleniyor ve iklimde çok büyük değişiklikler olabileceği öngörülüyor, diye de açıkladı. Benim iklim değişikliği ile tanışmam işte ta 1967’ye dayanıyor, ki tabii bilim adamlarının bunu söylemelerinden bu işin evveliyatının çok daha eski olduğu da anlaşılıyor.

Ö.M.: İki konuyu daha sormak istiyorum. Birincisi, bataklıklar kurutulmalıdır, yok edilmelidir gibi bir anlayışın ne kadar yanlış olduğunu ve sulak alanların bütün canlılar açısından hayati bir fonksiyonu olduğunu uzun zamandan sonra ancak şimdi ve biraz geç kavradık galiba, değil mi?

Ü.Ş.: Hem de iklim değişikliği açısından önemini aslında.

T.G.: İklim değişikliği açısından da, evet. Herhalde bataklıklar bir zamanlar sıtma yuvası olduğu için, cumhuriyetin ilk yıllarında bataklıkların kurutulması hakkında Sıtma Savaş Kanunu çıkarılmıştı.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu, romanlarında Anadolu insanı sulak alan yakınındaysa sıtma sarısı, değilse verem sarısıdır diye anlatır. Yani insanımız çok çekmiş, o zamanın şartlarına göre herhalde doğru bir karar diye düşünülüyordu. Zaten bu bilimsel verilerin ortaya çıkması da 1970’li yıllara dayanıyor. Yani, insanlar çevrelerini daha iyi tanıdıkça, o ekosistemler hakkında daha doğru değerlendirmelerde bulunabiliyorlar. Sulak alanlar konusunda da öyle.

Ama bakın, 1972 Stockholm Konferansı’ndan beş sene önce, 1967’de, Türkiye, çevrenin çok özel bir alanında uluslararası bir toplantı düzenleme basiretini gösterdi.

Ü.Ş.: Ama, Ramsar Sözleşmesi’nden sonra bile sulak alanların kurutulmasından pek vazgeçilmedi galiba, değil mi?

T.G.: Hâlâ da yapılıyor. Drenaj şeklinde değil ama, gölleri besleyen akarsular üzerinde bentler, barajlar yapılarak sulak alanlar yine kurutuluyor. Türkiye’nin biyolojik madde açısından en verimli sulak alanı olan Eber Gölü bile kurutuldu. Birkaç ay önce gazeteler yazdı.

Ü.Ş.: Ne kadar bir sulak alan kurutulmuştur Türkiye’de?

T.G.: Türkiye’de 100 bin hektarın üzerinde bir sulak alanın kurutulduğunu biliyoruz.

Ö.M.: Korkunç bir şey.

T.G.: Korkunç bir şey, tabii ki. İşte, koskoca Amik Gölü kurutuldu. Gâvur Gölü kurutuldu. Emen Gölü kurutuldu. Gâvur Gölü benim Türkiye’de rahmetli İsmet Özer’le birlikte en fazla kuşu kaydettiğim göldür. Bir milyondan fazla su kuşunu bir arada ben Gâvur Gölü’nde gördüm. Dünyada pek az insan görmüştür böyle bir şeyi.

Ü.Ş.: Şimdi bir de iklim değişikliğinin etkisiyle artan kuraklık nedeniyle kuruması eklendi sulak alanların.

Ö.M.: Galiba süreyi de doldurmak üzereyiz. Hakikaten nasıl geçtiğini anlayamadım. Kitabın üst başlığında geçen cümleyi de açıklarsanız seviniriz: “Uçarsa Toy, Kaçarsa Ceylandır.” Ne anlama geliyor bu?

T.G.: Başlangıçta bahsetmiştim küçük bir ekip olduğumuzdan. Genellikle 2-3 kişi bir yere gidip inceleme yapardık. Rahmetli Nihat Turan’la 970’li yılların başında, ceylanların korunması için Ceylanpınar’a gittik. Çok yağmurlu bir bahardı. Ankara’dan iki günde gittik, yağmur peşimizi hiç bırakmadı. Ceylanpınar’a geldik, yine yağıyor. Nasıl yağıyor, o kurak coğrafyada kuru Habur Çayı köprünün üzerinden aşıyor, köprüyü geçemiyorsunuz. Ceylanları araştırıyoruz, fakat zaman zaman karşımıza toylar da çıkıyor.

Toylar çok büyük kuşlar. Büyük erkeklerin ağırlığı 18 kiloyu bulabiliyor ve toy dünya üzerinde uçabilen en ağır kuştur. Ceylanlar da ondan birkaç kilo fazla, yani ceylanlar da öyle büyük bir hayvan değildir. Renkleri de tıpatıp aynı, hafif sarıya kaçan sıcak bir kahverengi. O yağmurdan dolayı bütün Ceylanpınar ovası yemyeşil, aylardan Nisan. Bir keresinde bir yerde beş tane benek gördük, ceylan zannettik.

Dürbünlerimizi daha kaldırmadan o benekler uçmaya başladı, yani havalandılar. Toy olduklarını anladık. Ondan sonra uzaktan o benekleri gördüğümüzde hareketlerine bakıyorduk, “Uçarsa toy, kaçarsa ceylan.”

Ö.M.: Mükemmel... Çok pastoral ve lirik de bir hikâye aynı zamanda.

Ü.Ş.: Çok az zamanımız kaldı, bitiriyoruz, ama bir şeyi hatırlatmadan bitirmek istemiyorum. Siz Doğal Hayatı Koruma Derneği’ni kuran birkaç kişiden birisiniz Türkiye’de.

T.G.: Üç kişiden biriyim, evet, 1975’de...

Ü.Ş.: O nasıl oldu? Bir de kelaynak hikâyesi var tabii orada.

T.G.: Aslında kelaynak olayı daha önce başlamıştı, 1970’li yılların başında. Zaten ceylanlardan sonra Nihat Bey’le beraber kelaynaklara gitmiştik.

Ö.M.: Yaşayan bir tarih konuşması.

Ü.Ş.: Birecik’te herhalde.

T.G.: Evet, Birecik’te.

Ö.M.: Urfa’da...

T.G.: Türkiye’de kelaynak dışında korunması gereken daha birçok varlık olduğu, ta İstanbul’dan Birecik’e gelene kadar tabii yol boyunca pek çok şeyle birlikte konuşuluyor. Ankara’da Türkiye Tabiatını Koruma Derneği var. Fakat daha çok erozyonla ilgilenen bir dernek. Tabii o da çok önemli bir doğa koruma konusu. İstanbul’da ise böyle bir yapı yok.

İstanbul’da da bir dernek kursak diye konuşuldu. Sonra Birecik’te, bir otel odasında, rahmetli Salih Acar’ın eşi Belkıs Acar, Alman bir etolog ve fotoğrafçı olan Udo Hirsch ve ben, üçümüz kendimize bir gündem maddesi hazırladık. Oturduk birkaç saat bir derneğin nasıl olması gerektiğini, kaynakları ne olacak, hedefleri ne olacak, gençlere nasıl ulaşabileceğiz, ülkenin doğa koruma meselelerini onlara nasıl aktarabileceğiz; çeşitli şeyleri görüştük ve notlar aldık. Sonra Belkıs Hanım, İstanbul’da işin resmi prosedürünü gerçekleştirdi. Derneğin ismini koyan da Belkıs Hanım’dır, Doğal Hayatı Koruma Derneği diye. Derneğin logosunu rahmetli Salih Acar çizdi.

Ü.Ş.: Kelaynak...

Ö.M.: Salih Acar, kuş ressamı diye de bilinirdi.

T.G.: Evet, böylece çok doğru bir yerde doğdu Doğal Hayatı Koruma Derneği, Birecik’te.

Ü.Ş.: Doğal Hayatı Koruma Derneği’nin de bugün hâlâ süren ve artık çok çeşitlenen doğa koruma camiasının okulu olduğu söylenebilir herhalde.

T.G.: Doğru, evet.

Ü.Ş.: Hepsi Doğal Hayatı Koruma Derneği’nden çıktı.

T.G.: Evet, o dernek ciddi bir ekol oldu sivil toplumkuruluşlarıiçin.

Ö.M.: Tansu Gürpınar’ın kaç yıllık bir doğa korumacı serüveni var diyebiliriz? Yaşınızı sormuyorum.

T.G.: İki ay sonra seksen yaşıma gireceğim kısmet olursa, ama benim doğa ile ilişkim kendimi bildiğim çocukluk yıllarından başlar. Dört yaşında falan, Ordu’daydık. Altına kayıkların çekildiği, sütunlar üzerinde, deniz üzerinde duran bir evde oturuyorduk. Denize baktığım zaman devamlı yunusların atlayışlarını seyrederdim. Yani böyle bir çocukluktan sonra tabii ki doğa ile ilişkilendim.

Ü.Ş.: Ve aslında 60 yıldır da doğa koruma içerisindesiniz.

T.G.: Evet.

Ü.Ş.: Süremizi de doldurduk maalesef, çok keyifli bir söyleşiydi.

Ö.M.: Evet, çok mutlu olduk.

T.G.: Teşekkür ederim.