Açık Gazete'de Ömer Madra ve Özdeş Özbay, Bonn'da devam eden Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) ara müzakerelerini takip eden Cem Bico ile COP31'e giden süreçte müzakerelerin seyrini, Türkiye ve Avustralya'nın açıkladığı eylem gündemini, fosil yakıtlardan uzaklaşma tartışmalarını ve iklim adaleti hareketinin Bonn'daki hazırlıklarını ele alıyorlar.
Ömer Madra: Evet, Apaçık Radyo'da Açık Gazete devam ediyor. Daha önceden de sözünü etmeye çalıştığımız gibi, bir konuğumuz var; Cem Bico ile beraberiz. Kendisi Heinrich-Böll-Stiftung Derneği Ekoloji ve İklim Değişikliği Program Koordinatörü ve şu anda da biraz önce de azıcık değinme fırsatı bulduğumuz Bonn'da devam etmekte olan ve her yıl yapılan UNFCCC'nin yani Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi'nin bir zirvesi var. Bu zirveyi takip etmekte kendisi. Hoşgeldin Cem, merhabalar.
Cem Bico: Hoşbulduk Ömer Bey, günaydın.
Özdeş Özbay: Merhabalar, hoşgeldin.
Ö.M.: Evet, nasıl gidiyor oralarda durumlar? Önce bir genel izlenimlerini bizimle paylaşırsan çok memnun oluruz.
C.B.: Aslında burada durumlar şu an için fena gitmiyor gibi görünüyor. İlk olarak, SP64 toplantısının gündeminin kabul edilmesi sorunsuz gerçekleşti. Geçtiğimiz yıl, tarafların gündem üzerinde anlaşamaması nedeniyle toplantıların gecikmeli başladığı olmuştu. Bu yıl ise böyle bir durum söz konusu olmadı.
Aynı şekilde, Türkiye'nin daha aktif rol aldığı eylem gündeminin kabulü sırasında da birkaç küçük pürüz yaşanmış olsa da bunlar kolaylıkla aşıldı. Dün de bunun sunumu yapıldı; birazdan ona da değiniriz.
Dolayısıyla başlangıç itibarıyla oldukça uyumlu bir süreç yaşanmış gibi görünüyor. Bunun nedenlerini anlamak için küresel bağlama bakmak gerekiyor. Öncelikle Hürmüz Boğazı krizi ve enerji krizi, küresel ölçekte ciddi bir baskı yaratmış durumda. Bunun yanı sıra, dünya genelinde siyasetin sertleşmesiyle birlikte jeopolitik gerilimler artıyor. Bu gerilimler zamanla jeoekonomik ve ticari gerilimlere de dönüşüyor. Tüm bunlar devletler üzerinde ek bir baskı oluşturuyor.
Böyle bir ortamda, özellikle fosil yakıtlardan çıkış ve uzaklaşma konusu daha da önemli bir ihtiyaç olarak öne çıkıyor. Genel tablonun oldukça karmaşık olduğu bir dönemde, burada tarafların birbirine daha fazla yaklaşabildiği ve daha uyumlu bir başlangıç yapabildiği söylenebilir.

Ö.Ö.: Ben şunu sormak istiyorum Cem; bu zirve 10 gün sürecek. Almanya'nın Bonn kentinde başladı ve her yıl düzenleniyor. Bu yıl delegasyonlardan yaklaşık 7 bin katılımcı varmış. Gerçi Afrika'dan katılım konusunda, özellikle vize alma süreçlerinde bazı zorluklar yaşandığı söyleniyor. Sivil toplum örgütlerinin bu konuda eleştirileri de var.
Şimdi, Bonn'da gerçekleştirilen bu zirve ile COP zirveleri arasındaki ilişki nedir? COP'tan önce, her yıl bir ya da iki ay öncesinde çeşitli hazırlık toplantıları da yapılıyor. Bu toplantı onlardan biri mi?
Bonn'daki bu zirvenin COP'la ilişkisi ve önemi nedir? Örneğin bu yıl Antalya'da yapılacak hazırlık süreciyle nasıl bir bağlantısı var? Dün de zaten Murat Kurum, Avustralya'nın COP sorumlusu ve başkanıyla birlikte bir konuşma yapmıştı. Bu süreçlerin birbirleriyle ilişkisini biraz açabilir misin?
C.B.: Şimdi Bonn’daki yarıyıl iklim toplantıları aslında COP’ların gündemini şekillendiren önemli buluşmalar. Burası daha çok teknik hazırlıkların yapıldığı bir süreç. COP’lar ise politik tartışmaların ve müzakerelerin yürütüldüğü, kararların alındığı toplantılar. Tabii bunları birbirinden kesin çizgilerle ayırmak mümkün değil; Bonn’da da politik tartışmalar yaşanıyor. Ancak COP31’de hangi konuların görüşüleceği ve hangi kararların gündeme geleceği büyük ölçüde burada şekillenmeye başlıyor.
Aslında bu süreç yaklaşık altı aydır devam ediyor. Özellikle Türkiye ve Avustralya bir süredir birlikte çalışıyor. Bunun da öncesine uzanan bir hazırlık dönemi var. Dolayısıyla Bonn’u, bir sonraki COP’a yönelik gündem oluşturma çabasının önemli bir aşaması olarak görmek mümkün.
Burada bilimsel raporlar sunuluyor; yan etkinlikler, farklı formatlarda toplantılar, atölyeler ve kapasite geliştirme oturumları düzenleniyor. Böylece önemli gündem maddeleri ayrıntılı biçimde ele alınıyor.
Vize meselesi ise sürecin eşitsiz yönlerinden birine işaret ediyor. Zaten devletler farklı bütçe olanakları nedeniyle bu toplantılara eşit büyüklükte ve aynı kapasitede delegasyonlarla katılamıyor. Bu nedenle gelişmekte olan ülkeler çoğu zaman dezavantajlı konumda oluyor. Bu yıl buna ek olarak, özellikle Küresel Güney’den gelen sivil toplum temsilcileri vize uygulamalarına yönelik eleştiriler dile getirdi. Anlaşıldığı kadarıyla vize alamayan çok sayıda aktivist bulunuyor ve bunun ayrımcı sonuçlar doğurduğu ifade ediliyor.
Buna rağmen burada dünyanın birçok farklı bölgesinden gelen aktivistler, gençler ve sivil toplum temsilcileri bulunuyor. Özellikle Asya, Afrika ve Güney Amerika’dan güçlü bir katılım olduğunu söylemek mümkün.
Türkiye açısından bakıldığında ise dün “Action Agenda” olarak adlandırılan eylem gündemi açıklandı. Türkiye ve Avustralya bunu birlikte duyurdu. Bu belge, COP31 Başkanlığı’nın, Antalya’daki toplantıyla başlayıp COP32’ye kadar sürecek dönemde nasıl bir politika izleyeceğine dair önemli işaretler veriyor. Bu açıdan Bonn’u, Türkiye’nin COP Başkanlığı sürecinin de başlangıç noktalarından biri olarak değerlendirebiliriz.
Ö.Ö.: Bir de COP zirvelerinde genellikle bunun bir aşamasında alternatif zirveler düzenleniyor. Bir süredir de Halkların İklim Zirveleri yapılıyor. Bonn'da da buna benzer alternatif bir zirve söz konusu mu ya da COP zirvelerinde gördüğümüz halkların iklim yürüyüşleri gibi etkinlikler Bonn'da da olacak mı? Sivil toplumun düzenlediği yürüyüşler, eylemler ya da alternatif buluşmalar planlanıyor mu?
C.B.: Bonn'da çeşitli gösteriler düzenleniyor. Hatta düzenli olarak her gün birden fazla eylem iklim aktivistleri tarafından gerçekleştiriliyor. Bonn'da büyük bir yürüyüş planlanmıyor ancak bu tür faaliyetler farklı biçimlerde devam edecek. Küresel iklim hareketi, uluslararası ölçekte düzenlediği etkinliklerle hem farklı gündem başlıklarına dikkat çekmeyi, hem de genel olarak sesini yükseltmeyi sürdürecek.

Burada şöyle bir durum var: Biz şu anda Birleşmiş Milletler kampüsü içerisindeyiz. Kampüse yürüyerek yaklaşık 5-10 dakika mesafede, bir yeşil alanın içinde Bonn İklim Kampı bulunuyor. Bonn İklim Kampı'nı, COP'lardaki Halkların İklim Zirveleri'nin bir karşılığı olarak düşünebiliriz.
Burada aktivistlerin kurduğu çadırlar var, çadırlarda kalan katılımcılar bulunuyor ve kampın kendi programı işliyor. Sabahın erken saatlerinden akşama kadar çeşitli tematik etkinlikler düzenleniyor. Örneğin dün, katılamamış olsam da, COP31'e bisikletle gitme fikri üzerine bir çalışma gerçekleştirildi. Bu tür etkinlikler kamp boyunca farklı başlıklarda devam ediyor.
Ö.Ö.: Avrupa'dan bisikletlerle gelecekler yani.
C.B.: Evet, şu anda bunu da tartışıyorlar; “Bunu nasıl yapalım?” diye konuşuyorlar. Böyle bir ilgi var. Aslında orası, Antalya'da düzenlenmesi planlanan Halkların İklim Zirvesi'ne yönelik de ilginin olduğu bir alan. Antalya'ya dair tartışmaların ve hazırlıkların yürütüldüğü yerlerden biri olarak öne çıkıyor.
Ö.Ö.: Türkiye'den de katılım var diye biliyorum. Halkların İklim Zirvesi Meclisi zaten geçtiğimiz aylarda oluşturulmuştu. Oradan katılımcılar da var sanırım bu iklim kampında.
C.B.: Evet, şu anda Halkların İklim Zirvesi Meclisi'nden 6-7 kişilik bir katılım var. Önümüzdeki günlerde birkaç kişinin daha gelmesini bekliyoruz. Oradaki arkadaşlar da çeşitli sunumlar yapıyorlar. Örneğin 17'sinde doğrudan Türkiye Halkların İklim Zirvesi başlığı altında bir sunum gerçekleştirilecek. Dolayısıyla evet, Halkların İklim Zirvesi de bir anlamda Bonn'da varlık gösteriyor.
Ö.Ö.: Haftaya oradan da belki konuk alma fırsatımız olur bizim de.
Ö.M.: Bir arkadaşımız, Ümit Şahin de şu anda Bonn'da. Biraz sonra Açık Yeşil programında, yine Bonn'dan izlenimlerini onun gözünden de almaya ve değerlendirmelerini dinlemeye çalışacağız.
C.B.: Evet, Ümit'i dün ben de gördüm. Görüşmeleri yakından takip ediyor. Zaten biz de hem Apaçık Radyo'daki çalışmaları, hem de İstanbul Politikalar Merkezi bünyesindeki katkıları sayesinde kendisinden sıkça yararlanıyoruz. Türkiye'de iklim alanındaki gelişmeleri en yakından takip eden isimlerden biri olduğunu söylemek mümkün.
Ö.M.: Evet, çok uzun yıllardan beri Açık Yeşil programını da birlikte yürütüyoruz. Özellikle de programlarda ele aldığımız konular daha sonra iki önemli kitaba dönüştü; onu da hatırlatmış olayım.
Bir de UNFCCC ile ilgili bir noktayı sormak istiyorum ki dün de biraz değinme fırsatı bulmuştuk: UNFCCC İcra Sekreteri Simon Stiell'in yaptığı açıklamalar dikkat çekiciydi. Kendisinin yaptığı açıklamada, içinde bulunduğumuz durumun ne kadar vahim olduğunu vurgularken, aynı zamanda bunu değiştirebilecek güce ve ortak iradeye sahip olduğumuzu da söyledi. Yanılmıyorsam, bunun kolay bir süreç olmadığını ancak burada bulunan herkesin bu önemli göreve kendini adadığını ifade etti. Sen o açıklamalarla ilgili bize biraz daha ayrıntı verebilir misin?
C.B.: Evet Ömer Bey, az önce de söylediğim gibi, şu anda burada bulunan taraflar içinde bulunduğumuz dönemin ne kadar kritik olduğunun ve iklim politikalarının ne kadar önemli hale geldiğinin farkında. Bu nedenle, önceki yıllarda görmediğimiz ölçüde bir uyum ve ortaklaşma havası olduğunu söylemek mümkün.

Tabii önümüzdeki günlerde tartışmaların büyümesi ve derinleşmesi de mümkün. Bu açıdan bir örnek vereyim: Suudi Arabistan, Arap ülkeleri adına yaptığı açıklamada fosil yakıtlardan çıkış konusunun gündeme alınmasını eleştirdi. Bunun bölgesel bir ayrımcılığa yol açtığını ve belirli bir yakıt türünün siyasallaştırılmasının ayrımcı bir yaklaşım olduğunu savundu. Orta Doğu'daki ve diğer petrol üreticisi Arap ülkelerini de arkasına alarak bu yönde bir tutum sergiliyor.
Ö.Ö.: Bunun, fosil yakıtlardan çıkış çağrılarının bölgesel bir ayrımcılık anlamına geldiğini savunuyor. Ancak öte yandan, dünyanın en büyük fosil yakıt üreticisinin de ABD olduğunu hatırlatmak gerekiyor.
Ö.M.: Bunun ardından da Suudi Arabistan geliyor. Suudi Arabistan da dünyadaki en büyük fosil yakıt üreticilerinden biri; ekonomisi büyük ölçüde petrol gelirlerine dayanan bir petro-devlet konumunda.
C.B.: Evet, şu anda görünen tartışmalardan biri de bu. Simon Stiell'in vurguladığı noktalardan biri, geçmişte alınmış kararların yeniden tartışmaya açılmaması gerektiği oldu. Özellikle COP28'de kabul edilen fosil yakıtlardan uzaklaşma yönündeki kararın yeniden müzakere konusu yapılmamasını istedi. Bu kararın geriye dönük olarak tartışılmasındansa, uygulanmasına ve ilerletilmesine odaklanılması gerektiğini ifade etti.
Ö.Ö.: Bunu ne anlamda söylüyor? İki farklı şekilde yorumlanabileceği için soruyorum. Birincisi, “Bu kararı zaten aldık, artık bunu geri çevirmeye ya da zayıflatmaya yönelik girişimlerden vazgeçin” demiş olabilir. Açıkçası konuşmasından benim anladığım daha çok bu yönde. İkincisi ise, “Bu meseleyi sürekli yeniden gündeme getirip tartışma yaratmayın” anlamında söylemiş olabilir diye düşündüm ama anladığım kadarıyla kastettiği bu değil. Yine de senin yorumunu merak ediyorum.
C.B.: Aslında UNFCCC fosil yakıtlardan çıkışı yönünde.
Ö.Ö.: Zaten sabah sana bağlanmadan önce de bunu çok kısa özetliyorduk. Dün Bonn’da kimler konuştu diye baktığımızda; önce Murat Kurum ve COP31 Başkanı olarak Avustralya’yı temsilen Chris Bowen konuştu. Ardından da Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin İcra Sekreteri Simon Stiell söz aldı.
Murat Kurum ve Chris Bowen, senin de bahsettiğin eylem gündemine odaklandılar. Murat Kurum, 10 maddelik bir eylem gündemi açıkladı ancak bu gündemin içerisinde fosil yakıtlardan çıkışa ilişkin doğrudan bir ifade yer almıyor.
Buna karşılık Simon Stiell’in konuşmasında fosil yakıtlar kavramı birkaç kez geçti ve dikkatimizi çeken noktalardan biri de buydu. Çünkü ne Avustralya, ne de Türkiye adına konuşan COP31 başkanlarının konuşmalarında “fosil yakıtlar” ifadesi doğrudan yer almadı. Buna karşılık Simon Stiell ise bu konuya açık bir biçimde değindi.
C.B.: Aslında bu sunum plenary denilen büyük toplantı salonunda yapıldı; herkese açık bir oturumdu. Daha sonra Murat Kurum ve Chris Bowen, yakındaki daha küçük bir salonda bir basın toplantısı düzenlediler. Onu da çevrimiçi olarak takip etme şansımız oldu.
Bu arada iklim gündemini yakından takip etmeyen dinleyicilerimiz için de hatırlatalım: UNFCCC'nin SB64 sayfası üzerinden programın tamamına ulaşmak mümkün. Oturumların önemli bir bölümü çevrimiçi olarak yayınlanıyor. Ayrıca daha sonra konuşma metinleri ve video kayıtları da erişime açılıyor. Dolayısıyla isteyenler süreci doğrudan ve yakından takip edebilirler.
Ö.M.: Adresi bir kez daha verebilir misin lütfen Cem?
C.B.: Şöyle tarif edeyim: Toplantının adı SB64. Google'da “SB64 program” diye arattığınızda doğrudan karşınıza çıkıyor. Burada farklı alt sekmeler altında günlük programı görmek mümkün. Aynı şekilde farklı temalarda düzenlenen toplantılara da bu sayfalar üzerinden erişilebiliyor.

Murat Kurum aslında bir noktada fosil yakıtlardan uzaklaşma konusuna da değindi. Burada biraz eylem gündeminin niteliğine değinmek istiyorum. Çünkü bu, UNFCCC'nin resmi müzakere başlıklarından biri değil. Mekanizma olarak zaman içerisinde gelişmiş, tarihsel süreç içinde evrilmiş ve giderek ağırlık kazanmış bir format.
Brezilya, bu eylem gündemini özellikle fosil yakıtlardan çıkış konusunu öne çıkarmak için kullandı ve bu da başka bir süreci beraberinde getirdi. ABD'nin hem Paris Anlaşması'ndan, hem de daha sonra iklim rejimiyle ilişkilerinden uzaklaşmasıyla birlikte, küresel iklim yönetişiminin çok taraflı yapısının zayıflayıp zayıflamayacağına dair kaygılar ortaya çıktı. Aynı zamanda Suudi Arabistan ve Rusya gibi bazı büyük fosil yakıt üreticilerinin müzakerelerde daha dirençli ve zaman zaman süreci tıkayan tutumları da bu kaygıları artırdı.
Bu koşullar altında Brezilya'nın girişimiyle fosil yakıtlardan çıkış gündemi, bir yan süreç olarak Santa Marta Konferansı'na taşındı. Santa Marta Konferansı da önümüzdeki yıl boyunca çalışmalarını sürdürecek bir süreç olarak planlanıyor.
Ö.Ö.: Kolombiya'yı kastediyorsun.
C.B.: Evet, Kolombiya'nın Santa Marta kentinde düzenlendi. Kolombiya ve Hollanda'nın birlikte yürüttüğü bu süreçte, fosil yakıtlardan çıkıştan ziyade resmi ifadeyle fosil yakıtlardan uzaklaşma yönünde güçlü bir çağrı ortaya kondu.
Şimdi burada önemli soru işaretlerinden biri, bu tür süreçlerde ortaya çıkan sonuçların resmi müzakere gündemine nasıl taşınacağı. Dün Chris Bowen da basın toplantısında bu konuda gelen bir soruyu yanıtladı. Hem Kolombiya, hem de Hollanda hükümetleriyle görüştüklerini, ayrıca onlardan bu konuda içerik ve katkı beklediklerini söyledi.
Chris Bowen, COP31 müzakerelerinin başkanlığını yürütecek heyetin başında bulunuyor. Dolayısıyla bu tür başlıkların resmi müzakere gündemine nasıl dahil edileceğine ilişkin süreçte önemli bir rol oynayacaklar.
Türkiye ise bu yıl eylem gündeminin daha çok öncülüğünü üstlenen taraflardan biri. Murat Kurum da dün yaptığı sunumda 10 öncelikli alan ve 6 hedeften söz etti. Bunlar Türkiye'nin eylem gündemini oluşturacak başlıklar. Önümüzdeki dönemde bu başlıkların resmi müzakere süreçlerine de katkı sunması mümkün.
Brezilya'nın girişimi, fosil yakıtlardan uzaklaşma konusunu öne çıkararak güçlü bir müdahale niteliği taşıyordu. Türkiye'nin ortaya koyduğu başlıklar da önemli ve hayata geçirilebildikleri ölçüde ciddi katkılar sağlayabilecek nitelikte. Ancak bunların Brezilya örneğinde olduğu gibi resmi müzakere metinlerine ve COP kararlarına ne ölçüde yansıyacağı, önümüzdeki dönemde yakından izlenmesi gereken konulardan biri olacak.
Ö.Ö.: Şimdi bir yandan da COP31'in internet sitesine bakıyorum. COP31'in resmi sitesi üzerinden dün Murat Kurum'un açıkladığı eylem gündemine ulaşabiliyorsunuz. Zaten Türkiye, COP31 sürecini en başından beri “eylem COP'u” olarak tanımlıyordu. İklim konusunda artık yeni taahhütlerden çok uygulama ve hayata geçirme aşamasına odaklanılması gerektiğini vurguluyordu.
Sitede yer alan 10 maddelik eylem gündeminin ayrıntılarına da tek tek erişmek mümkün. İlk sırada, Türkiye'nin uzun süredir yürüttüğü ve şimdi COP31 aracılığıyla küresel ölçekte öne çıkarmayı hedeflediği Sıfır Atık girişimi yer alıyor.
Bunun yanında okyanuslar ve denizler, gıda güvenliği, iklim değişikliğine dirençli şehirler, iklim eyleminin güçlendirilmesi — özellikle finansman boyutuyla —, gençlik ve eğitim, yeşil sanayileşme ve temiz enerji dönüşümü başlıkları bulunuyor.
Ayrıca “Rio Sinerjisi” başlığı altında ortak çözümlere odaklanan bir yaklaşım da yer alıyor. Son başlık ise dinamik ve dirençli sağlık sistemleri olarak tanımlanmış.
Dolayısıyla Türkiye'nin COP31 için ortaya koyduğu çerçeveye baktığımızda, bu 10 başlığın ana eylem gündemini oluşturduğunu görüyoruz. Şu aşamada genel tablo böyle görünüyor.
C.B.: Evet, hangisine itiraz edebiliriz ki değil mi?
Ö.Ö.: Evet ama fosil yakıtlardan uzaklaşma meselesinin ana gündemlerden biri olmaması dikkat çekici. Çünkü Kolombiya'daki sürecin ortaya çıkmasının nedeni de buydu. Bu kavramın, Birleşik Arap Emirlikleri'ndeki COP28'den sonra Brezilya'da yeniden güçlü biçimde ilerletilememiş olması üzerine, bu konuda kararlı olan devletler Kolombiya'da ayrı bir süreç başlattılar. COP31'de de bunu yeniden gündeme taşımayı planlıyorlar.
Ancak Türkiye'nin şu anki ana gündemi bu değil; Türkiye buna daha çok bir uzlaşı meselesi olarak yaklaşıyor.

Bir de dün ilan edilen küresel hedefler vardı, değil mi? Örneğin elektrifikasyon oranının 2035'e kadar %20'den %35'e çıkarılması, yenilenebilir enerji kaynaklarından elektrik üretiminin artırılması ve küresel atıklarla ilgili hedefler açıklandı. Küresel atıkların 2035'e kadar yarıya indirilmesinden mi, yoksa atık artış hızının azaltılmasından mı söz edildiğini tam anlayamadım. Ama dün bu tür somut hedeflerin de açıklandığı doğru, öyle değil mi?
C.B.: Evet, aslında bundan çok emin değilim açıkçası. Sonuçta bu süreci başlatan Brezilya oldu, Kolombiya ve Hollanda da Santa Marta süreciyle bunu ilerletti. Brezilya şu anda COP başkanlığını yürüten ülke. Ayrıca Brezilya, Türkiye ve Avustralya'nın Santa Marta çıktılarının yeniden müzakere gündemine taşınması konusunda birlikte çalıştıkları da ifade ediliyor. Bu nedenle Türkiye'nin eylem gündemine bu başlığı doğrudan dahil etmemesini eleştirmek ne kadar doğru olur, bundan emin değilim. Çünkü bu zaten devam eden bir süreç.
Ama elbette Türkiye'nin iklim ve enerji politikalarına ilişkin başka bazı çelişkilere işaret etmek mümkün.
Örneğin açıklanan hedeflerden başlayacak olursak, elektrifikasyon meselesi var. Burada tam olarak neyin kastedildiğini netleştirmek gerekiyor. Söz edilen şey, nihai enerji kullanımında elektriğin payının artırılması. Ancak elektriği kömür santralleri ya da doğal gaz çevrim santralleriyle üretip daha sonra nihai tüketimde elektrik olarak kullanıyorsanız, bu durum ihtiyaç duyulan dönüşümün bir ölçüde altında kalabiliyor. Özellikle emisyonların azaltılması hedefi açısından bakıldığında bu önemli bir tartışma konusu.
Benzer şekilde, Hürmüz Boğazı kriziyle birlikte daha sık duyduğumuz enerji güvenliği ve enerji egemenliği kavramları açısından da bazı soru işaretleri ortaya çıkıyor çünkü kullanılan kömürün önemli bir bölümü ithal ediliyorsa, bunun enerji güvenliği ve enerji egemenliği açısından ne ölçüde çözüm sunduğu ayrıca tartışılabilir.

Bir diğer çelişkiye de burada bulunan Greenpeace Türkiye'den Berkan Özyer dikkat çekti. Türkiye'nin dünyanın en büyük çöp ithalatçılarından biri olması, özellikle sıfır atık ve döngüsel ekonomi gibi başlıklarla birlikte değerlendirildiğinde üzerinde durulması gereken konulardan biri olarak öne çıkıyor.
Ö.M.: Avrupa Birliği'nin plastik atık ihracatında en büyük alıcı ülkelerden biri, hatta başlıca adresi konumunda olduğu da Greenpeace'in son raporunda vurgulanıyordu. Biz de o raporu konuşurken bu konuya biraz değinme fırsatı bulmuştuk.
C.B.: Evet, yani şöyle diyebiliriz herhalde: Bu hedeflerin ortaya konulması önemli. Sonuçta Türkiye de bu politikaların küresel ölçekte yaygınlaşması ve belirli alanlarda ilerleme kaydedilmesi için bir çerçeve sunuyor. Biz de sivil toplum olarak, Türkiye'nin dünyada savunduğu bu hedeflerin ülke içinde de hayata geçirilmesi ve bu alanlarda somut ilerlemeler sağlanması için taleplerimizi ortaya koyabiliriz. Hatta bunu yapmamız gerektiğini de düşünüyorum.
Ö.M.: Evet, Greenpeace'in raporunda da belirtildiği gibi, anlatıyla mevcut durum arasında bazı uyuşmazlıklar göze çarpıyor. Örneğin, atık ithalatının sona erdirildiği yönünde açıklamalar yapılmasına rağmen, Türkiye'nin kendi atıklarını ayrıştırmakta zorlandığı ve buna karşın tarihi düzeylerde plastik atık ithal etmeyi sürdürdüğü belirtiliyor.
Benzer şekilde, geri dönüşüm odaklı sıfır atık politikası kapsamında plastik krizinin çözüleceği ifade edilirken, Greenpeace küresel plastik geri dönüşüm oranının yalnızca %9 seviyesinde olduğunu ve yıllık 400 milyon tonu aşan plastik üretimi karşısında geri dönüşümün tek başına yeterli bir çözüm sunamadığını vurguluyor.
Dolayısıyla burada bazı çelişkiler ve tartışmalı noktalar olduğu görülüyor. Ancak bunlar da muhtemelen konferanslarda, müzakere süreçlerinde ve kamusal tartışmalarda ele alınmaya devam edecek başlıklar arasında yer alacak.
C.B.: Öyle umut ediyoruz. Biraz da konuyu geniş bir çerçeveden ele alıp birkaç noktayı yeniden hatırlatmak istiyorum.
Ö.Ö.: Çok vaktimiz kalmadı Cem. İstersen çok hızlı bir şekilde, bir iki cümleyle toparlayabiliriz.
C.B.: Tamam, çok hızlıca. Buradaki ilk katıldığım etkinlik, sabah saat 08:00'de düzenlenen Uluslararası İklim Hareketi'nin protestosuydu. Temel sloganları da “İnsan hakları olmadan iklim adaleti olmaz”dı.
Şimdi Türkiye'ye dönüp baktığımızda, Murat Kurum konuşmasında üniversitelerin ve bilimin rolüne de vurgu yaptı ancak Türkiye'de üniversiteler üzerinde ciddi siyasi baskılar olduğu yönünde tartışmalar var. Boğaziçi Üniversitesi ve İstanbul Üniversitesi gibi örnekler kamuoyunun gündeminde yer almaya devam ediyor.
İkinci olarak, yerel yönetimlerin öneminden sürekli söz ediliyor. Oysa Türkiye'de yerel yönetimler açısından hem kayyum uygulamaları, hem de çeşitli çevrelerce “finansal kuşatma” olarak nitelendirilen baskılar tartışılıyor. Örneğin, vahşi depolamayı sona erdirecek ya da atık yönetimini dönüştürecek politikaların önemli bir kısmının yerel yönetimler tarafından uygulanması bekleniyor.
Dolayısıyla Türkiye'nin burada ortaya koyduğu hedefler ile ülke içindeki uygulamalar arasında bazı çelişkiler ortaya çıkıyor. Bu hedeflerin yanlış ya da önemsiz olduğunu söylemek mümkün değil. Ancak bu hedeflerin Türkiye'de de hayata geçirilebilmesi için mevcut yaklaşımın ve temel politika yönelimlerinin ciddi biçimde gözden geçirilmesi gerektiği düşünülüyor.
Ö.M.: Cem, verdiğin bilgiler için çok teşekkür ederiz. Önümüzdeki günlerde gelişmeleri daha ayrıntılı biçimde konuşma fırsatı bulacağımızı umuyoruz. Şimdilik burada noktalayalım. Çok teşekkür ederiz.
Ö.Ö.: Çok teşekkür ederiz Cem. Görüşmek üzere.
C.B.: Ben de çok teşekkür ederim. Görüşmek üzere. Selamlar.


