Yokoluş İsyanı

Yokoluş İsyanı

27 Şubat 2019
Fotoğraf: newint.org

Britanya’da Yokoluş İsyanı, yolları kapayarak, hükümet dairelerini işgal ederek ve geçtiğimiz yıl 17 Kasım’da 6000 kişiyle Londra’nın köprülerinden beşini kapatarak daha şimdiden ağırlığını koydu. Bir sürü gözaltı oldu. Ama bu sadece bir ısınma hareketiydi. Bu Nisan’da, grup son saldırının başlayacağını umuyor.

Açık Gazete podcast servisi: iTunes / RSS

Chris Hedges

Truthdig, 25 Şubat 2019

Kapıya dayanmış olan çevrekırımını (ecocide) ve insan türünün yokoluşunu kösteklemek için çarnaçar son bir şans kaldı. Belli başlı sanayi ülkelerinin başkentlerini, ticareti ve ulaşımı felce uğratarak işlemez hale getirmek için ardı arkası gelmeyen dalgalar halinde sivil itaatsizliğe dayalı şiddetsiz eylemler düzenlemek zorundayız. Ta ki yönetici elitler iklim felaketiyle ilgili hakikati alenen kabul etmek, 2025 yılına kadar karbon emisyonlarını durdurmak için köklü tedbirler almak ve 150 yıldır fosil yakıtları har vurup harman savurarak sürdürdüğümüz tüketime son verilmesini denetleyecek bağımsız bir yurttaşlar komitesine yetki vermek zorunda kalana kadar. Bunu yapmazsak, kitlesel ölümle karşı karşıya kalacağız.

Britanya’daki Yokoluş İsyanı grubu, 'yokoluşa giden tek yönlü yol'dan dönüşümüzü sağlamak üzere dünyanın her yerinde başkentlerde 15 Nisan’da sivil itaatsizliğe dayalı şiddetsiz eylemler düzenleme çağrısında bulundu. Bu çaba bir sonuç verecek mi bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var, o da yönetici elitleri harekete geçmeye zorlayacak tek mekanizmanın bu olduğu. O yönetici elitler ki, son otuz yıldır küresel ısınma ziyadesiyle belgelendiği halde, gezegeni ve insan ırkını korumak için gerekli önlemleri almayı reddetti.

“Evlerimizi, geleceğimizi ve yeryüzünde canlı olan her şeyi korumak için isyan etmek bizim kutsal görevimiz” diye yazıyor Yokoluş İsyanı. Bu bir abartma değil. İklim konusundaki belli başlı her raporun belirttiği gibi çok az zamanımız kaldı. Belki de artık çok geçtir.

Britanya’da Yokoluş İsyanı, yolları kapayarak, hükümet dairelerini işgal ederek ve geçtiğimiz yıl 17 Kasım’da 6000 kişiyle Londra’nın köprülerinden beşini kapatarak daha şimdiden ağırlığını koydu. Bir sürü gözaltı oldu. Ama bu sadece bir ısınma hareketiydi. Bu Nisan’da, grup son saldırının başlayacağını umuyor.

Bu uyuşukluğumuzu, bu umutsuzluğumuzu silkinip üzerimizden atmaz ve direnmezsek sefaletimiz, moral bozukluğumuz ve çaresizlik duygularımız artacak. Felce uğrayacağız. Direnmek, hele önümüzü ne kadar göremediğimiz de hesaba katılırsa, kazanmaktan öte bir şeyi ifade ediyor. Bu, anlamı olan bir hayatı ifade ediyor. Güçlenmeyi ifade ediyor. Artık hayatımızı egemen yalana göre yaşamayacağımızı alenen ilan etmeyi ifade ediyor. Yönetici elitlere verilen bir mesajdır bu: "SİZ BİZİM SAHİBİMİZ DEĞİLSİNİZ". Bu, haysiyetimizi, harekete geçme yetimizi ve kendimize olan saygımızı savunmak anlamına geliyor. Çevrekırımına giden zorunlu yürüyüş yolunun üzerindeki engelleri yıkma korkumuza bağımlılıktan kendimizi ne kadar çok kurtarırsak, tuhaf bir coşkunun bizi o kadar sardığını göreceğiz. Ben savaş muhabiriyken, katilleri utandırmak amacıyla, çekilen o korkunç acıları ve işlenen o korkunç suçları belgelerken böyle bir coşku hissetmiştim. Meydan okuyan eylemlerimizle umutsuzluğu yok ederiz, kazandığımız zaferler Pirus Zaferi olsa bile. Çevremizdeki insanlara el uzatırız. Cesaret bulaşıcıdır. Kitle isyanının kıvılcımını çakan odur. Biz de, yenilsek bile, en azından nasıl öleceğimizi seçmeliyiz. Direniş, psikolojik olarak bütünlüğümüzü korumayı sağlayacak tek eylem olarak kaldı geriye. İnsan ırkının, ve bu arada pekçok başka türün, toptan yokoluşunu durdurmak için her hangi bir umut varsa, geriye kalan tek eylem budur.

“İçinde yaşadığımız zaman, dile getirilemeyecek kadar bir şer zamanıdır” diye yazıyordu Daniel Berrigan. “Ama gene de – gene de… bu zamanlar harcanamayacak kadar iyi. Bu ölüm zamanında bazı erkekler ve bazı kadınlar, direnenler, canla başla toplumsal değişim için çalışıyorlar. Böyle insanları düşündüğümüzde göğsümüze oturan kayanın kalktığını hissediyoruz.”

Roger Hallam, Yokoluş İsyanı’nın kurucularından ve Londra King’s College’de araştırma görevlisi. Benimle Londra’dan konuşurken “İnsanların başkente gitmesi gerek,” diyordu. “Elitler orada, iş dünyası orada. Devletin taşıyıcı sütunları orada. İlk unsur bu. Sonra birçok insanı işin içine katmak gerek. Kanunları çiğnemeleri gerek. Sadece bir yürüyüş yapmanın bir anlamı yok. İnsanların fiilen sokakları kapatmaları gerek. Bunu şiddete başvurmadan yapmaları gerek. Bu son derece hayati bir konu. Bir kez şiddete baş vurdunuz mu polise ve devlete sizi oradan atmaları için bahane vermiş olursunuz. Bunun kültürel bir eylem olması gerek. Bir çeşit Woodstock olmasını sağlamak gerek. İşte o zaman on binlerce insan sokaklara dökülür.”

“Kanunu çiğnemek ile kanunu çiğnememek arasında çok temel bir fark var” diye sürdürdü konuşmasını. “İkili bir fark bu. Kanunu çiğnediğiniz zaman hem maddi ve psikolojik etkisi açısından hem de medyanın ilgisi açısından çok daha etkili olursunuz. Sivil itaatsizlik ne kadar dramatik olursa o kadar iyi. Bu bir sayı oyunu. İnsanların sokakları sekteye uğratmasını istiyorsunuz, ama on, yirmi, otuz bin olmalarına ihtiyacınız var. Üç milyon olmalarına gerek yok. Devletin, geniş ölçekte baskı mı kullanacağına yoksa sizi odaya mı davet edeceğine karar vermek zorunda kalacağı kadar insan yeterli. Burada hesaba katılması gereken şey, özellikle de Britanya için bu geçerli, devletin zayıf oluşu. Neoliberalizm devletin içini boşalttı. Bu işin üstesinden gelemeyeceklerini hissedecekler. Biz de o odaya gireceğiz.”

“O Pazartesi günü (15 Nisan) başlayacağız” dedi. “Londra merkezindeki belli başlı döner kavşakların birkaçını keseceğiz. Şehrin dört bir yanına üşüşerek yayılacağız. Gösteri polisi ya da polis geldiğinde kalkıp başka bir yere gideceğiz. Bu taktiği ilk kez geçen Kasım ayında kullandık. Yetkilileri önemli bir ikilemle karşı karşıya bırakacağız: ‘Bu insanların bir dünya kentinin merkezini sekteye uğratmasına izin mi vereceğiz, yoksa binlerce insanı göz altına mı alacağız?’ Binlerce insanı göz altına almayı seçerlerse, pekçok şey olacak demektir. Bu işin üstesinden gelemeyecekler. Britanya’daki polis gücü, pek çok kamu sektöründe olduğu gibi, yeterince kaynağa sahip değil. Bunlar bir sendika kurup ‘Yeter artık, biz bu işte yokuz’ derlerse hiç şaşmam. Son iki yılda ben 10, 12 kez gözaltına alındım. Her seferinde polis bana gelip ‘Devam et ahbap. Bu yaptığınız harika bir iş’ dedi. Biz disiplinli, şiddete baş vurmayan insanlarız. Onlar bize bozulmayacaklar. Onlar da biliyor bu işin bittiğini. Bütün günleri sokaklardan akli dengesi bozulmuş insanları toplamakla geçiyor. Artık bir dünya kentinde polis memuru olmanın hiç de ahım şahım bir yanı yok. Güvenlik güçleri, aşağılamak değil altüst etmek isteyeceğiniz kişiler.”

Grup, örgütlenmek için 'sosyal medya öncesi çağ' stratejisi diye adlandırdığı şeyi vurguluyor. Karar vermek ve talepleri dile getirmek için belli yapılar oluşturmuş. Belli topluluklarda konuşma yapmak üzere ekipler kurup oralara yönlendiriyor. Yokoluş İsyanının eylemlerine katılacak insanların 'şiddetsiz doğrudan eylem' eğitimi görmesinde, böylelikle polis ya da muhalif gruplarca kışkırtılmamayı öğrenmelerinde ısrarcı oluyorlar.

“Yakın zamanda gerçekleşen kitlesel seferberliklerin çoğunu tetikleyen, sosyal medya oldu” diyor Hallam. “Dolayısıyla bunlara keşmekeş hakimdi. Bu eylemler son derece hızlı bir şekilde seferber oldu. Sosyal medya biraz eroin gibi. Aniden yükseliveriyor, ama ondan sonra çöküyor, Fransa’da gördüğümüz gibi. Ya kaosa yol açıyor ya da şiddete. Pekçok modern sosyal hareket sosyal medyaya bir sürü şey koyuyor. Bunlar troller yüzünden kitleniyor. Birçok radikal solcu örgüt birtakım ayrıcalıkları tartışıyor. Biz bunları aradan çıkarıp dosdoğru, tabir caizse, ‘sıradan halk’a gittik. Köy ve kasaba meclislerinde toplantılar düzenledik. Ülkenin her tarafını, adeta bir 19. Yüzyıl tarzında dolaşıp konuşuyoruz: ‘Yahu millet, hepimizin işi bitik. Bu işe bir çare bulunmazsa insanlar ölecek.’ Konuşmanın ikinci kısmıysa şöyle devam ediyor: Bununla başa çıkmanın bir yolu var, adına kitlesel sivil itaatsizlik deniyor.”

“Şiddetsiz disiplin, araştırmaların da gösterdiği gibi, başarı potansiyelini en yüksek noktaya çıkarmanın 1 numaralı ölçütü,” dedi. “Bu ahlaki bir gözlem değil. Şiddet, hareketleri yok ediyor. Küresel Güney bunu onlarca yıldır deneyimledi. Şiddet sadece insanların vurulmasıyla sonuçlanıyor. Hiçbir yere götürmüyor. Bu durumda şansını denemek ve şiddetsiz disiplini sürdürmeyi seçmek en iyisi. Radikal sol içersinde polise karşı takınılacak tavır konusunda büyük bir tartışma sürüyor. Bu tartışma aslında şiddeti haklı çıkarmanın bir başka yolu. Polisle konuşmamayı seçtiğiniz anda, büyük olasılıkla polis şiddetini kışkırtacaksınız demektir. Biz polise sevimli davranıp, insanları medeni bir şekilde gözaltına almalarını sağlamaya çalışıyoruz. Londra’nın metropoliten polisi herhalde dünyanın en medeni polis kuvvetlerinden biridir. Sosyal protesto eylemlerine giden profesyonel bir ekipleri var. Biz onlarla düzenli bir iletişim halindeyiz. Şöyle diyoruz polise: ‘Bakın biz sokakları sekteye uğratacağız. Siz bize yapmayın dediğiniz için bunu yapmazlık etmeyeceğiz.’ Açıklığa kavuşturmak gereken ilk nokta bu. Burada tartışmaya yer yok. Onlar bunun ciddi olduğunu biliyorlar. Bizi vaz geçirmeye çalışmıyorlar. Zaten saçma olur bu. Onları kaygılandıran şey şiddet ve kamu düzeninin bozulması. Sivil itaatsizlik tasarımcıları olarak kamu düzeninin bozulmaması bizim de çıkarımıza, çünkü işler kaosa dönüşüyor.”

“Yaptığınız iş esas olarak bir şehrin ekonomisini fidyeye bağlamak,” diye açıkladı bu sekteye uğratma eylemlerini. “Bir işçi grevinin dinamiğiyle aynı şey bu. İstediğiniz, o odaya girip müzakereye oturmak. Yokoluş İsyanı henüz o müzakerenin ne olacağına tam olarak karar vermiş değil. Bizim üç talebimiz var – hükümet gerçeği söylemeli, karbon emisyonları 2025’e kadar sıfıra inmeli, başka bir deyişle bu, ekonominin ve toplumun dönüştürülmesi demek, ve bu konuda Britanya halkının ne yapmak istediğini belirlemek için bir millet meclisimiz olmalı. Üçüncü talep, yani millet meclisinin kurulması çağrısı, ekonominin politik yapısının dönüştürülmesi için bir vekalet talebi. Bu taleple önerilen, demokratik yönetişimin farklı, somut bir biçimidir. Bu yönetişimin temelinde temsiliyet değil kura sistemi (sortition) var. Bunun İrlanda’da ve İzlanda’da çok büyük bir etkisi oldu. Buradaki optimal geçiş, yozlaşmış ‘temsiliyet’ sistemi modelini bırakıp kura sistemine geçmekle olacak, tıpkı 17. yüzyılın sonunda ve 19. yüzyılın başında aristokratik hukuktan temsiliyet hukukuna geçişte olduğu gibi.”

“Siyasi soldaki zeki insanlar, önümüzdeki 10 yıl içersinde insan toplumunu yok edebilecek varoluşsal bir olağanüstü hal ile karşı karşıya olduğumuz gerçeğine uyandılar,” dedi. “Görünen köy kılavuz istemez. Bir çoğumuz zaten matem sürecinden geçtik. Ama bu (yeni uyanan) insanlar için aydınlanma çok yeni. Onlar şok halindeler. ‘Bir bakıma her şey yolunda sayılır’ gibi bir tavırla bunu örtbas etmeye çalışıyorlar. İşte Yeşil Sözleşme (Birleşik Krallık hükümet politikasının bir inisyatifi olan Green Deal) de bunun bir ifadesi. Sanayileşmenin aynen sürdürülebileceğine inandırma çabası. Hepimiz hâlâ zengin olmaya devam edebiliriz. Hepimiz hâlâ harika işlerde çalışmaya devam edebiliriz. Bu, Roosevelt’in Yeni Sözleşmesine (New Deal) benziyor. Ama Yeni Sözleşme, doğayı yağmalamaya devam edebileceğimiz ve hiçbir şey olmayacağı fikrine dayanıyordu. Belki bu 1930lar için doğruydu. Ama artık doğru değil. Bu bir fizik ve biyoloji meselesi. Bu seviyelerde bir tüketimi artık kesinlikle sürdüremeyiz. Bununla bir türlü yüzleşemediler. İklim tartışmasının son 30 yılda bir türlü ciddi bir mecraya girememesinin esas sebeplerinden biri de kamuyu bilgilendirmekle görevli olan insanların kamuya bundan böyle yüksek tüketime dayalı hayat tarzını sürdüremeyeceğini söylemekten ödlerinin kopmasıdır. Bu bir tabu. Ama her türlü bağımlılıkta olduğu gibi, burada da hakikatle yüzleşilen bir an gelir. O an şimdi ve burada.”

“Otuz yıldır bize hep bir siyasi metafizik sunuldu: reform,” dedi. “Ya reform yaparsınız ya da devre dışı kalırsınız. Ama şimdi iki tane devasa, katlanarak büyüyen yapısal kusurumuz var: eşitsizlik sorunu ve iklim sorunu. Birçok insan -bir yola baş koyma bağımlılığının yarattığı dinamik yüzünden – 30 yıldır bir çeşit kayıp dava boşluğu olan mekanda debelenip durdu. Değişim için her şeyi göze almışlardı. 30 yıldır bütün paralarını reforma yatırıp durdular. İşin trajik yanı -ki bunu siyasi mücadele tarihinde yüzyıllardır görmek mümkün- reformcuların kontrolü kaybettikleri bir kırılma noktası olması. Onlar hâlâ geçmişin dünyasında yaşıyorlar. Herkesin ciddiye alınmayacak kadar saf bulduğu devrimciler ise birdenbire öne çıkıyor. Bu genelde bir depremdir. Öyle tedricen olan bir şey değil. Bu, çifte bir trajedi aslında, çünkü hem bir deprem hem de devrimciler genelde örgütlü değiller. Bence şu anda olan da bu. Bunun faşizme karşı direniş açısından taşıdığı anlam çok büyük. Solda işçi sınıfıyla bağları olan, zihni berrak bir kitle seferberliğiniz yoksa faşizmi durduramayacaksınız demektir.”

15 Nisan’daki kitle eylemleri kabarıp sönebilir. Kalabalıklar toplanmayabilir. Halk kayıtsız kalabilir. Ama bizler, bir avuç insan olarak bir köprüyü ya da bir yolu sekteye uğratmaya kalkarsak, polis bizi hızla oradan uzaklaştırsa bile, yol açılan aksaklığın farkına bile varılamadığı bir hızla hareket etse bile, gene de buna değer. Ben bir babayım. Çocuklarımı seviyorum. Bu benimle ilgili değil. Onlarla ilgili. Anne babaların işi bu.