“Bir değil binlerce kişiye teşekkür etmemiz gerekiyor”

-
Aa
+
a
a
a

TÜYAP'ta başlayan ve deprem bölgesinde süren çalışmalarıyla binlerce gönüllüyle beraber depremzedeler için küçük afet evleri üreten iç mimar Zülal Çakıcı ile bir araya geldik.

Depremzedeler için taşınabilir afet evleri
 

Depremzedeler için taşınabilir afet evleri

podcast servisi: iTunes / RSS

(Bu bir transkripsiyondur. Metnin son hâli değildir.)

Aylin Örnek: Merhabalar. Açık Radyo’da Dayanışma Kuşağı programındayız. Ben Aylin Örnek. Bugün konuğum iç mimar Zülal Çakıcı. Zülal Hanım depremden hemen sonra organize olarak depremzedeler için küçük afet evleri üretilmesine ön ayak oldu. TÜYAP Kongre Merkezi'nde 7/24 devam eden bir çalışmayla ve çok büyük bir dayanışmayla bu evler üretildi. Hatta bugün, biz görüşmeyi yaptığımızda kendisi de bu evlerin Antakya'daki yerleşimiyle ilgileniyordu. Zülal Hanım hoşgeldiniz öncelikle.

Zülal Çakıcı: Hoşbulduk. Teşekkür ederim Aylin Hanım.

A.Ö.: Nasılsınız?

Z.Ç.: İyi diyeyim, iyi olayım. Yani çok mümkün değil hem bugünlerde hem de içinde bulunduğum şartlarda gerçekten. Ama iyiyim. Gururluyum sadece.

A.Ö.: Evet. Takip edebildiğimiz kadarıyla çok büyük bir proje gerçekleştirdiniz. Biz şimdi biraz o projeyle ilgili bilgi almak istiyoruz sizden. Zülal Hanım, deprem olduğunda siz zaten bu ‘tiny house’ dediğimiz taşınabilir evleri üretiyordunuz değil mi?

Z.Ç.: Evet, doğrudur. Ben beş senedir tiny house tasarımı ve üretimi yapıyorum.

A.Ö.: Peki, deprem olduktan sonra ne oldu? Bize kısaca süreci anlatabilir misiniz?

Z.Ç.: Tabii ki. Depremin olduğu gün ben İstanbul'da değildim. Bozcaada'da mahsur kalmıştım aslında. Orada lodos çıktı ve seferler iptal olmuştu. Sadece ilk gün haberleri izledim ve gördüğüm tablo hiç iç açıcı değildi. Aslında olayın ne kadar büyük olduğunun farkında bile değildik, olamazdık da. Fakat ben İstanbul'da olsam, belki o belediyelerde toplanan yardımlara koşacakken, orada elim kolum bağlı bir şekilde otururken, bence bu gerçekten içime doğdu ve bana indirildiğini düşünüyorum. Çünkü çok akıllıca bir hareket değil belki yaptığım ya da çok akıllıca. Ama hiçbir sermayesi, gücü, güvencesi olmayan biri için çok akıllıca bir hareket değildi yaptığım. Ben dedim ‘yapmalıyım ve bunu çok acil yapmalıyım.’ Fakat böyle bir gücüm gerçekten yoktu.

Benim butik bir atölyem var ve aynı anda en fazla üç ya da dört tane yapabilme kapasitem var. Çünkü işimi çok özenle ve incelikle yapıyorum. Tamamen kişiye özel tasarım ve üretim yapıyorum. Bu zamana kadar hiç seri üretim yapmadım ve seri üretime geçmeyi düşünmedim. Çünkü dediğimiz konu aslında çok kişiye özel olması gereken bir şey ve özel yapılar. Yani sadece küçük metrekareyle gerçekten bir ev konforu sağlayan ve sağlaması gereken yapılar. Hemen yıllar önce Almanya'ya yaptığım bir projeyi, statiği çalışılmış, yalıtımı, mekaniği, elektriği mühendislerle çalışılmış bir projeyi bilgisayarın başına oturdum ve sadeleştirdim. Hızlıca malzeme metraj listesi çıkardım. Bunu da bu zamana kadar çalıştığım malzeme aldığım firmaları etiketleyerek sosyal medyada paylaştım ve şunu dedim, “Biz Haos Dizayn olarak deprem bölgesine bağışlanmak üzere tiny house üretmek istiyoruz ve takipçilerimizin desteğiyle bunu yapmak istiyoruz.” Kullanılacak malzemeler aşağıdadır gibi bir sosyal medya paylaşımıydı bu ve daha sonra bu postu iç mimar ve mimar arkadaşlarımın olduğu bir gruba attım. Onlar da başka deprem yardımlarına koşturuyorlardı. Dedim ki, “Arkadaşlar çok önemli olduğunu düşündüğüm bir şey yapıyorum ve bunun için desteğinize ihtiyacım var.” Hemen birkaç tanesi zaten anında yanıt verdi, “Tabii ki Zülalciğim, ne gerekiyor, ne yapalım?” dediler. Dedim ki, “Bu bu bu malzemelere ihtiyacım var.” Onlarla malzeme listesini paylaştım. Fakat bunu yaparken daha üretim yerimiz, hiçbir şeyimiz yok. Benim atölyemde bunu yapmamız mümkün değil. Onlarla bir yandan bu malzeme sürecini koordine ederken, bir abimi aradım, Hakan Abi. Dedim ki, “Hakan Abi, böyle böyle bir şey yapacağım. Bana bir yer bulman lazım. Bir arkadaşın, çevrenden birinin boş bir atölyesi var mı?” Büyük metrekareli bir yer olması gerekiyordu çünkü. Bir ayda yüz ev yapacağız diye bir hedef koydum. İki saat sonra falan, iki ya da üç saat sonra bir telefon geldi bana, eniştesinden, Büyükçekmece Belediye Başkanı'nın yanından aradı beni, “Zülaycığım, Hasan Akgün size TÜYAP’ta 11 A salonunu ayarladı. Yarından itibaren orada üretime başlayabilirsiniz,” dedi. Bu projenin en büyük lütuflarından biriydi bizim için. Çünkü o kadar büyük bir üretimi, içinde her şeyi olan ve hiç sorunsuz işleyen bir alanda yapmamız bizim çok ciddi hayatımızı kolaylaştırdı diyeyim. Daha sonra aynı gece hemen projenin imalat detaylarını çizdim. Çünkü projeyi dediğim gibi biraz değiştirip sadeleştirdim, hem nakliyesini kolaylaştıracak şekilde hem de üretimini hızlandıracak şekilde. İki arkadaşımla aynı gruba 9 Şubat gecesi şu mesajı attım, “Arkadaşlar ben yarın TÜYAP'tayım ve gelebilen herkesi bekliyorum. Aynı şekilde üretim sürecinde de desteğinize ihtiyacım olacak. Çünkü 7/24 üretim yapılması gerekiyor ve benim tek başıma bu şantiye sürecini yönetmem mümkün değil,” dedim. Gerçekten bunu çok büyük bir samimiyetle söylüyorum, neyin altına girdiğimi ben bile bilmiyordum, nasıl bir sürecin beni beklediğini hiç bilmiyordum. İçlerinden iki tanesi Oktay ve Hamide, önceden sadece merhabamın olduğu insanlar. Şu anda gerçekten kalpten, her şeyleriyle tanıyorum onları ve can dostum oldular. Dediler ki, “Zülal, şantiye sürecinde yanındayız.” Ertesi gün ikisiyle hazırlıksız bir şekilde, neyin altına girdiklerini bilmeden TÜYAP'ta buluştuk ve yine birkaç mimar arkadaşımızla süreci konuştuk.

10 Şubat gecesi ilk örnek evin üretimine başladık

Benim iki ustam var. Baş ustalar bunlar. Genelde işin büyük çoğunluğunu onlarla yapıyorum ve yıllardır da ‘tiny house’ları birlikte yapıyoruz. Onları aradım gecesinden, “Yarın TÜYAP'a gelin, bütün makineleri alın. Size şu kadar para gönderiyorum, şu malzemeleri alın ve gelin,” dedim. Çünkü biz malzeme bağışları toplamaya başladık ama gelmeleri iki üç gün sürecekti ve bizim çok acil üretime başlamamız gerekiyordu. 10 Şubat gecesi ilk örnek evin üretimine başladık iki ustam, Oktay ve Hamide ile. Hamide, Beyza'yı çağırdı, “Beyza, böyle böyle bir şey yapıyoruz. TÜYAP’tayız çık gel.” Beyza da saat dokuz buçuk civarı geldi, başladık akşam on buçukta. Gece sabaha kadar ilk örnek evin kabasını çıkardık. Daha sonra 11 Şubat sabahı gönüllüler gelmeye başladı ve Hakan Abinin kendi şantiyesinden ustaları geldi. Biz cumartesi günü aslında resmi olarak bu evleri üretmeye başladık. Tamamen dört mevsim yalıtımlı, içi dışı ahşap kaplamalı, çelik konstrüksiyonlu ve bütün malzemeleri gerçekten benim herhangi bir tüketiciye yapıyormuşum gibi kullandığım malzemelerden. Mimarların burada rolü çok büyük, mimar arkadaşlarımın.

Üç gün içinde tıkır tıkır işleyen bir fabrika kurduk

Biz neredeyse malzemelerin %80’ini çalıştığımız firmalardan topladık diyeyim. Hiçbiri de bizi geri çevirmedi. Sadece sarf malzemelerimiz ve süreç içinde tamamlanmayan bazı malzemeler kalmıştı. Onları da proje büyüdükçe sosyal medyada, medyada, haberlerde vs. yaydıkça bizi arayıp, “Biz sizin projenize destek olmak istiyoruz, ne yapabiliriz?” diyen insanlar oldu. Biz, “Para bağışı kabul etmiyoruz,” dedik. Hangi malzemeyi nereden alabileceklerini söyledik ve malzemeleri alıp bize gönderdiler. Biz üç gün içinde böyle tıkır tıkır işleyen bir fabrika kurduk TÜYAP'ta. Burada çok büyük emekler var ve gerçekten her şey böyle mucize gibi gerçekleşti. Ben ilk bir hafta şantiye sürecindeydim. Çünkü projeyi benden başka bilen yoktu ve önce şantiye şefi olan üç arkadaşıma anlattım. Onlar artık sürekli olarak, her biri üretimin bir noktasında proje yönetiyorlardı ve biz neredeyse bir hafta falan hiç uyumadık. Daha sonra projenin resmi süreçleri başladı. Projenin aslında ekolojik köy olması kısmı geldi. O da Rafet diye biriyle oldu. Onunla da bu proje sürecinde tanıştık, arama kurtarmacı kendisi ve İskenderun'dan direkt yanımıza geldi 14 Şubat gecesi. Gece ikiye üçe kadar oturduk ve hayallerimizi anlattık. Bu ekolojik köy fikri, Rafet'in fikriydi. Biz evleri nasıl kuracağımızı aslında daha düşünmemiştik bile. Çünkü bahsettiğim gün 14 Şubat, biz üretime başlayalı dört gün olmuş, hiç uyumamışız, gece gündüz. Gerçekten aklımız, fiziksel olarak, psikolojimiz, hiçbir şeyimiz yerinde değildi. Ben ses tellerimi kaybetmişim. 7/24 telefonda ya da oraya gerilenlerle konuşuyordum. Bir yandan şantiyede çok sesli bir ortamda bağırarak projeyi anlatıyordum. Arkadaşlarımla üzerine konuşuyor, ustalarla konuşuyoruz vs. Yani nasıl bir süreç olduğunu gerçekten anlatarak anlatmam mümkün değil. Fakat bu süreci de belgeselleştirdik. İlk günden beri çekimler yapıyoruz ve evet proje bittiğinde de bunu inşallah bir film haline getireceğiz. Daha sonra işte dediğim gibi Rafet'le birlikte o gece sarıldık ve hayallerimizi paylaştık aslında, beraber yürümeye başladık. Rafet ekibimizin beşincisi oldu ve kaç gece, kaç gündüz o köyün planlamaları, resmi görüşmeler, Hatay'a gidip gelmeler, uzmanlarla görüşmeler, projelerin konseptinden teknik detaylarına kadar, çizimlerinin tasarlanması ve oluşturulması, bir yandan olumsuzluklar, önümüze çıkan engeller çok büyük şeylerle uğraştık aslında. Şimdi Hatay'dayız. Yüz evde burada. Üretim bitti.

A.Ö.: İnanılır gibi değil gerçekten Zülal Hanım. Ben Hatay’a gelmek istiyorum ama öncesinde merak ettiğim birkaç şey var. Ben sizinle ilgili araştırma yaparken dört bin kişi civarında gönüllü çalıştığını duydum videolarda.

Z.Ç.: Doğru.

A.Ö.: Bu gönüllülere nasıl ulaştınız ya da onlar size nasıl ulaştı? Ya da o sistem nasıl çalıştı? Biraz ondan da bahsedebilir misiniz acaba?

Z.Ç.: Tabii ki. Şimdi başlangıca dönersek dediğim gibi biz iki usta ve altı kişi bir gece içerisinde üretime başladık. Ertesi gün önce Hakan Abinin kendi elemanları geldi ve sonra bizi sosyal medyadan duyup gelen insanlar vardı. Burada çok büyük teşekkür etmem ve şükrüm olan bir adamdan bahsedeceğim, Recep Abi. Recep Abi, fuar sektöründe çalışıyor. Ve Öznur diye bir arkadaşımız da var. Öznur da bu projenin ilk gönüllüsü bu arada. Benim çevremden olmayıp da 8 Şubat'ta benim yanıma geldi. İlk gece on birde ofisimde sabaha kadar Öznur'la gönüllü aradık. Öznur buldu Recep Abiyi ve Recep Abiyle 10 Şubat günü ya da 11 Şubat günü yanlış olmasın, TÜYAP'ta buluştuk. Projeyi anlattım ona, ne yapacağımızı ve neden bunu yaptığımızı anlattım. Recep Abi, fuar sektöründen bir sürü insan getirdi ve fuarcılar çok hızlı çalışıyorlar. Aynı zamanda Tamer Abi var. Tamer Abiyi Hakan abi getirdi ve Tamer Abi 11 Şubat'ta bize bir kalıp projesi çizdi. Biz iskeleti tek tek yaparken onun kalıp projesiyle seri üretime geçtik. Daha sonra bu şekilde projeye gelen gönüllüler, her birimizin paylaşımlarından çıkıp gelen hiç tanımadığımız insanlar bunlar, yani bu dört bin kişinin belki şöyle söyleyeyim size beş yüzüyle tanışabilmişimdir ya da biniyle tanışabilmişimdir. İçeride hiç konuşamadığım o kadar güzel yürekler vardı ki. Kimisi günlerce gelmeye devam etti kendi işlerini, güçlerini bırakıp. Mesela bir ekip neredeyse elli gün, gece sabaha kadar hiç durmadan, aralıksız, sanki orası onların mesai işleriymiş gibi geldiler. Bir kısmı, mesela bir Ekrem Ustamız var onu hiç anlatmaya doyamıyorum. Çok büyük bir yürek. Gündüz kendi para kazandığı, çalıştığı işi bırakıp yanımıza geliyordu. Ekrem Usta, “Niye geldin?” dedim. “Kendi işimde içim rahat etmedi, gelip burada çalışmak istedim,” dedi. Böyle çok enteresan şeyler yaşandı burada. İşte ne bileyim konuştuğum röportajlardan, televizyonlardan arayıp gelen çok insan oldu. Bir gün Kanada Başkonsolosluğu’ndan biri aradı ve bütün Kanada Başkonsolosluğu çalışanları geldi çalıştı. Arama kurtarma ekipleri geldi. Hatay'dan geldikleri gibi aklıma gelmeyen arama kurtarmacılar geldi. Bireysel gelenler çok oldu. Genellikle zaten bölgeyi görüp İstanbul'a döndükten sonra içleri rahat etmeyen insanlar oldu. Günlerce, aylarca çalışmaya devam ettiler. Çünkü yerlerinde duramıyorlardı. Projenin ne kadar değerli ve önemli olduğunu kendi gözleriyle gördükten sonra onlar için daha da önemli bir hale gelmişti. Aslında oradan biraz bahsetmeyi atladım gibi hissediyorum.

A.Ö.: Buyurun.

Z.Ç.: Biz çok pahalı ‘tiny house’lar yapıyoruz ve bunları hiç para toplamadan yaptık. Gerçekten hesaplarımıza bir lira bile para girmedi ve biz kendi işimizi, gücümüzü durdurduk. Yani ben 9 Şubat günü bir sosyal medya paylaşımı ile dedim ki müşterilerime, “Bir süre çalışamayacağız. Bu projeye kendimizi adadık. Lütfen bizi mazur görün.” Benim mesela başlamam gereken siparişlerim vardı. Arkadaşlarım da aynı şekilde, başlamaları gereken projeleri, eserleri vardı. “Neden bunu yapıyorsunuz?” diye çok sordular bize. “Neden bu kadar harcanan parayla daha fazla konteyner yapmıyorsunuz da yüz tane yapıyorsunuz? Neden bu kadar ince işçilikle yapıyorsunuz?” gibi sorulara verdiğimiz bir cevap vardı, “Çünkü doğrusu bu ve olması gereken bu.”

Bu bölgelerde çok katlı betonarme yapıların olmaması ve insanların bu yapılarda yaşamaması gerekiyor

On ilde, Güneydoğu Anadolu'da hava şartları çok zorlu. Yazı da kışı da çok zor geçen bölgeler. Bu yapıların yalıtımlı olması gerekiyor. Bu yapıların hiçbir şekilde su almaması gerekiyor ve insanlar sadece evlerini değil hayatlarını kaybettiler. Onlara yuva olabilecek yapılar olması gerekiyor. Yeniden yaşam kurmaları gerekiyor ve maalesef şu anda kurulan çadırlarda, çadır kentlerde, konteyner kentlerde çok uzun süreli yardıma muhtaç, yaşama kurgusuyla bir yardım sağlanıyor onlara. Sabah, öğle, akşam yemeklerini bir yerden aldıkları daha sonrasında da çalışamadıkları bir kurgu söz konusu. Onun dışında bir yandan da çadırları her yağışta, her fırtınada su almaya ve uçmaya devam ediyor. İşte sahip oldukları konteynerler bağlantı noktalarından açılıyorlar. Bizim örnek olmaya çalıştığımız yani projenin adının ‘Örnek Evler’ olmasının bile sebebi şu; bu bölgelerde çok katlı betonarme yapıların olmaması ve insanların bu yapılarda yaşamaması gerekiyor. Doğrusu çelik ya da ahşap konstrüksiyonlu, tek katlı, tiny house gibi olmak zorunda da değil belki. Küçük metrekarelerde yaşamak istemiyor olabilirler ama bu gibi, ahşap konstrüksiyonlu veya çelik konstrüksiyonlu gerçekten iyi yalıtımlı ve sağlam yapılmış esnek yapılar olmalı ve yatay mimari yaygınlaşmalı. Bu deprem bize aslında doğanın bir isyanı ve uyanışı oldu. Hem sahip olduğumuz eşyaların, o taşların, betonların hiçbir değeri olmadığını anladık. Doğaya o kadar zarar verdik ki biz doğayı tekrardan koruyarak, onunla iç içe yaşayarak bir yaşam uygulamamız gerektiğini ve özümüze dönmemiz gerektiğini aslında vurgulamaya çalışıyoruz. Şu anda Örnek Evler ekolojik bir köy olarak kuruluyor. Birazdan onun detaylarını da konuşuruz ama hani A'sından Z'sine her şeyiyle örnek olmaya çalışıyoruz aslında. Neden bunu yaptığımızı en iyi anlatabilecek şey bu.

A.Ö.: Züleyha Hanım bir de bildiğim kadarıyla evlerin içinde her türlü detay da var değil mi? Yani kullanıma hazır, girilip kullanılabilecek şekilde algılıyorum ben evleri.

Z.Ç.: Aynen öyle. Kıyafetler hariç, şampuanlarından tuvalet kağıtlarına, mutfak malzemelerinden tencere, bardak, askı, terliklerine kadar her şeyleri var. Yani bu şekilde kullanımlarına bırakacağız. Yalnızca kıyafet toplama desteği çok ayrı bir organizasyon gerektiren bir konu olduğu için ve insanların yaşı, cinsiyeti vs. projeyi başlarken net olmadığı için hiç buna kalkışmadık. Ama ihtiyaç olursa tabii ki yaşam başladıktan sonra bu konuda da destek olmaya devam ederiz, hiç sorun değil. Ama evet dediğiniz gibi, bir otel odasına giriyormuşsunuz gibi, girdiklerinde bir hayatları olacak aslında tamamıyla.

A.Ö.: Duşunu alacak, yemeğini yiyebilecekleri bir mekan.

Z.Ç.: Yemeği yapabilecekleri.

A.Ö.: Yemeği yapabilecekleri, yiyebilecekleri değil de yapabilecekleri bir mekan, evet.

Z.Ç.: O kültürde bu çok önemli.

A.Ö.: Yani yemeğin mekanları oralar. Yemek meselesi çok önemli. Hatay kısmına ya da deprem bölgesi kısmına nasıl yerleştiğinize gelmeden bu gönüllüler kısmına biraz geri dönmek istiyorum. Zülal Hanım, gelen insanlar sadece inşaat sektöründen ya da bu sektörde bilgi sahibi insanlar değildi değil mi? Yani herkes de ‘ben seramik döşeyebiliyorum’ veya ‘ben ahşap yerleştirebiliyorum’ gibi değil ama hiç inşaat sektörüyle ilgisi olmayan insanlar da vardı orada gibi algıladım ben.

Aklınıza gelebilecek her sektörden insan geldi oraya

Z.Ç.: Kesinlikle öyle. Hatta büyük bir çoğunluğu böyleydi diyebiliriz. Çünkü zaten Türkiye'de usta sıkıntısı gündemde birkaç senedir, bizim hayatımızda, inşaat sektöründe. Benim başka bir hayalim de yani birkaç ay önce planladığım ve Ocak ayında aslında kurgusuna başlamayı düşündüğüm, herkesin bir el becerisine sahip olabileceği, en azından kendi evindeki işleri halledebileceği bir workshop atölyesi kurmaktı. Çünkü Amerika'da mesela gerçekten herkes az çok da olsa kendi evindeki elektrik, su tesisatı, ahşap işçilikle ilgili konuların altından kalkabiliyorlar iken biz de hep her sorunda usta arayalım gibi bir model var. Bu süreçte oraya gelen insanlar sinema sektöründen, yogacılar, öğretmenler, polis memurları, ev hanımları, emekli olmuş artık gerçekten hayatını evinde oturarak geçirenler gelip yeniden orada hayat bulan insanlardı. Yani aslında aklınıza gelebilecek her sektörden insan geldi oraya. İşte yalıtım firmasında satış yapan kişi de geldi, hayatında hiç eline matkap almamış, bir tornavida tutmamış kadınlar da geldi. Yediden yetmişe buradaydılar. Yani bir noktada çocukları içeriye sokmamaya ve on sekiz yaşın altındaki kişileri çalıştırmamaya çalıştık ama mesela meslek liseleri öğrencileri başlarında öğretmenleriyle geldiler. Onun dışında hiç gerçekten hayatında belki inşaat yapmaya kalkışmamış ve kalkışmayacak gençler geldi, öğrenciler, üniversite öğrencileri geldi. O kadar büyük bir kolektif çalışma oldu ki bu ve o kadar büyük bir dayanışmaydı ki. Bu arada biz orada gerçekten çok gece sabahlara kadar ağlayarak ve her gördüğünüz görüntüye duygulanarak çalıştık. Yaşlı bir usta, yanında belki normalde hiç birlikte çalışmayacağı ya da iletişim kurmayacağı, onun gözünde aykırı olabilecek, dövmeli bir gençle, birbirleriyle, o ona çıraklık yaparak çalışıyorlardı. Yani eşi benzeri görülmemiş bir dayanışmanın ve mucizenin eseri oldu bu proje öyle söyleyeyim.

A.Ö.: Ne kadar güzel. Yani çok inanılmaz, ben de izlediklerimden çok etkilendim gerçekten. Aklıma da şöyle bir soru geldi. Acaba hiç bu sektörle daha önce bağlantısı olmamış ve oraya gelen, çalışan insanlar bundan sonra bu sektörde bir yerde yer bulabilmeyi düşünmüşler midir acaba diye aklımdan geçti açıkçası. Yani birileri ben bu işi yapabiliyormuşum, buradan devam edeyim demiş midir? Bilmiyorum, öyle bir şey olacak mı?

Projeye gelip, gönüllü çalışıp ilham alan ve aynısını başka illere yapmak isteyen insanlar çıktı

Z.Ç.: Şöyle yorumluyorum, en azından o olmasa bile benim birkaç ay önce hayalini kurduğum şey gerçek olacak. Biz bunu, Ekrem Usta da bir röportajda dile getirmişti; dört bin insana bir bilezik kazandırdık, bir el becerisi ve bir ustalık kazandırdık. İlk gün yalıtım döşemek için gelip, üçüncü gün marangozluk yaptı insanlar. Yani gerçekten çatı yaptılar ki çatı uygulaması yapmak hiç kolay bir şey değil. İlk gün izolasyon örtüsü kaplayıp taş döşerken, proje sonunda çatı yapıp, doğrama montajı yapıp, kapı montajı yapıyorlardı. Bu çok büyük bir şey. Ama ben projeye başlarken şunu da hep vurguladım; ben bir üreticiyim ama benim gibi yüzlerce tiny house üreticisi var Türkiye'de ve gelin hep beraber yapalım bu işi, gelin hepimiz yüzer tane yapalım, binlerce insana ulaşabilelim. Çünkü ihtiyaç çok büyük. Gerçekten proje süreci boyunca da bunu yapmak isteyen kimseye engel olmadım. Tam tersi, projeye gelip, gönüllü çalışıp ilham alan ve aynısını başka illere yapmak isteyen insanlar çıktı. Onlarla projeyi paylaştım, uygulama detaylarını paylaştım, yol göstermeye çalıştım. Çünkü benim de bu süreçte öğrendiğim çok fazla şey oldu. Hem bürokratik olarak hem de insan yönetimi olarak. Benim bu arada çok genç yaşım, yani yirmi yedi yaşındayım. Hayatımda hiç dört bin insan yöneteceğimi düşünmemiştim. Dört bin insanın çalıştığı bir üretimin yöneticisi olacağımı da hiç düşünmemiştim. Fakat bir şekilde bir güç geldi ve bu projenin dediğim her aşaması mucize gibi gerçekleşti. Hayal bile etmediğimiz, edemeyeceğimiz şeylerin üstesinden geldik biz ekip olarak. Bunun için bir değil binlerce kişiye teşekkür etmemiz gerekiyor. Çok zorluklar yaşadık. Gerçekten her şey böyle şen şakrak gitmedi. Ama bir şekilde biz kendimizi bile yormadan, o sorunlar bile kendiliğinden uzaklaştı aslında hayatımızdan.

A.Ö.: Yani. Ne kadar güzel. Zülal Hanım, peki bir de projenin deprem bölgesine yerleştirilme meselesini konuşalım. O süreç nasıl işledi? Yani siz nereye yerleştireceğinize nasıl karar verdiniz? Bürokratik süreçlerle nasıl baş ettiniz? Şu anda montajtasınız biliyorum, bu süreci de biraz anlatırsanız.

Z.Ç.: O da apayrı bir süreç ve aslında bu zamana kadar kimseye hiçbir yayında anlatmadığım ve anlatamadığım da bir süreç. Çünkü projem çok hassas bir projeydi ve korunması çok önemliydi. Sivil kalması, birilerinin adı altında yapılmaması, suistimal edilmemesi gibi konulardan dolayı çok önemli ve çok hassas bir projeydi. Çünkü üstümde o çalışan dört bin gönüllünün de sorumluluğu var, binlerce depremzedenin de sorumluluğu var, malzeme bağışlayan firmaların da sorumluluğu var. Gerçekten aslında çok ağır bir süreçti benim için. Nasıl oldu? Şöyle oldu aslında. Hatay hep belliydi. İlk paylaşımımda da ben Hatay demişim. Aslında ben bu on ilden bir yerli değilim ve bu on ilde hiçbir tanıdığım yok, gerçekten yok. Arkadaşım bile yoktu. Ama en büyük yıkımın Antakya'da olduğunu hepimiz çok iyi biliyorduk. Ve benim haberci bir kuzenim Kahramanmaraş’taydı depremin ikinci günü ve depremin dördüncü günü de Antakya'ya geldi. Her iki bölgeden de aile grubuna ses kayıtları atıyordu. Fakat Maraş’ta durumun biraz daha kontrol altında olduğunu, orada biraz daha iyi organize olunduğunu söylerken, Antakya'ya geldiğindeki ses kaydı ağlayaraktı. Ve o kaydı 10 Şubat gecesi dinledim, unutmuyorum. Tüylerimi diken diken yaptı ve ben ilk o gece, o ses kaydını dinlediğimde ağlamaya başladım. Dedim ki tamam. Yani bu proje Hatay'a gitmeli. Tabii ki hep şunu da söyledik. Yani biz bu modeli önce örnek pilot bir bölge olarak Hatay'da kurgulayıp sonra on ile de yaymak istiyoruz. Ama en büyük yıkımdan başlayarak bu sıralamayla gitmesini istiyoruz.

Hatay konusu netleştikten sonra tabii ben bu süreçte başka bürokratik sıkıntılar da yaşadım. Projeye başlarken resmi bir yazımız vardı ve aslında bazı resmi olmayan sorumluluklar vardı. Onları maalesef anlatamayacağım. Sonra Hatay konusunda bizim buradan valilere ve arazi tahsisi için birilerine ulaşmamız gerekiyordu. Rafet bir defa bölgeye geldi, arazi bakmaya. İşte orada projedeki gönüllülerimizden biri aracılığıyla Büyükşehir Belediyesi'nden Fen İşleri Daire Başkanı'na ulaştık, projeyi anlattık. ‘Böyle böyle bir yere ihtiyacımız var’ dedik. Çünkü bizim normal alanlardan biraz daha büyük bir yere ihtiyacımız vardı. Çünkü içinde tarım da yapmayı, yaşayacak insanların üretim de yapabilmesini planlıyorduk. Bize bir arazi bulundu. Sonra buradaki yetkili kişilere telefonlar aracılığıyla bir türlü ulaşamayınca - çünkü kendileri çok yoğun çalışıyorlar vs - Antakya Ticaret Odası Başkanı'na ulaştım. Arkadaşımın arkadaşının babasıydı ve telefonda onunla da aslında bu süreçleri yönetemeyince ben aradım bir gün Hikmet Abiyi ve dedim ki ben çıkıp oraya geliyorum. Çünkü benim artık bu sonucu netleştirmem gerekiyordu. Gönüllülere bilgi vermem gerekiyordu. Evler bitiyordu. Bizim oraya gitmemiz lazım artık ve çıktım geldim Rafet’le birlikte. Sonra Hikmet Abiyle buluştuk ve kendisi beni aldı konteyner kentlerden sorumlu Gaziosmanpaşa Kaymakamı İskender Bey'in yanına götürdü. Gittik, projeyi anlattık. İskender Bey sağolsun, projeyi çok destekledi. Kendisi de doğayı seven, orkidelerle ilgilenen, özel biri. Sonra bizi bölgeden sorumlu Defne bölgesinden sorumlu valinin yanına gönderdi. O da Burdur Valisi Ali Aslantaş. Özellikle bu süreçte Ali Vali'nin ve İskender Kaymakamın benim için yeri çok özel ve çok büyük. Çünkü başka biriyle olsaydı belki bu süreci, bu projeyi bu şekilde hayata geçirmemize izin vermeyebilirlerdi. Ali Vali'yle oturduk konuştuk, projeyi anlattık. Kendisi dedi ki dükkan sizin, lavantalarınızı da ben veriyorum, ne gerekiyorsa yapın. Sonra arazi tahsisini aldık ve İstanbul'a döndük. Benim için o gün yeniden doğduğum gündür, hep öyle söyledim. Yani 8 Mart artık benim doğum günüm.

A.Ö.: Ne kadar güzel.

Z.Ç.: Daha sonrasında biz 18 Mart'ta ilk sevkiyatımızı planladık ve 17 Mart'ta tekrardan ilk sevkiyatı İstanbul'dan yola çıkarıp, araziye geldik Rafet’le birlikte. İlk evlerimizi indirirken 18 Mart günü Sağlık Bakanlığı'nın araziye el koyulduğunu öğrendik. Aynı gün bir yandan indirme yapıyordum, ben vincin tepesindeydim. Demir bağlarken telefonum çaldı. Daha sonra bunun böyle olduğuna inanmadım. Çünkü bizim tahsis aldığımız arazi bir zeytinlikti ve Osmanlı'dan kalma bir araziydi. Hastane yapımına uygun olmadığını düşündüğüm bir yerdi. Evleri indirdikten sonra Rafet’ler İstanbul'a döndü ve ben birkaç gün daha bu konuyu çözmek için burada kaldım.

A.Ö.: O evleri yine de o araziye mi indirdiniz? Başka bir yere mi indirdiniz?

Z.Ç.: Evet, indirmiş bulunduk. İndirdik yani. Vinç yanımızdaydı. Tırların gitmesi gerekiyordu ve biz evleri indirdik. Aynı günde Sağlık Bakanlığı etüt çalışması yapmak için kazım yapmaya başladı arazide. Fakat daha sonra ben birkaç gün valilerden valilere gidince en sonunda Bakan Bey'le görüştük ve gerçekten araziye bir hastane yapılacağını ve bize ihtiyacımız olan büyüklükte, ilgili kolaylıkların sağlanacağını söyleyerek başka bir arazi bakmamızı söylediler. Ben İstanbul'a dönmeme, havaalanına gitmeme yarım saat falan kala valiliğin arazi listesinden şu anki arazimizi buldum. Hemen geldim baktım. Hava kararıyordu ve arazinin çok güzel olduğunu gördüm. Aslında bir sorun, bir güzelliğe de dönüşmüştü. Bir önceki yerden çok daha düzgün, çok daha güzel ve daha merkezi bir yerde ama bir yandan da işte izole ve doğa içinde bir yer olduğunu görüp kendi gözlerimle netleştirince o araziyi tahsis aldık.

Daha sonrasında İstanbul'a döndüm ve hemen bir sonraki sevkiyatları planlayıp tekrardan Hatay'a geldik. Artık bu arazideki çalışmalara başlamıştık. Her gelen tırla, İstanbul'dan gelen tırlarla önce bu araziye indirim yapıp öbür taraftaki araziye de gidip eski indirdiğimiz evleri alıp getirdik. Ondan sonra evlerin yerleşimi için buradan Antakyalı bir harita mühendisi Kenan Abiyi bulduk. Kendisi de aslında depremzede ve burayı bırakıp Mersin'e gitmişti. Fakat bizim proje ona öyle bir umut oldu ki ailesini bırakıp gelip Antakya'da çadırda kalarak, hem bizim projeyle çalışıp hem de Antakya ve Antakya'nın geleceği için çalışmalara başladı. Arazideki işaretlemelerimizi yaptık, vaziyet planına göre evlerin koyulacağı yerler, yolların geçeceği yerler vs. Daha sonra İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB), Türkiye Bilişim Derneği (TBD), Hatay Büyükşehir Belediyesi, Hatay Büyükşehir Belediyesi Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü (HATSU) gibi kurumlardan yetkili kişilere ulaşıp her birinin altyapısını planladık. Proje keşiflerini yaptık gibi süreçler başladı.

A.Ö.: Peki Zülal Hanım, bütün evler şu anda nakledilmiş durumda mı yoksa var mı İstanbul'da hala?

Z.Ç.: Yüz ev de burada. Hatta bundan sonra üreteceğimiz sosyal alanların malzemeleri de, malzeme tırları da burada. Bizim projenin yüz konut haricinde bir de sosyal alanları var. Bunlar da kütüphane, çocuk oyun evi, sosyal tesis, yönetim binası, sağlık evi, çamaşırhane, ortak tuvalet, ibadethane ve bunların birkaç tanesinin üretimini İstanbul'da yapmıştık. Şimdi devamının üretimine burada devam edeceğiz. O noktalarda da sponsorluklar arıyor oluyoruz yine. Yani bir kurumun ya da vakfın bu yapının üstlenicisi olmasını, sponsor olmasını. Üretimi için İstanbul'dan on kişilik bir ekip gelecek buraya, usta ekibimiz. Onun dışında buradaki insanlara istihdam sağlayabilmeyi de amaçlıyoruz biraz. Burada atölyesini kaybetmiş, çalışamayan ama çalışmak isteyen insanlar var. Gerçekten çalışmak çok iyi geliyor bu süreçte projede. Bunu da çok güzel deneyimledik. Projede depremzedeler, deprem bölgesinden insanlar da gelip çalıştı.

A.Ö.: Daha önceki yaptığımız görüşmelerde de faaliyette olmanın insanlara iyi geldiğini her seferinde dinledik.

Z.Ç.: Bu projeye başladığımız gün, bunu burada yapmak mümkün değildi ama şu anda şartlar daha elverişli. Artık biz de biraz daha rahatladık evler bittiği için. Buradaki insanlar da bir şeyler yapmaya hazır durumdalar. O çaresizlik halinden onları çıkarmak da istiyoruz. Burada olmak bize de iyi geliyor açıkçası, bölgede olmak, onlarla etkileşimde olmak, buranın gelişimini görüyor olmak, yaptığımız işin ruhunu burada devam ettirmek.

A.Ö.: Bizim duyduğumuz şeylerden biri de oraya giden, döndüğünde bir an önce geri gitmek için elinden geleni yapıyor. Yani oraya gitmek başka bir şey, orada olmak. Öyle anlıyorum.

Gücümüz yerinde, enerjimiz yerinde ve bu mücadeleye devam etmek istiyorum

Z.Ç.: Ben 7 Şubat'tan beri sadece bir gece evimde kaldım. Bir gece evimde uyudum ve onda da sabah kalktığımda kendimi çok kötü hissederek uyandım. Biz zaten TÜYAP'tayız. Biz dört arkadaş, Beyza, ben, Oktay ve Hamide 10 Şubat'tan beri hiç evlerimize gitmedik. Birer kere çamaşır yıkamaya gittik, o kadar. Onun dışında onlar hep TÜYAP'taydı. Biz Oktay'la son bir aydır Hatay'dayız. Yani gidemiyoruz, bırakıp gitmek istemiyoruz da. Kendi hayatımız biraz durdu ama garip bir şekilde onu da düşünmüyoruz. ‘Daha ne yapacağız?’ gibi bir soru hiç aklımıza gelmiyor. Bir şekilde hayat devam ediyor. Gücümüz yerinde, enerjimiz yerinde ve bu mücadeleye devam etmek istiyorum. Bizim gibi daha çok insan ortaya çıksın da istiyoruz.

A.Ö.: Çok güzel bir örneksiniz diğer insanlar için. Mutlaka sizden ilham alıp oraya gitmek isteyen ya da orası için bir şeyler yapmak isteyenler olacaktır diye düşünüyorum. Şeyi tam anlamadım, arazi Defne'de mi, Hatay'ın neresinde?

Z.Ç.: Arazi şu an merkezde, Kuzeytepe'de. İlk arazimiz Defne'deydi. Defne'nin Bostancık Mahallesi'ndeydi. Şimdiki arazimiz Antakya merkezli Kuzeytepe Mahallesi.

A.Ö.: Kuzeytepe'de, tamam. Yani Zülay Hanım, sizi ayakta alkışlamak lazım. Yani gerçekten yaptığınız şey inanılmaz. Çok büyük bir proje, çok büyük bir başarı bence. Zülal Hanım, şunu sormak istiyorum. Yastığa başınızı koyduğunuzda nasıl hissediyorsunuz?

Z.Ç.: Çok zor bir soru sordunuz bana şu an. Nasıl hissediyorum biliyor musunuz? Bir yandan çok gururlu ama bir yandan da yetersiz hissediyorum.

A.Ö.: Yapmayın.

Z.Ç.: Evet. Hala daha fazlasını yapmam gerekiyormuş ve daha çok görevim varmış gibi hissediyorum. İnsanlar sürekli bir teşekkür ve minnet halinde ama diyorum ki çoğunlukla, ‘lütfen bana teşekkür etmeyin, ben size teşekkür ederim.’ Ama yapmam gerekenler, yapmamız gerekenler bitmedi. Daha var üstelik.

A.Ö.: Çok şey var evet.

Hala bir şeylerin daha doğru yapılabilmesi için zaman var

Z.Ç.: Yani evet yüz ev yaptık, evet yüz aileye bir ışık yakacağız, bir umut olacağız. Daha fazlasına umut oluyoruz aslında. Ama hala her gün o kadar çok depremzededen telefon alıyorum ki başka başka illerden, Hatay'dan da, milyonlarca insan var. O yüzden bilmiyorum, bu şehirleri tekrardan ayağa kaldırmamız gerekiyor ve bunu yaparken en doğrusunu gerçekten artık hızlıca değil, alelacele değil, planlanan, tasarlanan, aklı selim, işin uzmanlarıyla birlikte çalışılarak en doğru şekilde kurgulamamız gerekiyor. Koca koca şeyler yıkıldı ve bu bize güzel bir fırsat doğurdu. Bu büyük felaket bu acı güzel şeyler yapabilmemiz için bize alan yarattı. Gerçekten doğru insanların, doğru kurgularla, doğru çalışmalarla artık bu şehirlerin yapılaşmasında rol oynaması gerekiyor. O yüzden umarım artık değişmişizdir ve bir şeylerin farkındayızdır. Daha güzel şeyler yaparız. Mesela şu an arazinin tepesindeyim telefon çeksin diye. Karşımdaki manzarada birkaç noktada toz bulutları var. Böyle Hatay'ın arkamdaki yerleri berrak ve apaçıkken, güneşli bir hava şu an karşımda dağların olduğu yerlerden, yaşamın olduğu yerlerden toz bulutları çıkıyor ve bunlar yıkılan binaların, molozların dumanları. Burada bile aslında özenerek, belki biraz daha bekleyip vakit harcayarak o molozların kaldırılmaya başlanması gerekirken, sanki on enkaz kaldırıyormuş gibi binlerce binanın enkazı şu an toplanıyor. Hala bir şeyleri değiştirmek için zaman var. Bir şeylerin daha doğru yapılabilmesi için. Öyle de olacağını umut ediyorum.

Doğayla iç içe olarak, doğaya da borcumuzu ödeyerek yaşamamız gerekiyor

Projeyle ilgili son bir şey söyleyecek olursam, projemizin başlığı ve çıkış noktası şu; kendi kendine yetebilen, dışa bağımsız, sürdürülebilir ekolojik köy olması. Burada tarım yapılması, o tarımdan elde ettikleri üründen üretim yapılması ve bu üretimin tüketiciyle buluşturulup burada yaşayacak insanlara para kazandırması umut ediyoruz. Bunu yaparken de suyuyla, elektriğiyle, her şeyiyle kendi kendine yetebilen bir yer olmasını ki bundan sonra olacak afetlerde, krizlerde şehirsel sıkıntılarda etkilenmeyecek yaşam alanları olsun. Kendi kendine yetebilmek çok önemli. Özellikle artık iklim krizinin olduğu bu günlerde deprem bölgesi olmasa da enerji, yakıt, su sıkıntıları yaşanmaya başlandı zaten ve doğada bunların hepsi var; güneş de, toprak da, hava da, rüzgar da. Doğayı kullanarak, doğayla iç içe olarak, doğaya da borcumuzu ödeyerek yaşamamız gerekiyor. Şimdi yeniden, burada bir yaşam kurarken, yaşamın tamamen bittiği bir şehirde bunu yapmaya çalışıyoruz ve burada gerçekten desteklere ihtiyacımız var. Çünkü bu güneş enerjisi sistemleri, sondajla su çıkarılması gibi konular maalesef ülkemizde çok pahalı üretimler. O yüzden bunların da aslında arz taleple birlikte belki üretimlerinin Türkiye'de daha fazla yapılmasıyla birlikte maliyetlerin uygunlaşmasını, ahşabın özellikle maliyetinin düşmesini umut ediyoruz. Yani ahşabın betondan daha pahalı olmadığı bir memleketimiz olması gerekiyor. Çünkü biz bir deprem ülkesiyiz.

A.Ö.: Evet Zülal Hanım. Yani nefis bir proje. Siz de çok güzel anlattınız. Yaptığınız şey müthiş. Teşekkür ederim. Ama benim için yüz konteyner yapmanız zaten çok büyük bir olay. Ama esas bu kadar büyük bir dayanışmayı ortaya koyabilmeniz çok önemli. Bu kadar çok insanın bu kadar güzel bir projede bir araya gelmesini sağlamış olmanız çok önemli. Yayına katıldığınız için çok çok teşekkür ediyoruz.

Z.Ç.: Ben teşekkür ederim.

A.Ö.: Umarım bahsettiğiniz konularda buradan, bizim radyomuzdan duyup size destek olmak isteyecek insanlar olacaktır diye umuyorum. Ellerinize sağlık. Yüreğinize sağlık.

Z.Ç.: Teşekkür ederim.

A.Ö.: Çok kolay gelsin. Görüşmek üzere.

Z.Ç.: Kendinize iyi bakın, görüşürüz.

A.Ö.: Siz de kendinize iyi bakın. Hoşça kalın.