“Gönüllü ordusunu ve yetişmiş insanları sisteme dahil etmek gerek”

-
Aa
+
a
a
a

Murat Sungur Bursa’yla Kahramanmaraş depremini ve 1999 depremlerini yıkıcı etkileri açısından karşılaştırıyor ve sürecin devamına dair değerlendirmelerini alıyoruz.

Yıldız Teknik Üniversitesi
“Gönüllü ordusunu ve yetişmiş insanları sisteme dahil etmek gerek”
 

“Gönüllü ordusunu ve yetişmiş insanları sisteme dahil etmek gerek”

podcast servisi: iTunes / RSS

(Bu bir transkripsiyondur. Metnin son hâli değildir.)

Gürhan Ertür: Murat Sungur Bursa, bizlerle birlikte. 1999 depremleri döneminde Başbakanlık Uygulama Birimi direktörü olarak çalıştı ve Dünya Bankası kredileri ile afet bölgelerinde yapılan konut inşaatlarının organizasyonunu gerçekleştirdi. 

Elvan Cantekin: 1999 depremleri ve daha sonraki dönemdeki tecrübelerinizden yararlanarak bundan sonrası için neler olacak, onları konuşmak istiyoruz. Öncelikle şunu sorarak başlayayım: Bugünkü yaşadığımız durumla 1999 depremleri sonrası yaşanan durum arasında gözlemleriniz nedir? Bu konuda bir değerlendirme alabilir miyiz? 

Murat Sungur Bursa: Öncelikle tarih tekerrürden ibaret. Gerçekten her şey aynıyla hatta daha vahim olarak tekrar etti. Eğer doğru dersleri almamışsanız tarih tekerrür ediyor. Görünen o ki biz doğru dersleri almamışız ve tarihi daha vahim halde tekrarlamış olduk.

E.C.: 1999 depremlerinde de olağanüstü bir yıkım vardı. Şimdi bugünkü durumla onu karşılaştırmak mümkün mü? Elimizde bu konuda şu an az veri var. Bunun farkındayız ama genel durumuyla bir karşılaştırma yapabilir miyiz?

M.S.: 1999 depremi verilerine baktığımız zaman, bir kere ölüm sayısı, yaralı sayısı ile baktığımız zaman en azından ikiye katlanacak gibi gözüküyor. Bina sayısı bakımından da herhalde hem depremin yüzeye yakınlığı hem de şiddeti nedeniyle biraz daha fazla yıkım olduğunu görüyoruz. Ama şu kadarını söyleyeyim, ben son günlerde medyayı yakından takip ediyorum, ısrarla aynı anda 10 vilayetimizi birden menfi etkileyen bir depremden bahsedilirken sanki büyük bir şey, komplikasyon yaratıyor, riski daha da büyütüyor gibi konuşuluyor. Aksine depremin zararları ne kadar geniş alana yayılıyorsa o kadar iyi demektir. Şöyle söyleyeyim: Diyelim ki Marmara depreminde etkilenme alanı içerisinde İzmit, Adapazarı, Düzce ve Yalova vilayetleri vardı. En yoğun olarak da İzmit, Adapazarı'nda hasar görmüştük. Dolayısıyla iki valilik bünyesindeki kadrolarla müdahale etmek zorundaydık. Bugün 10 vilayette, eğer gerekli hazırlık yapılmış olsa misliyle fazla mülki idarecinin kontrolünde, misliyle gönüllü ve eğitimli insanların ve teçhizatlı insanların müdahale edebileceği bir fırsata sahipken bunun bir gerekçe gibi gösteriliyor olmasını kabul edemiyorum.

Marmara depremini yaşamış, Marmara depreminden sonra rehabilitasyon projelerinin önemli bir kısmını yurt dışı fonlarla sadece Dünya Bankası'yla değil Dünya Bankası, Avrupa Yatırım Bankası, Avrupa İskan Fonu, Kalkınma Bankası gibi tüm uluslararası fonlardan gelen hem hibe hem de kredileri kullanarak afet zararlarını azaltmak ve bununla ilgili olarak da aynı zamanda yaraları sarmak için yürüttüğümüz çalışma sonrasında İstanbul'un olası bir depreme karşı hazırlıklı olmasıyla ilgili bir projeyi hazırlamış, bunda ciddi mesai sarf etmiş bir kimse olarak gerçekten çok üzülüyorum. Hatta şunu söylemekten imtina etmiyorum: İnanın, deprem haberlerini izlerken benim duygularım adeta kötürüme uğramış gibi. Bir yandan da üzülemiyorum desem hiç yalan değil. Üzülme duygum nasır, kabuk bağlamış gibi. Çünkü içimdeki öfke benim bütün üzüntülerimi maalesef baskılıyor. Çünkü öfkeliyim. Çünkü göz göre göre, her gün konuşa konuşa, adres göstere göstere geldi deprem. Ve biz bu depreme hiç hazırlıklı olmadığımızı bir kere daha görmüş olduk. 

E.C: Bu 10 ile yayılmış olması diyorsunuz, esasında daha fazla kaynağın daha fazla olanağın bir şekilde depremin zararını azaltma konusunda kullanılabilecek, iyileştirme çalışmaları sırasında kullanılabilecek bir ek güç yaratıyor. 1999 depremlerinde bu çok daha sınırlı bir coğrafyada idi. Ama aynı büyüklükte yıkım aynı büyüklükte can kaybına neden olmuştu. Yani o civardaydı. Bu anlamda bunun bir olumlu artı tarafı var şeklinde bir yorumunuz var. Peki ekonomik etkileri açısından baktığımızda nedir durum? 1999 depremlerinin Türkiye'nin ekonomisini yüzde 6 kadar ufalttığını hatırlıyorum. Öyle bir sonucu olmuştu. Burada benzer bir şeyi beklemek söz konusu olabilir mi

M.S.B: Afet dediğimiz zaman afetin tanımında herhangi bir yerde vuku bulan insan kaynaklı veya doğa kaynaklı bir olaydan dolayı o bölgedeki iktisadi günlük faaliyetlerin, oranın kendi bütçesiyle beşerî kaynaklarını seferber ederek telafi edemediği boyutlar var ise biz buna afet diyoruz. Şu bir gerçek ki bizim on ilimizin kendi başlarına yaralarını sarabilecek imkânlara sahip olmalarını düşünmek bile doğru değil. Mutlaka kademeli olarak, ülke ekonomisi bile bu kadar büyük yükü hızla kaldıramayacağı için uluslararası kuruluşlardan gerekli desteğin alınması gerekecek. Marmara depreminde bizim o zaman farklı modellerle ve farklı kurumlarla yaptığımız araştırmalarımıza göre doğrudan ve dolaylı zararların 15, 20 milyar dolara kadar ulaştığını hesap ediyorduk. Dediğiniz gibi bu bazı rakamlara göre gayri safi millî hasılanın yüzde 6 veya 10’una kadar ulaştığı söylenebilir. Çünkü gerçek anlamda, özellikle dolaylı maliyetleri hesaplamak için gerekli verilerin elimizde olmadığını biliyoruz. Bu depreme gelince, tabii ki o günden bugüne bir kere gayri safi millî hasılamız üç dört misli artmış durumda. Aynı oranda yani yüzde beş ile on oranında bile hasar düşünecek olsak, bugün için 800 milyar doların yüzde 10’u dediğiniz zaman 80 milyar dolar, yüzde 5’i derseniz 40 milyar dolar denebilir. Bu mertebelerde hasarın olacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Henüz şunu bilmiyoruz: Biz şu anda sadece fiziksel olarak yıkılan binalara konsantre olmuş durumdayız. Sonuçta işte 6 bin 700 bina yıkıldı. İşte bir 10 bin bina daha yıkılma kararı alınabilir. Yirmi bin binayı yıktığınız zaman bunun yeniden inşası bu konuştuğumuz zarar giderme faaliyetleri içerisinde büyük yekûn tutmayacaktır. Yani elbette az bir rakam değil. Yeniden düşünelim. Yirmi bin bina diyoruz. Bunların ortalama 4 tane, 5 tane dairesi olsa 100 bin daire, nüfus olarak da 500 bin insanın yaşadığı yeni bir kenti kurmaktan bahsediyorum. Ama olay sadece bir bina yapmak diye düşünmemek lazım. Yeniden 500 bin kişinin yaşayacağı, geçmişten ders alınarak yeniden planlanmış kentler kurmaktan bahsediyorum. Yani bunun altını çizerek söylüyorum, niye yeniden planlanmış: Biz aynı sokaklar üzerinde aynı parseller üzerinde aynı imar yüküyle bina yapacak olursak bu bizim için esasında eskiyi yaşatmak gibi bir şey olur. Halbuki bizim toplumumuzu daha ilerilere taşımak için daha dirençli, daha akıllı daha yaşam kalitesi yüksek, yaşamaktan daha çok huzur, mutluluk duyulan kentler üretebilmemiz için de bu yıkımı esasında önemli bir fırsat penceresi olarak görmemiz lazım. Bütün bunları düşündüğümüzde hasarların sadece bina hasarları, sadece binaları yeniden yapma hatta sadece orada kent örgüsünü yeniden kurgulamanın da ötesinde düşünmeliyiz. Mesela sanayi tesislerine nasıl bir etki yaptığını şu ana kadar daha bilmiyoruz. Umarım ki özellikle orta ve daha üstü ölçekteki işletmeler çok daha hazırlıklıdır. Bununla ilgili ümidimi nereden taşıyorum? Çünkü o firmalarda biraz daha sigorta sisteminin gereği olarak önlemlerin alınması, risk faktörlerinin düşürülmesiyle ilgili çalışmalar yapılmış olacağını varsayıyorum.

Eğer öyle değilse o zaman gerçekten sanayide yaşanacak olan tahribatın çok daha dolaylı etki içerisinde bizim ekonomimizi vuracağını düşünüyorum. Şu bir gerçek, büyük çapta küçük ölçekli işletme ve esnaf buradan çok üst düzeyde yani konutlarda gördüğümüz kadar zararı görmüşlerdir, göreceklerdir. Onların da yeniden rehabilite edilmesi sadece fiziksel imkânlarla olabilecek bir şey değil. Ülkemiz çok ciddi psikolojik bir travma içerisinde. Hele o bölgedeki insanların yeniden normal hayata dönmesi, yeniden üretime katkı sağlamaya başlayabilmesi gerçekten büyük mucizelere tabi. Ama biraz evvel söylediğim gibi üzüntümden daha fazla öfkem baskın geliyor. Çünkü göz göre göre bütün bilenlerin, bunu araştıranların gözünün önünde ve onların her gün haykırarak bir şeyler yapalım, bu böyle gitmez, ülkemiz iyi yere gitmiyor demelerine rağmen bugünlere gelmiş olduk. 

1999 sonrası yapıların durumu 

G.E. : 1999 döneminde biraz önce belirtmiş olduğunuz yurt dışı kredilerinden yararlanarak afet bölgelerinde yapılmış olan yapıların bugüne kadarki durumlarını da hiç araştırdınız mı acaba? Bu konuda da söylemek istedikleriniz var mı? Çünkü biz 1999’da Açık Radyo’da yapmış olduğumuz yayınlarda bu takibi gerçekleştirdik. Nitekim sonrasında Altın Saatlerprogramında da bu binalara ilişkin özellikle de bölge halkının kanaatlerini ki hepsi son derece olumluydu, o konuda da bize verebileceğiniz bazı bilgiler var mı? 

M.S.B.: Bu soruyu sorduğunuz için teşekkür ediyorum. Çünkü rasyonel düşüncenin ve bilimsel yaklaşımın temel ilkelerinden bir tanesi yapılan çalışmanın uzun vadeli ne dereceye kadar amaçlara uygun hizmet verdiğinin ölçülmesiyle doğrusal orantılıdır. Ben Türkiye'nin kurumsal olarak doksan dokuz depremi sonrası yapılan rehabilitasyon çalışmalarının ve inşa edilen binaların, kurumsal olarak diyorum altını çizerek, incelendiğini sanmıyorum. Ben bunu takip etmeye çalıştım. Ama maalesef ülkemizde bunu yapması gereken kurumlar bu konuda ihmalkâr davrandı. Ama şahsen birkaç defa özel olarak daha önce deprem konutları yaptığımız il ve ilçelere ziyaretlerim oldu ve o yörede gün boyunca çeşitli kahvehanelere ve pastanelere uğrayarak insanlara deprem konutlarıyla ilgili görüşlerini sordum. Hatta bir yere gittim dedim ki eğer çok şikâyetiniz varsa “ya bunu bize kim yaptırdı” diye aradığınız, “gelirse bizim ona yapacağımız var” dediğiniz bir durum varsa işte ben karşınızdayım dedim, hepsi Dünya Bankası olmamakla beraber bu Başbakanlık Proje Uygulama Birimi’nin dış kaynaklarla yaptığı bütün binaları Dünya Bankası konutları diye tanımlıyor insanlar. Özellikle Dünya Bankası Konutları diye Marmara Bölgesi'nde bu bizim yaptığımız konutlarından oldukça memnun olduklarını söylemişlerdi. Hatta biz son aşamada binaların etrafında özellikle peyzaj düzenlemesine de büyük ağırlık vermiştik. Ben ziyaretlerimde gördüm ki binanın ötesinde biz niye peyzaj düzenlemesi yapmıyoruz, niye parklar yapmıyoruz, niye çocuklara oyun alanları yapmıyoruz deyip son aşamada yaptığımız ihalelerin de çok faydalı olduğunu gördüm.

Ama bu arada Marmara depreminden çıkarttığımız en büyük dersle ilgili ben bir bilgiyi paylaşayım müsaade ederseniz. Biz iki bin beş yılında Dünya Bankası'yla yeniden oturduk. İstanbul'u o zaman riskleri çok yüksek diye İstanbul'un olası bir depreme karşı daha hazırlıklı olması için bir proje hazırladık. İstanbul sismik risklerinin azaltılması projesi. 2005’de biz projeyi hazırladık. 2006’da faaliyete geçti. O proje bugüne kadar 2,4 milyar euroluk dış finansmanla, İstanbul'da hazırlık projeleri yürüttü. Size şunu büyük sevinçle söyleyebilirim ki İstanbulluların çoğunun da haberi yok belki. Ama İstanbul'da Marmara deprem öncesinde yani 1999 öncesinde yapılmış okul binalarının sayısı bin 210 idi. Bu okulların toplamı tamamını derslik sayısı ve hitap ettiği öğrenci sayısını aşacak kadar okul ya güçlendirildi ya da yeniden yapıldı. Bugüne kadar İstanbul'da 932 okul güçlendirildi. 404 tane okul da sıfırdan yıkılıp yeniden yapıldı ve daha öncekinden daha yüksek kapasitelerle yeniden yapıldı. Bugün 1336 okulumuz İstanbul'da depreme hazırlıklı hale getirilmiş vaziyette. Aynı şekilde İstanbul'daki poliklinik ve sağlık merkezlerinin pek çoğu elden geçirildi. Ayrıca da 4 bin 500 yatak kapasiteli hastaneler inşa edildi. Yakın dönemde bu Covid-19 döneminde hizmete giren Okmeydanı Hastanesi, Göztepe Hastanesi, Kartal Lütfü Kırdar Hastaneleri, bu İstanbul'un olası depreme karşı hazırlıklı olması için yapılan projenin inşa ettirdikleri hastaneler. Ve bunların hepsi sismik izolatörlü ayrıca da deprem anından sonra hizmet sürekliliğini sağlayacak şekilde her türlü donanımı yapılmış vaziyette. İstanbul'daki tüm yurtlar Kredi Yurtlar Kurumlarının tüm yurtları ya yıkıldı yeniden yapıldı ya da güçlendirildi. Dolayısıyla beni üzen konu İstanbul'da yapılan bu çalışmalar gibi, nasıl oldu da ülkemizin diğer kentlerinde de benzerleri yapılmaya başlanmadı.

Ben emekli bir vatandaşım ama emekli olmama rağmen 2020 yılının 6 Şubat günü, o zaman Elâzığ depremi yeni olmuştu, AFAD'a sıcağı sıcağına bir rapor hazırlayıp gönderdim. “Bingöl Karlıova'dan başlayıp Tunceli, Elâzığ, Adıyaman, Diyarbakır, Kahramanmaraş, Gaziantep sınırlarından geçip, Hatay'da son bulan Doğu Anadolu fayının güney kolu ciddi risk taşıyor. İstanbul'daki sismik risk azaltma projesi benzeri bir projeyle burada uygulamaya başlayalım. Gelin bununla ilgili çalışmaya başlayalım. Ben gönüllü olarak çalışmaya hazırım” dedim. Ama bütün bunlar bir şekilde söylenip toplantılarda ya da yazılıp raporlarda kaldı. Bu bakımdan tekrar söylüyorum öfkem, üzüntümü kat be kat örtmüş durumda.

G.E.: Sayın Kazım Gökhan Ergin'le 2006 yılından bu yana İstanbul Proje Koordinasyon Birimi’nin İSMEK projesine ilişkin faaliyetlerini sürekli Altın Saatler programında ele almaya çalışıyoruz. Çok haklısınız. Evet, son derece önemli bir örnek. Fakat burada enteresan bir şeyi de belirtmek istiyorum. Aynı yurt dışı kaynaklardan, Dünya bankası ve Avrupa Yatırım Bankası, siz özetlediniz fon alınan yerleri, bunun dışında özellikle Türkiye Devleti tarafından bu konuda gerçekleştirilen benzer bir projeye rastlamamış olmamız da hakikaten bu yirmi dört yılı nasıl heba ettiğimizi gösteren önemli örneklerden biri. İzninizle hemen daha önce Prof. Dr. Alper İlkin hocamızla görüşürken vermiş olduğu bir bilgiye ilişkin detaylar Çevre Şehircilik ve İklim değişikliği bakanı Murat Kurum tarafından ifade edildi. Şu ana kadar diyor, 10 ilde 171 bin 882 bina incelendi. Bu binalarda toplam 1 milyon bağımsız bölümün hasar tespitini yapmış olduk diyor. Kurum 24 bin 921 binada 120 bin 940 bağımsız bölümün acil yıkılacak ve ağır hasarlı olduğunu açıklamış. Yine Kurum 122 bin 279 yapıda bulunan 729 bin 435 bağımsız bölümün ise az hasarlı olduğunu söylemiş. Alper Hoca çok da emin olmadığı bir rakamı yedi yüz bin 729 bin 435 bağımsız bölüm var. Bu bilgiyi de dinleyicilerimize aktarmak istedim. 

E.C: 1999 depremlerinden sonra çeşitli uluslararası finansal kaynaklarla ne kadar bina yapıldı? Bu deprem sonrasında şimdi biraz önce Gürhan'ın verdiği rakamları da göz önünde bulundurursak daha geniş kapsamlı ve daha büyük bir inşaat faaliyeti mi söz konusu olacak? Bir değerlendirme yapmak mümkün mü? 

M.S.B: Çok kaba hatlarıyla söyleyeyim. Şimdi en son Çevre Şehircilik Bakanımız açıklamış. 20 bin bina, biraz evvel de hesap ediyorduk, aşağı yukarı 100 bin daire eder. Nüfus olarak da 500 bin. Benim dediğim rakam zaten bunun üzerineydi. Genel bir tahmin bu. Bu rakam biraz daha artacaktır muhtemelen. Çünkü bazı binalarda uzmanlar “burada oturulabilir, burada zarar yok” dese bile insanlar görünen bazı şeylerden ciddi bir şekilde ürktükleri için, zararlardan dolayı binaların yenilenmesini isteyecektir. Yirmi bin değil diyelim 30 bin bina yenilecek olsa Türkiye'nin inşaat sektörünün büyüklüğü açısından baktığımızda ciddi bir rakam değil. Bizim başbakanlık proje uygulama birimi tarafından ki bu kalıcı bir kuruluş değil, toplamda kırk elli uzman kişinin çalıştığı bir kurum, Erzincan depreminden başlayarak toplamda üretilen daire sayısı 21 bin civarındaydı zaten. Türkiye gibi binlerce bina yapmış ve bunlarda çalışmış müteahhit altyapısı olan, çimento fabrikaları olan, demir çelikle ilgili sorunu olmayan bir ülkede inşaat yapmanın bütün yapılacak işler içerisinde en kolay kısım olduğunu düşünüyorum. Genel kendi bütçemizden de karşılansa, yurtdışı fonlardan da karşılansa büyük, kritik bir şey yaratacağını düşünmüyorum. Normalde metrekaresi bin dolar, 500 yüz dolar diye düşünseniz bugün inşaatları, aşağı yukarı 100 bin daire 10 milyon metrekare yapar. 10 milyon metrekareyi bin dolardan diye düşünseniz 10 milyar dolar para eder. 500 dolardan diye düşünseniz 5 milyar dolar. Dolayısıyla 5 milyar dolar dediğiniz para da aşağı yukarı işte 100 milyar lira para diye düşündüm. Yani konuştuğumuz bu rakam çok ciddi, büyük bir rakam değil. Türkiye'nin bütçesinin aşağı yukarı 800 milyar dolar gayri safi millî hasılası olan bir ülkenin bütçesinde zaten bunun için 150 milyar dolar mertebesinde yıllık harcama büyüklüğü vardır. Dolayısıyla altından kalkılamayacak maddi bir yük değil. Bizi daha fazla yıkacak olan manevi yük. Bu inşaatlar yapılırken tabi insanlar sayfiye yerlerinde tatilde değiller. Evlerinden kopup bütün maddi manevi varlıkları yok olmuş vaziyette. Yani olayın sadece evinde buzdolabı, çamaşır makinası kaybetmiş insan olarak düşünmeyin. Evde annesinin fotoğrafını kaybetmiş olmak bile insanlarda nasıl bir travma yarattığını yaşamadan bilmemiz mümkün değil. Dolayısıyla yine de bütün çalışmalar içerisinde, ülkenin altından kalkacağı külfet içerisinde konut yapma, bina yapma inanın diğer işlerin içerisinde en yolu yöntemi belli, paranız olduğu kadarını yapabileceğiniz bir şey. En az korktuğum konu da orası. Öyle ama beni en çok korkutan bu depremin zayiatını 10 ilde değil, tek ilde yaratacak olan İstanbul depremi. Ona hazırlıklı olalım. Şu anda biliyoruz ki farklı tespitlere göre 50 ila 100 bin bina çok riskli. 7 şiddetinin üzerine çıkılan bir depremde yıkılacağını öngördüğümüz bir İstanbul'dan bahsediyoruz. Bizim Maraş'ta Diyarbakır'da Osmaniye'de Adana'da yapılacak olan çalışmalar kadar aynı hızda İstanbul'da hazırlık çalışmalarını hızlandırmamız gerekiyor.

DASK sistemi zararı azaltır mı?

E.C: 1999 depremlerinden sonra DASK sistemi oluşturuldu. DASK sisteminin varlığı bu konuda kamu kurumlarının üzerindeki yükü ve de uluslararası finansman ihtiyacını azaltır mı? 

M.S.B: Elbette, zaten bu DASK'ın temel işlerinden. Biliyorsunuz DASK’ın kurulması bir de AFAD'ın kurulması, iki konu bizim başbakanlık proje uygulama biriminin uluslararası kaynaklarla yürüttüğü Marmara depremi rehabilitasyon projelerinin alt bileşenleri içerisinde yer alıyordu. Hem DASK hem de Başbakanlığa bağlı bir birimin kurulması konusu. Dolayısıyla bugün konuştuğumuz AFAD, Marmara depremi sonrası bizim proje uygulama biriminin yürüttüğü projelerin içerisinden bugüne evrimle, çeşitli değişikliklerle gelmiş olan kurum. DASK da o dönemde Dünya Bankası'nın ilk çekirdeğini oluşturduğu bir kurum. Hatta DASK'ın ilk reasürans garantisi bizim Başbakanlık proje uygulama biriminin projesinin belirli fonlarından tahsis edilmişti. Zaten amacı riskin devletten alınıp bir kısmının sigorta sistemine taşıtması amacı var. DASK elbette ciddi miktarda insana konut yapımıyla ilgili bir kaynak sağlayacak. Ama bir bildiğim kadarıyla sabahleyin uzman dostlarımızla yapılan bir söyleşide dinledim. DASK'ın bölgedeki ödeyebileceği bir daire için rakamın 700 bin TL mertebesinde olabileceğini söylüyordu. Şimdi bu rakamlar muhtemeldir ki inşaat maliyetlerine yetmiyor olabilecek. Ama önemli bir külfeti kaldıracağını düşünebiliriz. Bunu da benim hiç tereddütüm yok. DASK sistemi bu depremden güçlenerek çıkacaktır. Her ne kadar bir miktar kaynak harcayacaksa da yine de insanların önemli bir kısmı DASK finansmanının faydalarını görecektir ve sigorta sistemine olan güven de artacaktır. Belki DASK bundan doğru iletişimle çıkarsa daha da güçlenecek ve bundan sonraki depremler için Türkiye'de önemli bir finansman kaynağını sağlamış olacaktır. 

G.E.: Murat Bey görüyoruz ki çok ciddi bir yönetim, afet yönetimi zaafı var. Ve özellikle 1999 depreminde ve sonraki afetlerde sadece deprem değil çeşitli afetlerde görev almış olan bu konulara son derece yatkın ve yetkin insan kaynağımız var. Sizin de olduğunuz gibi bunların bir kısmı emekli durumunda acaba devlet bu kaynağa, bu insan kaynağına, bir çağrıda bulunsa ve göreve davet etse nasıl bir tepki verirsiniz? 

M.S.B.: Sadece ben kendi adıma söylemiyorum, çünkü son günlerde emekli olan pek çok arkadaşım da çeşitli vesilelerle görüştük, hatta düşünüyoruz. “Önümüzdeki haftalar içerisinde Ankara'nın biraz daha trafik toplantı yoğunluğu azalsın, Cumhurbaşkanlığından başlayarak Strateji Başkanlığına, AFAD gibi kurumlara gidip “biz ne yapabiliriz, neler yapılmadı, niçin yapılmadı?”, bununla ilgili görüşlerimizi söyleyip, gönüllü olarak bizim çeşitli platformlarda çalışmaya hazır olduğumuzu söyleyelim. Pek çoğumuz farklı farklı illerdeyiz. Ama biz Ankara'da buluşup bu taleplerimizi ve önerilerimizi ileteceğiz. İnanın Türkiye dünyada yetişmiş insan varlığını en hoyratça kullanan ülkelerden bir tanesi. Bunu farklı platformlarda görüyorduk. Yakın dönemde özellikle genç hem de nitelikli üniversite bitirmiş işsizlerin giderek arttığı bir ülkede insan kaynağının nasıl verimsiz kullanıldığıyla ilgili haykırışlar artarken şimdi bir de görüyoruz ki bizim 65 üstü yetişmiş deneyimli ve hizmetlerini yoğun olarak ülkenin ihtiyaçlarına yöneltebilecek insanları, hem de herhangi bir ciddi maliyet getirmeden, kullanamıyor olmamız bir şekilde bizim klasik yönetim anlayışımızın verimli yönetişime dönüşmemesinin belki de en önemli yan etkilerinden biri olarak gündeme geliyor. 

Altını çizerek söylüyorum: İyi yönetişim esasında farklı zihinlerde oluşan fikirlerin ve farklı tecrübe seviyelerinin yönetim aygıtı tarafından karar süreçlerine, işlemlere yansıtılmasını sağlamakla mükellef. Ama maalesef biz sadece organizasyon içinde çalışanların hizmetlerine talip olup daha ziyade dışarıdan bir danışmanlık şeklinde verilecek hizmetlere karşı ciddi miktarda duyarsız bir yönetim anlayışına sahibiz. Ben uzun yıllar kamuda daha sonra da özel sektörde çalıştım. Yapılması gereken şu: Gönüllü ordusunu devreye sokmak ve aynı zamanda yetişmiş, ununu elemiş ama eleğini asmamış, katkıda bulunacak insanların katkılarını sisteme dahil etmek.

Elvan Bey'in İzmit bölgesinde, o konteynerlerin içerisinde yaptığı faaliyetlerle ilgili bilgiye bugün misliyle ihtiyaç var. Onun tecrübesi son derece önemli. Ama onun tecrübesini eyleme dönüştürebilecek olan mekanizmalar ve organizasyonlarla ilgili sorunlar yaşıyor. 

G.E.: Maalesef. Dileriz önümüzdeki dönemde nitelikli insan kaynağı konusu devlet tarafından dikkate alınır ve kapılar açılır. Maalesef birçok şey içeride halledilmek isteniyor. Dileriz bu anlayışlardan vazgeçilir. Çok teşekkürler efendim programımıza katıldığınız için. Önümüzdeki günlerde de tekrar size başvuracağız mutlaka. 

M.S.B: Rica ederim. Ben teşekkür ederim. Bu vesileyle inşallah Türkiye'de bir taşın yerinin doğru yöne doğru gitmesini sağlayabiliriz. Bütün amacımız bu.