"Söylemle eylemin birleştirilmesinin ne kadar önemli olduğunun altını çizmek gerekiyor"

-
Aa
+
a
a
a

Açık Yeşil'de Ömer Madra ve Ümit Şahin, COP31 hazırlıkları kapsamında Bonn İklim Konferansı'ndan izlenimleri değerlendirerek; Türkiye'nin COP31 başkanlığı için açıkladığı öncelikleri, elektrifikasyon ve temiz enerji hedeflerini, fosil yakıtlardan uzaklaşma tartışmalarını ve iklim eylem gündemine dair yeni önerileri ele alıyorlar.

""
COP31’e Doğru: Türkiye’nin İklim Gündemi ve Bonn Mesajları
 

COP31’e Doğru: Türkiye’nin İklim Gündemi ve Bonn Mesajları

podcast servisi: iTunes / RSS

Ömer Madra:Açık Yeşil programı başlıyor, ben Ömer Madra.

Ümit Şahin: Ben de Ümit Şahin.

Ö.M.: Evet, bugün sunuculuğu Ümit Şahin'den devraldım. Kendisi şu anda Bonn'da bulunuyor; biraz önce de Açık Gazete'de söylediğimiz gibi yoğun gündemi yerinden takip ediyor.

Bu gündemin bazı başlıklarını az önce Cem Bico ile de, UNFCCC toplantıları kapsamında, kısaca konuşma fırsatı bulduk. Şimdi ise ayrıntıları Ümit Şahin'den dinleyeceğiz. Ayrıca COP31 ev sahibi olarak Türkiye'nin hazırlıkları kapsamında, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum'un yaptığı konuşmanın öne çıkan noktalarına da değinme fırsatı bulabiliriz. Günaydın Ümit.

Ü.Ş.: Günaydın. Evet, ben de Bonn'dayım. Burada Türkiye'den gözlemci olarak gelen oldukça kalabalık bir ekip var bu sene.

Önce belki Bonn'un ne olduğunu kısaca anlatmak gerekir. Bonn'a aslında “ara COP” da deniyor. Bildiğiniz gibi iklim konferansları her yıl bir kez düzenleniyor. Bu yıl COP31 Kasım ayında Antalya'da yapılacak ancak her yıl Haziran ayında da, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Sekretaryası'nın merkezi olan Bonn'da, Birleşmiş Milletler yerleşkesinin hemen bitişiğindeki Dünya Konferans Merkezi'nde bu ara toplantılar gerçekleştiriliyor.

“Ara COP” olarak anılan bu toplantıların resmi adı, yardımcı organlar ya da destekleyici organlar toplantıları. Yaklaşık 10 gün sürüyor ve çok özetle, COP gündeminin hazırlandığı, COP'ta alınacak kararların ve müzakerelerin ön hazırlıklarının yapıldığı bir süreç olarak tanımlanabilir.

Elbette yıl içinde başka iklim toplantıları da düzenleniyor. Ancak şu anda Bonn'da yapılan bu ara COP'ta başkanlık henüz Türkiye'de değil; COP başkanlığı hâlâ Brezilya'da bulunuyor çünkü Brezilya'nın başkanlığı kendi ev sahipliğinde başlayan süreçle birlikte bir yıllık dönemi kapsıyor ve görev süresi devam ediyor.

Ö.M.: Bir yıl sürüyor öyle mi?

Ü.Ş.: Evet, Türkiye için de aynı durum geçerli olacak. Başkanlık Antalya'daki COP31 ile başlayacak ve 2027'de Addis Ababa'da yapılacak COP'a kadar devam edecek.

Ancak Murat Kurum burada şimdiden “COP Başkan Adayı” olarak yer alıyor yani bir anlamda atanmış ya da seçilmiş COP başkanı değil, bir sonraki COP'un başkanlığını üstlenmek üzere belirlenmiş isim olarak görev yapıyor.

Burada dikkat çeken bir diğer isim de Chris Bowen. Bildiğiniz gibi Türkiye ve Avustralya, daha önce benzeri görülmemiş bir ortaklık modeliyle COP31 sürecini birlikte yürütüyor. COP başkanı ve ev sahibi Türkiye olacak ancak müzakereler tarafında Avustralya'nın iklim bakanı Chris Bowen da önemli bir rol üstleniyor.

Chris Bowen'ın burada bulunması ayrıca önemli çünkü yaklaşık altı aydır uluslararası iklim diplomasisinde çok görünür değildi; Avustralya dışına da pek çıkmıyordu. Bu durum zaman zaman üstlendiği rolle ilgili soru işaretleri yaratmaya başlamıştı. Ancak Bonn'a gelmiş olması ve Murat Kurum'la birlikte gerçekleştirilen tüm önemli etkinliklerde yer alması, iki ülke arasındaki işbirliğinin sürdüğünü göstermesi açısından dikkat çekici.

Zaten yetkililer işbirliğinin sorunsuz ilerlediğini ifade ediyorlardı ancak Almanya'daki bu toplantıda, bunu kamuoyu önünde birlikte görünerek de göstermiş oldular.

Ö.M.: Bu da önemli bir nokta, evet.

Ü.Ş.: Evet, bu da önemli bir nokta. Sonuçta burada ne oldu? Şimdi, önceki gün Murat Kurum'un açılışta yaptığı bir konuşma vardı. Biraz ondan bahsedeyim. Orada iki-üç önemli vurgu öne çıktı. Dün de Türkiye'nin düzenlediği özel bir toplantı vardı; büyük salonda gerçekleştirildi. Bu toplantıda Türkiye, Eylem Gündemi'nin önceliklerini ve bazı hedef önerilerini açıkladı.

Aslında Eylem Gündemi'nin önceliklerini biliyorduk; daha önceki programlarda da konuşmuştuk. Ancak hedef önerileri ilk kez dün açıklandı. Dolayısıyla haber değeri taşıyan yeni kısım buydu. Bir de tabii bunları nasıl yorumlamamız gerektiği meselesi var; isterseniz biraz da onu konuşalım.

Pazartesi günkü açılış konuşmasında, COP31 Başkanı olacak Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum, enerji piyasalarındaki istikrarsızlığa ve borç baskısına vurgu yaptı. Ayrıca 2026 yılının ne kadar zorlu geçeceğinden söz etti ve bunu önemli bir noktaya bağladı. Daha önce de benzer bir konuşmasında dile getirmişti. Şöyle dedi: "Bu durum, ithal fosil yakıtlara bağımlı kalmanın ne kadar riskli olduğunu ve temiz enerjiye geçişi hızlandırmanın ne kadar acil olduğunu bize hatırlatıyor."

Bu önemli bir vurgu. Ancak burada küçük bir ayarlama yapılmış gibi görünüyor. Daha önce tam olarak böyle ifade etmemişti diye hatırlıyorum. Daha önce fosil yakıtlara bağımlı kalmanın risklerinden söz etmişti. Bu kez ise özellikle ithal fosil yakıtlara bağımlı kalmanın ne kadar riskli olduğunu vurguluyor.

Ö.M.: Burada önemli, farklı bir nüans var değil mi?

Ü.Ş.: İki şekilde yorumlanabilir:

Olumlu taraftan bakarsak, aslında dünyadaki ülkelerin büyük çoğunluğu ithal fosil yakıtlara bağımlı. Sonuçta ciddi miktarda fosil yakıt üreten ülke sayısı oldukça sınırlı. Bu nedenle söz konusu ifade, diğer bütün ülkelere yönelik bir mesaj olarak yorumlanabilir. Yani “Hepimiz büyük ölçüde ithalatçıyız; bunun yarattığı riskleri görerek temiz enerjiye geçişi hızlandıralım” anlamında önemli bir vurgu olarak okunabilir.

Öte yandan, içeride fosil yakıt üretimini artırmaya yönelik bir niyetin de izlerini taşıyor olabilir. Türkiye'nin böyle bir niyeti olduğunu biliyoruz. Karadeniz'deki gaz sahalarının geliştirilmesine çalışılıyor. Ayrıca kaya petrolü ve gazı için çatlatma yöntemlerine ilişkin girişimler var. Türkiye dışında da, örneğin Somali'de, petrol arama faaliyetleri yürütülüyor. Dolayısıyla bu ifade, yerli fosil yakıt üretimini kayırıyormuş gibi bir izlenim de yaratabiliyor.

Bu nedenle ben olsam, COP başkanı olarak ithal ya da yerli ayrımı yapmadan, genel olarak fosil yakıtlara bağımlı kalmanın risklerinden söz ederdim. Burada bilinçli bir dil ayarlaması yapılmış gibi görünüyor. Bunu not etmekte fayda var.

Ardından, bir buçuk derece hedefini neden canlı tutmamız gerektiğine değiniyor ve “Daha sıcak bir gezegene uyum sağlamanın uzak bir endişe olarak değerlendirilemeyeceğini bu gerçekler gösteriyor” diyor. Bu da önemli bir vurgu. COP başkanları açısından 1,5 derece hedefine açık biçimde sahip çıkmak kritik önemde. Buna vurgu yapılmadığında bir geri adım görüntüsü oluşabilir. Dolayısıyla bu hedefi yeniden teyit etmiş olması önemli.

Bunun dışında çeşitli gündem maddelerine de değiniyor; Azaltım Çalışma Programı, Adil Geçiş Çalışma Programı gibi başlıkları sıralıyor. Bunlar da önemli. Ancak benim özellikle dikkatimi çeken bir cümlesi var. Şöyle diyor: “Bakü Uyum Yol Haritası ve Küresel Durum Değerlendirmesi sonuçlarının uygulanmasına ilişkin Birleşik Arap Emirlikleri Diyaloğu da dahil olmak üzere, önümüzdeki dönemde düzenlenecek zorunlu üst düzey etkinlik ve diyaloglara sizlerle birlikte katılacağız.” Burada Birleşik Arap Emirlikleri Diyaloğu'na özel olarak vurgu yapması ve bunu daha sonra açıklayacağı Eylem Gündemi ile ilişkilendirmesi bence önemli çünkü bu diyalog sürecinin en belirgin başlıklarından biri fosil yakıtlardan uzaklaşma hedefi.

Dolayısıyla bu vurgu, Türkiye'nin COP31 sürecinde fosil yakıtlardan uzaklaşma gündemini kendi öncelikleriyle ilişkilendirmesi, en azından bu konuyu gündemde tutması açısından bir imkân yaratıyor olabilir. Özellikle birazdan değineceğimiz elektrifikasyon hedefiyle birlikte düşünüldüğünde, bu bağlantı daha da anlamlı hale geliyor.

Bu nedenle ben bunu, daha önce Santa Marta sürecinde de sıkça konuştuğumuz ve İngilizce kısaltmasıyla TAF olarak anılan “Fosil Yakıtlardan Uzaklaşma Gündemi”nin dışında kalınmadığına dair bir mesaj olarak yorumladım. Belki iyimser bir yorum olabilir ama yine de verilmiş önemli bir mesaj olduğunu düşünüyorum.



Şimdi elektrifikasyon meselesine gelelim. Elektrifikasyon açıklanan tek hedef değil. Dün Murat Kurum, Türkiye'nin Eylem Gündemi önceliklerini açıkladı. O toplantıda Chris Bowen da vardı ve o da bir konuşma yaptı. Özellikle elektrifikasyon konusuna vurgu yaptı. Zaten elektrifikasyon hedefinin Avustralya'nın gündeme getirdiği başlıklardan biri olduğu biliniyor.

Burada ilginç bir COP kulisi de paylaşayım. Türkiye'nin COP başkanı olması ve dolayısıyla sürekli sahnede yer alması, müzakereleri yürütme görevini üstlenecek olan Avustralya'nın ve Avustralya İklim Bakanı Chris Bowen'ın zaman zaman Avustralya'nın rolünü daha görünür kılmaya çalıştığı izlenimini yaratıyor. Örneğin elektrifikasyon hedefini Türkiye açıkladı ama açıklamadan önce söz alan Chris Bowen, kullandığı ifadelerle bunun zaten kendi gündemlerinde olan bir konu olduğunu özellikle vurguladı.

Dolayısıyla aralarında hafif bir rekabet havası da varmış gibi görünüyor. Tabii bu biraz COP magazini sayılabilir. COP31'e yaklaştıkça bunu daha net görme fırsatımız olacaktır. Şimdilik bu durum çok belirgin değil. Kamuoyu önünde sürekli “dostum Chris”, “dostum Murat” şeklinde konuşuyorlar ve işbirliğinin ne kadar güçlü olduğunu vurguluyorlar. Bakalım süreç sonuna kadar bu şekilde devam edecek mi.

Dünkü Eylem Gündemi açıklamasında daha önce duyduğumuz birçok unsurun tekrarı vardı ama yine de kısaca üzerinden geçmekte fayda var. Öncelikle, Türkiye Başkanlığı'nın Eylem Gündemi'ni öne çıkarmaya devam ettiğini görüyoruz. Bildiğiniz gibi Eylem Gündemi, resmi müzakerelerden farklı olarak oydaşma yani konsensüs gerektirmeyen bir süreç. Resmi müzakereler tüm ülkelerin ortak sorumluluğunda yürütülürken, Eylem Gündemi doğrudan COP başkanının ve ev sahibi ülkenin sorumluluğunda ilerliyor.

Bu nedenle aslında sürecin görece daha esnek ve yönetilebilir tarafı Türkiye'nin elinde bulunuyor. Türkiye de bunu oldukça güçlü biçimde kullanmaya çalışıyor. Hatta önceki COP başkanlıklarıyla karşılaştırıldığında, Eylem Gündemi'ni bu kadar erken ve bu kadar görünür biçimde öne çıkaran çok fazla örnek yok. Bunun Türkiye ile Avustralya arasındaki iş bölümünden kaynaklanıp kaynaklanmadığını bilmiyoruz ama Türkiye'nin bu alanı özellikle sahiplenmeye çalıştığı açık.

Dünkü etkinlik de bunun bir göstergesiydi. Çünkü Eylem Gündemi'nin öncelikleri oldukça erken bir tarihte açıklanmış oldu. Örneğin geçen yıl Brezilya, kendi Eylem Gündemi çerçevesini yanlış hatırlamıyorsam ancak Ekim ayında duyurmuştu. Bu açıdan bakıldığında Türkiye'nin süreci erkenden şekillendirmeye ve uluslararası kamuoyunun gündemine sokmaya çalıştığını söylemek mümkün.

Ö.M.: Evet, onu ben de hatırlıyorum.

Ü.Ş.: Bunu şimdi açıklayarak aslında Eylem Gündemi'ni gündemin ön sıralarına taşımaya çalışmış oluyor. Böyle bir strateji izliyorlar. Ama tabii bunun bir riski de var: Bu kadar erken açıkladığınızda, arada geçecek süre içinde bu başlıklar unutulabilir. Bunu nasıl yönetecekler, onu göreceğiz.

Konuşmasında ise şöyle bir ifadeyle başladı: “Eylem Gündemi iklim değişikliğiyle mücadelenin motorudur” dedi. Bu da dikkat çekici bir yaklaşım. Artık daha fazla niyet beyan etmekten ya da yeni hedefler açıklamaktan ziyade, uygulamaya odaklanılması gerektiği yönünde bir vurgu yapılıyor. Yani mevcut hedeflerin hayata geçirilmesine bakılması gerektiğini öne çıkaran bir yaklaşım söz konusu.

Ö.M.: Bu da pozitif karşılanabilir değil mi? 

Ü.Ş.: Yine tabii uygulamanın önemini vurgulamak pozitif bir yaklaşım. Sürekli hedef ve niyet beyanı üretmek yerine iş yapmaya odaklanılması önemli. Ancak burada bir soru işareti de var. Sürekli uygulamaya vurgu yaptığınızda, mevcut hedeflerinizin yetersizliğini ya da zayıflığını da bir ölçüde gözlerden uzaklaştırmış oluyorsunuz. Türkiye'nin hedefleri çok daha iddialı olsaydı, uygulama vurgusunu bu kadar güçlü yapma konusunda daha rahat bir zemini olurdu. Şu anda ise görece zayıf hedeflerle ve zayıf bir NDC ile sürekli uygulamaya vurgu yapılması ister istemez bazı soru işaretleri yaratıyor. Bunu da not etmek gerekir.

Bununla birlikte, uluslararası iklim müzakereleri açısından uygulamaya vurgu yapılması önemli. Tabii bu her yıl aynı şekilde devam etmeyecek. Yeni NDC dönemleri olacak, Küresel Durum Değerlendirmesi süreçleri olacak. O dönemlerde hedefler yeniden ön plana çıkacak. Ancak görünen o ki uygulama boyutu da bundan sonra sürekli gündemde kalacak.

Konuşmasında COP31'i “geleceğin COP'u” olarak tanımlamayı da sürdürdü. “Somut eylemler, ölçülebilir sonuçlar ve kalıcı bir miras bırakmak istiyoruz” dedi. Bu önemli bir vurgu. Antalya'daki COP'u sadece düzenleyip tamamlamak değil, geriye kalıcı bir miras bırakmayı hedeflediklerini söylemeleri dikkat çekici. Bu aynı zamanda sivil toplum için de önemli bir alan açıyor çünkü asıl tartışılması gereken konulardan biri de bu mirasın ne olacağı.

Ardından 10 öncelikli temadan söz etti. Birinci sırada yine döngüsel ekonomi ve sıfır atık vardı. Metan emisyonlarının azaltılmasına öncelik verdiklerini söyledi ve atık meselesinin artık yalnızca bir çevre yönetimi konusu olmadığını vurguladı. Sıfır atık yine listenin en üst sıralarında yer aldı.

İkinci sırada herkes için sürdürülebilir ve temiz enerji ile elektrifikasyon vardı. Bunun hedefleri daha sonra açıklandığı için ona birazdan döneceğiz.

Sonrasında gıdaya erişim, çiftçilerin desteklenmesi, gıda güvencesi ve sürdürülebilir tarım başlıkları geldi. Ardından rekabet gücünü artırmak ve iklim mücadelesi için yeşil sanayileşme vurgusu yapıldı. Bu da dikkat çekici bir noktaydı. Yeşil sanayileşmeyi ya da sanayide karbonsuzlaşmayı yalnızca iklim hedefleri için değil, ekonomik rekabet gücünü korumak açısından da gerekli gördüklerini ifade etti.

Daha sonra kıyı ekosistemlerinin korunması, denizler, ada devletleri ve okyanuslar; herkes için güvenli yaşam alanları ve iklim dostu, dirençli şehirler başlıkları geldi. Murat Kurum'un şehircilik kökenli olması nedeniyle özellikle deprem sonrasında inşa edilen konutlara sık sık vurgu yaptığını görüyoruz. Ancak hızlı bina yapmakla iklim dostu bina yapmak aynı şey değil. Bu yapıların gerçekten ne ölçüde iklim dostu olduğu da ayrıca değerlendirilmesi gereken bir konu.

Bunların ardından gençlik katılımı, dinamik ve dirençli sağlık sistemleri, sektörler arası iş birliğinin güçlendirilmesi ve son olarak da İklim Uygulama Köprüsü Mekanizması başlıkları sıralandı. Bu son başlığa birazdan daha ayrıntılı döneceğiz.

Buraya kadar anlatılanların büyük bölümü daha önce duyduğumuz başlıklardı. Ancak sonrasında altı yeni hedef açıklandı. Yenilik taşıyan kısım da esas olarak burasıydı.

Bu hedeflerin ilki elektrifikasyon hedefi oldu. Murat Kurum bunu şu çerçevede anlattı: "Yenilenebilir enerji ve enerji verimliliğini tamamlayan, karbonsuzlaşmanın en önemli anahtarlarından biri olan elektrifikasyon."

Elektrifikasyon, son kullanım aşamasında elektriğin daha fazla kullanılması anlamına geliyor. Örneğin evinizi ısıtırken doğalgaz yerine elektrik kullanmanız, ulaşımda benzinli araç yerine elektrikli araç tercih edilmesi gibi. Bugün son enerji kullanımında fosil yakıtların payı hâlâ çok yüksek. Elektriğin payı ise yaklaşık %20 düzeyinde. Elektrik ağırlıklı olarak konutlarda kullanılıyor; sanayi ve ulaşımda ise payı daha sınırlı.

Şimdi açıklanan hedef, bu oranı artırmaya yönelik bir hedef. Burada elektrifikasyonun “karbonsuzlaşmanın anahtarı” olarak tanımlanması önemli. Ayrıca yenilenebilir enerji ve enerji verimliliğini tamamlayan bir unsur olarak sunulması da dikkat çekici. Çünkü elektriğin nereden üretildiği de en az kullanım alanı kadar önemli. Bu bağlantı kurulmadığında, elektriğin kaynağı ne olursa olsun kullanımının artırılması gerektiği sonucu çıkabilir. Ancak karbonsuzlaşma vurgusu yapıldığında, elektrifikasyonun yenilenebilir enerjiyle birlikte ilerlemesi gerektiği de dolaylı olarak ifade edilmiş oluyor.

Ö.M.: Burada bir araya gireyim izninle - tam da bu noktada onu soracaktım; Murat Kurum konuşmasında, enerjinin elde edilmesi konusunda özellikle rüzgâr türbinleri ve güneş panellerinin yaygınlaştırılmasına vurgu yaptı mı? Enerji dönüşümünün bu boyutuna ne kadar ağırlık verdi? Bunun altını çizerek bir kez daha sormak isterim.

Ü.Ş.: Rüzgâr ve güneşi doğrudan telaffuz etmedi. Ancak elektrifikasyonu anlatırken bunun yenilenebilir enerji ve enerji verimliliğini tamamlayan bir unsur olduğunu söyledi.

Bugün artık yenilenebilir enerji dendiğinde dünyada ağırlıklı olarak rüzgâr ve güneş enerjisi anlaşılıyor. Hatta hidroelektrik bile çoğu zaman bu başlığın ilk akla gelen unsurlarından biri olmaktan çıkmış durumda. Dolayısıyla dolaylı olarak rüzgâr ve güneşe atıfta bulunduğunu söyleyebiliriz. Ancak benim dinlediğim kadarıyla özel olarak rüzgâr ve güneş enerjisinin yaygınlaştırılmasına yönelik açık bir vurgu yapmadı.

Aslında bunu daha net ifade etmesi önemli olurdu çünkü elektrifikasyon hedefinin anlamlı olabilmesi için elektriğin hangi kaynaklardan üretileceğinin de açık biçimde ortaya konması gerekiyor. Bu nedenle rüzgâr ve güneş enerjisine özel vurgu yapılması gerektiğini ben de düşünüyorum. Bu hatırlatmanın yapılmasında fayda var.

Ö.M.: Bence de öyle, evet.

Ü.Ş.: Zaten sivil toplumun bir güneş enerjisi hedefi talebi vardı. Ama o şu anda ortada görünmüyor. O konuda çok başarılı olunamamış anlaşılan ya da çok fazla uğraşılmadı.

Ama elektrifikasyon konusunda neticede International Renewable Energy Agency'nın geçenlerde yayımladığı ve Türkiye'nin de üzerine imza attığı bir rapor var. Kapağında COP31 Başkanlığı logosu da yer alıyor. Türkiye'nin hazırladığı bir rapor değil; IRENA'nın raporu. Ama Türkiye'nin bunu sahiplenmesi zaten bu yönde bir işaret veriyordu.

Oradaki %35 oranını, yani şu anda yaklaşık %20 olan küresel elektrik kullanım oranının 2035'e kadar %35'e çıkarılması hedefini bir hedef önerisi olarak açıkladı. Bu tabii hedefin resmen kabul edildiği anlamına gelmiyor. ama COP31'e kadar ülkelerin bu hedefe sahip çıkması ve altına imza atması için çalışacaklar. Bu önemli bir nokta.

%35 elektrifikasyon hedefi, IRENA'nın raporuna göre 2035'e kadar ulaşılması öngörülen bir hedef. 2050'ye kadar da elektrik kullanımının payının %54'e çıkması öngörülüyor.

Ama diyeceksiniz ki, geri kalanı fosil yakıt mı? Değil. %16'lık bir bölüm de yine IRENA'nın raporunda doğrudan yenilenebilir enerji kullanımı olarak tanımlanıyor. Örneğin suyu doğrudan güneş enerjisiyle ısıtmak ya da güneş ocakları kullanmak gibi uygulamalar buna giriyor.

Dolayısıyla doğrudan yenilenebilir enerji kullanımını da eklediğinizde toplam oran yaklaşık %70'e çıkıyor.

Ö.M.: Evet, %70'e çıkıyor.

Ü.Ş.: Yenilenebilir enerji kullanım oranı. Geri kalan bölüm ise fosil yakıtlar, hidrojen ve benzeri diğer kaynaklardan sağlanıyor; en azından IRENA'nın raporundaki senaryo bu şekilde.

Şimdi bunun bir COP kararına dönüşme ihtimali önemli. Ama zamanımız azaldığı için diğer hedefleri de hızlıca sıralayayım.

Dört tane daha sayısal hedef önerildi: Birincisi, atık sektöründe atık yoğunluğundaki artışı 2035'e kadar yarıya indirmek. Açıkçası atık yönetimi konusunda uzman olmadığım için bunun ne kadar iddialı bir hedef olduğunu tam değerlendiremiyorum. Dünyadaki toplam atık miktarındaki artışın yarıya indirilmesi hedefleniyor. İlk bakışta çok iddialı bir hedef gibi görünmedi ama bunu konunun uzmanlarına sormak gerekir.

Üçüncü hedef, dirençli şehirler başlığında binalardaki enerji yoğunluğunu 2035'e kadar en az %25 azaltmak.

Yeşil sanayileşme başlığında ise imalat sektöründe döngüsel malzeme kullanım oranının 2035'e kadar %35'e çıkarılması hedefleniyor.

Bunlar gerçekten yeni hedefler ve önümüzdeki dönemde tartışılacaktır. Ancak örneğin atık başlığında ben atık artışının yarıya indirilmesi gibi bir hedeften ziyade bir metan azaltım hedefi beklerdim. Metandan söz ediyorlar ama metanla ilgili sayısal bir hedef açıklamıyorlar. Metan konusu sürekli gündeme geliyor fakat nedense bununla ilgili somut bir rakam verilmiş değil.

Son olarak, farkındalıkla ilgili bir hedef daha açıklandı. Altıncı başlık olarak da “İklim Uygulama Köprüsü” adı verilen yeni bir mekanizma duyuruldu. Bu mekanizmanın özellikle gelişmekte olan ve en az gelişmiş ülkelerde yatırım ortamının oluşturulmasına yardımcı olacağı, yatırım yapılabilir projelerin geliştirilmesini destekleyeceği ifade ediliyor. Bunun yeni bir fon mekanizması olmadığı özellikle vurgulanıyor. Tam olarak nasıl işleyeceğini ve mevcut mekanizmalardan farkının ne olacağını henüz bilmiyoruz. Ancak bu da oldukça iddialı bir girişim olarak sunuluyor.

Evet, Bonn'dan şu ana kadarki izlenimlerim genel olarak bunlar. Zaten daha toplantıların ikinci günündeyiz ve ağırlıklı olarak Murat Kurum'un konuşmalarına odaklandık.

Çok kısa bir değerlendirmeyle bitirecek olursam, burada sıkça dile getirilebilecek ve bence son derece haklı bir eleştiri var: Türkiye kendi ulusal politikalarında yeterince iddialı değilken, yeni fosil yakıt aramalarına devam ederken, madencilik alanında çevresel etkileri tartışmalı uygulamaları sürdürürken ve ulusal katkı beyanında mutlak bir emisyon azaltım hedefi bulunmazken, uluslararası alanda iddialı iklim politikaları savunması ne kadar inandırıcı?

Bu soru elbette sorulabilir.

Ben ise bu iki alanı bir ölçüde birbirinden ayırmak gerektiğini düşünüyorum. Bir yandan Türkiye'nin ulusal iklim politikalarındaki eksiklikleri ve yetersizlikleri vurgulamak gerekir. Ancak bu eksiklikler, Türkiye'nin COP süreçlerinde uluslararası iklim mücadelesini ilerletecek adımlar atmasının önünde otomatik olarak bir engel oluşturmaz.

Dolayısıyla her iki noktayı da aynı anda konuşabilmeliyiz. Ulusal politikaların yetersizliğini eleştirmek önemli. Ama aynı zamanda uluslararası hedeflerin ilerletilmesinin ve Türkiye'nin bu hedeflerin sözcülüğünü yapmasının, uzun vadede Türkiye'nin kendi iklim politikalarını da geliştirmesine katkı sağlayabileceği ihtimalini göz ardı etmemek gerekir.

Öte yandan, Türkiye'nin hâlâ bir kömürden çıkış hedefinin bulunmadığını ve mutlak bir emisyon azaltım hedefi açıklamadığını da sürekli hatırlatmaya devam etmeliyiz. Bu iki değerlendirme birbiriyle çelişen değil, birlikte yapılması gereken değerlendirmeler olarak görülmeli.

Ö.M.: Evet, ben de buna katılıyorum. Tabii küresel iklim değişikliğinin önüne geçebilmenin, özellikle de kalan zamanın azlığı düşünüldüğünde, söylemle eylemin birleştirilmesinin ne kadar önemli olduğunun altını çizmek gerekiyor.

Mesela atıklar konusunda Greenpeace'in eleştirilerinde de önemli noktalar vardı. Analizini yaparken, söylemin ardındaki gerekçelere değiniyor. Anlatıda “artık atık ithal etmiyoruz, kaliteli ve temiz ham madde alıyoruz” denirken, gerçeklikte bunun böyle olmadığına dair bir tablo da ortaya koyuyor.

Ü.Ş.: Artık ithal etmiyoruz mu demiş Türkiye?

Ö.M.: Evet.

Ü.Ş.: Türkiye Avrupa'dan en fazla atık ithal eden ülke.

Ö.M.: Evet, öyle. Böyle sorunlar var. Bunun üzerinde daha epey duracağız tabii.

Bonn Konferansı'nda, Simon Stiell'in konuşmasında fosil yakıtlardan hızlı ve kapsamlı bir şekilde uzaklaşılması gerektiğini vurgulaması da önemliydi. Bunu da not etmek gerekir.

Bir de bugün The Guardian'da önemli bir haber vardı. Habere göre, başta JPMorgan Chase olmak üzere dünyanın en büyük 65 bankası, küresel ısınmayı sınırlama hedeflerinin giderek zorlaştığı bir dönemde fosil yakıtlara yatırım yapmaya devam ediyor. Haberde, bu bankaların 2025 yılında fosil yakıt sektörüne toplam 906 milyar dolarlık finansman sağladığı ve bunun çok dikkat çekici bir artışa işaret ettiği belirtiliyor. Bunu da önemli ve kaygı verici gelişmelerden biri olarak not etmekte yarar var.

Buna bir başka The Guardian yazısını da ekleyebiliriz. Oliver Milman'ın aktardığı bir araştırmaya göre, ABD'de aşırı sıcaklar nedeniyle hastaneye kaldırılan kişilerin tedavisi ve bakımı konusunda yeterli hazırlık bulunmuyor. Araştırma, sağlık sisteminin aşırı sıcak hava olaylarına karşı beklenenden çok daha hazırlıksız olduğunu ortaya koyuyor. Çalışma, American Geophysical Union'ın yayımladığı GeoHealth dergisinde yayımlandı.

Bu da söylem ile uygulama arasındaki tartışmanın başka bir boyutu olarak değerlendirilebilir. Bunları önümüzdeki dönemde, COP31'e doğru ilerlerken konuşmaya devam edeceğiz.

Ü.Ş.: Evet. Ben de Bonn'dan son söz olarak şunu söyleyeyim. Bence bu hedeflerin, özellikle de elektrifikasyon hedefinin, bu kadar erken açıklanması önemli oldu.

Şimdi önümüzdeki dört-beş aylık süreçte, Simon Stiell'in de vurguladığı fosil yakıtlardan uzaklaşma gündeminin COP31'in ana gündemlerinden biri haline gelmesi için çalışmak gerekecek. Bu açıklama aslında böyle bir imkân da yaratıyor. Çünkü elektrifikasyon hedefi bugün burada açıklanmamış olsaydı, sivil toplumun ve iklim hareketinin önemli bir bölümü önümüzdeki aylarda bu hedefin açıklanması için kampanya yürütmek zorunda kalacaktı. Böyle bir hazırlığın zaten olduğunu biliyoruz.

Artık bu hedef ortaya konmuş durumda. Dolayısıyla enerjiyi bu hedefin açıklanmasına değil, içeriğinin güçlendirilmesine ve fosil yakıtlardan uzaklaşma gündemiyle ilişkilendirilmesine yöneltmek mümkün olabilir. Bu açıdan bakıldığında, erken açıklanmış olması önemli bir avantaj sağlıyor.

Bugünü bitirelim isterseniz.

Ö.M.: Tamam, bitiriyoruz bugünü. Bir de dinleyicimiz Işıl Ertüzün'e de teşekkürlerimizi belirterek bitirelim.

Ü.Ş.: Haftaya görüşmek üzere.

Ö.M.: Haftaya görüşmek üzere, hoşçakalın.