Ufuk Turu’nda Ahmet İnsel, Macaristan seçimleriyle başlayan küresel siyasi değişimleri, Viktor Orbán sonrası yeni dönemi, Donald Trump etkisini, Kanada ara seçimlerini ve Hürmüz Boğazı’ndaki belirsiz ambargo sürecini değerlendiriyor.
Ömer Madra: Günaydın Ahmet, merhabalar!
Ahmet İnsel: Günaydın!
Özdeş Özbay: Günaydın!
A.İ.: Günaydın!
Ö.M.: Evet, ufukta çok hareketli, bulutlu ve birçok değişikliğin aynı anda yaşandığı bir dünyadayız. Macaristan’daki değişimle başlayan istersen?

A.İ.: Macaristan’daki değişim, altı ay önce yapılan seçim anketlerinin sonuçlarını neredeyse birebir, yaklaşık 1 puan farkla doğrulamış oldu. Saygı ve Özgürlük Partisi’nin lideri Peter Madjar’ın kurduğu partinin oyların %53’ünü aldığı, Pazar akşamı geç saatlerde ortaya çıktı. Daha oyların sayımı %40 civarındayken, 16 yıldır ülkeyi yöneten Başbakan Viktor Orbán seçimleri kaybettiğini hemen ilan etti ve yeni rakibini kutladı.
Burada dikkat çeken birkaç noktayı ayrı ayrı ele almak gerekiyor: Birincisi, katılım oranının Macaristan’ın komünist rejimden çıkışından bu yana yapılan seçimler içindeki en yüksek seviyeye ulaşarak %79 olması. Geçen seçimlerde bu oran %68–69 civarındaydı; katılımı 10 puan artıran en önemli etmen ise gençlerin seçime ilgisi oldu. Orbán döneminde, özellikle son yıllarda, seçimlerin iktidarı değiştirmeyeceği ve dolayısıyla bir anlam taşımadığı inancı yaygınlaştığı için gençlerde katılım giderek düşüyordu. Bu kez Tisza hareketinin yarattığı dalga, ama sadece o değil, birazdan değineceğim diğer etkenlerle birlikte Peter Madjar’ın yarattığı etki gençleri de harekete geçirdi.
Fidesz ve müttefiki Hristiyan Demokrat Halk Partisi oyların %38,5’ini aldı. Daha aşırı sağ, radikal parti ise 2022’deki oy oranını koruyarak meclise giren üçüncü parti oldu. Bunun dışında başka bir parti meclise giremedi; daha doğrusu girmediğini birazdan açıklayacağım.
İkinci önemli özellik, çoğu gözlemcinin dile getirmediği bir durum. Bunu Macaristan uzmanı birkaç kişinin yazılarından öğrenmek mümkün: Diğer partiler, yani sol, merkez ve yeşil partiler, bu seçimin Orbán ve çevresinin iktidardan devrilmesi için kritik bir fırsat yarattığını fark ederek, seçim sisteminin parçalı şekilde seçime girmenin Orbán'ın işine yarayacağı gerçeğini dikkate alıp seçime katılmadılar.
Burada özellikle vurgulamak gerekir ki, Macaristan’da muhafazakâr demokrat bir çizgide olan ve yeniden hukuk devleti ilkelerine dönmeyi, Avrupa Birliği ile ilişkileri düzeltmeyi savunan Saygı ve Özgürlük Partisi’ne verilen oyların önemli bir kısmı, seçimlere katılmayan sosyalist, yeşil ve diğer merkez sol partilerin seçmenlerinden geldi. Bu partiler, özellikle Şubat ayında, Orbán iktidarını sonlandırmanın tek yolunun Tisza'ya oy vermek olduğunu, seçime girerek oyları bölmemek gerektiğini kabul ederek yarışa katılmadılar.
Bu durum özellikle önemli çünkü bazı çevrelerde dile getirildiği gibi “bir şey değişmedi, sadece bir sağcı gitti yerine başka bir sağcı geldi” yorumu bu tabloyu eksik okumakta. Elbette Tisza'nın programı kültürel açıdan muhafazakâr; LGBT haklarına ve göçmen kabulüne mesafeli, ulusal egemenlik vurgusunu öne çıkaran bir çizgisi var. Ancak sol ve yeşil partilerin ortaklaştığı nokta şuydu: Bu partiye mecliste anayasa değişikliği yapabilecek bir çoğunluk sağlanabilirse, yalnızca Orbán'ı başbakanlıktan uzaklaştırmak değil, onun kurduğu sistemin de anayasal ve yasal düzlemde değiştirilebilmesi mümkün olacaktı.
Nitekim %53 oy alan Tisza Partisi, 199 sandalyeli parlamentoda yaklaşık %69’luk bir çoğunluk elde ederek üçte iki eşiğini aştı ve Orbán döneminde yapılan, gücü merkezileştiren ve anayasa mahkemesini yürütmenin etkisi altına alan değişiklikleri geri alma imkânına kavuştu. Buna karşılık Fidesz, %38,5 oyla yalnızca 55 milletvekili çıkarabildi; bu da yine Orbán'ın getirdiği seçim sistemi sayesinde ortaya çıkan bir sonuçtu.
Önceki seçimlerde Orbán, %51–52 oy alarak mecliste ezici bir çoğunluk elde edebiliyordu. Bunun nedeni, iki farklı sistemin birlikte uygulanmasıydı: Bir yanda 106 seçim bölgesinde tek turlu dar bölge sistemi (birinci gelen kazanır), diğer yanda ise 93 sandalyenin nispi temsil sistemiyle dağıtılması. Parçalı muhalefet karşısında Fidesz bu dar bölgelerde kolaylıkla birinci gelerek avantaj sağlıyordu. Ancak bu kez tablo tersine döndü; Fidesz 106 bölgenin yalnızca 5’inde milletvekili çıkarabildi çünkü karşısında daha geniş destek tabanına sahip tek bir parti vardı.
Eğer sosyalist, yeşil ve diğer merkez sol partiler bu bölgelerde ayrı ayrı seçime girseydi, büyük olasılıkla Fidesz daha fazla milletvekili kazanacaktı. Nispi temsil sisteminde ise %5 barajını aşan üçüncü parti, aşırı ulusalcı sağ çizgide olup zaman zaman Nazi sempatizanı unsurlar da barındıran bir parti olarak meclise 6 milletvekili soktu.
Sonuç olarak, hem mevcut seçim sistemi, hem de Orbán rejimini sadece seçimle değil, yapısal olarak değiştirme hedefi doğrultusunda, diğer partiler bilinçli şekilde seçime katılmamayı tercih etti. Bu noktayı özellikle vurgulamak gerekir çünkü sıkça dile getirilen “sol büyük bir yenilgi yaşadı” değerlendirmesi doğru değil; aksine, sol ve değişim yanlısı partiler, rejimin dönüşümü için mecliste temsil edilmemeyi göze alarak bir anlamda kendilerini geri çekmiş oldular. Önümüzdeki süreçte Tisza Partisi içinden bazı milletvekillerinin zamanla bu partilere geçip geçmeyeceği bilinmez ancak şu aşamada tüm bu partiler değişim hedefi doğrultusunda meclis dışında kalmayı kabul etmiş durumda.
Ö.M.: Bu aslında son derece ilginç bir durum. Felsefeci Jason Stanley, Macaristan’ı 15 yıldır ziyaret ediyor; yaptığı değerlendirmelerle tanınıyor ve uzmanlık alanlarından biri de faşizmin etkileri üzerine yazdığı kitaplar. Son yazısında “Viktor Orbán’ın bu ağır yenilgisi antifaşistlere dünyada nasıl ders olabilir?” sorusunu soruyor. Stanley, Donald Trump, Benjamin Netanyahu ve Vladimir Putin gibi, benzer siyasal çizgilerde gördüğü liderlerin en yakın müttefiklerinden birinin Orbán olduğunu vurguluyor. Ona göre faşist politikalar korku yaratmaya ve belirli “günah keçileri” seçmeye dayanıyor: Göçmenler, Müslümanlar, feministler ve LGBTİ+ toplulukları gibi. Ayrıca Orbán’ın söyleminde zaman zaman “etkili Yahudiler” gibi hedefler de yer alıyordu.
Peter Magyar ise bu tür günah keçisi söylemlerine başvurmadı; bunun yerine odağını yolsuzluklara, iktidarın yakın çevresini zenginleştirmesine ve bu durumun örtbas edilmesine yöneltti. Stanley’ye göre Orbán’ın Macaristan’ı, küresel demokrasiye karşı yürütülen otoriter/sağ popülist dalganın bir modeli hâline gelmişti. Dolayısıyla bu yenilgi de ters yönde yani demokratikleşme açısından yeni bir model oluşturma potansiyeli taşıyor.
A.İ.: Peter Magyar’ın ortaya çıkışı da oldukça dikkat çekici. Aslında Fidesz içinden gelen, uzun yıllar Viktor Orbán ile birlikte çalışmış bir isim. Fidesz’ten kopuş sürecini anlamak için Mart 2024’te yaşanan bir olaya bakmak gerekiyor.
Bir çocuk yuvasında çocuklara cinsel saldırıda bulunan bir müdürü koruyan kişinin aldığı cezanın, dönemin cumhurbaşkanı Katalin Novák tarafından affedilmesi büyük bir toplumsal tepkiye yol açtı. Bu gelişmenin ardından hem Novák, hem de adalet bakanı Judit Varga istifa etmek zorunda kaldı. Bu iki isim de Orbán tarafından göreve getirilmişti. Judit Varga aynı zamanda Peter Magyar’ın eski eşiydi ancak o dönemde evli değillerdi. Bu süreç, Magyar’ın kendi ifadesiyle zaten duyduğu rahatsızlığı tetikledi. Fidesz içindeki “ahbap-çavuş ilişkileri”, iktidarın dar bir çevre tarafından paylaşılması ve yolsuzluk iddiaları nedeniyle partiden ve milletvekilliğinden istifa etti; ayrıca kamu şirketlerindeki yöneticilik görevlerini de bıraktı. Ardından Tisza hareketini kurdu. 2026 belediye seçimlerinde de Tisza'nın beklenmedik şekilde %20’nin üzerinde oy alması, Magyar etrafında geniş bir Orbán karşıtı cephe oluşmasının önünü açtı.
Seçim sonuçları yalnızca Macaristan iç siyaseti açısından değil, uluslararası düzeyde de dikkat çekici bulundu. Orbán’la birlikte kaybedenler arasında Donald Trump, Vladimir Putin ve Benjamin Netanyahu gibi isimler de anıldı. Macaristan, Orbán döneminde Avrupa’daki aşırı sağ partiler için bir merkez hâline gelmişti ve bu nedenle bu sonuç, Avrupa aşırı sağı açısından da önemli bir kırılma olarak değerlendiriliyor.
Seçim sürecinde özellikle dikkat çeken bir diğer unsur da dış desteklerin etkisi oldu. JD Vance’in seçimlerden birkaç gün önce Macaristan’a giderek Orbán’a destek vermesi ve Trump’ın Truth Social üzerinden açık şekilde Orbán’a oy çağrısı yapması ters etki yarattı. Yapılan araştırmalar, özellikle genç seçmenler arasında bu desteklerin Orbán’a yönelik tepkiyi artırdığını ve Peter Magyar’a yönelimi güçlendirdiğini gösteriyor.

Ö.M.: Macaristan’ın önemli gazetecilerinden Szilárd Pap, Democracy Now!’da yayımlanan söyleşisinde dikkat çekici bir tablo aktarıyor: Budapeşte’de on binlerce kişi sabaha kadar sokaklardaydı. Tanımayan insanların birbirine sarıldığı, müzik, içki ve araba kornalarının eşlik ettiği, adeta bir sokak karnavalına dönüşen bir kutlama yaşandı. Bu atmosferin, yalnızca bir seçim zaferi değil, aynı zamanda uzun süredir biriken toplumsal gerilimin boşalması ve “gerçek bir değişim” hissinin ortaya çıkışı olarak yorumlandığı ifade ediliyor.
Aynı değerlendirmede, bu sonucun uluslararası düzeyde de yankı bulduğu ve özellikle Benjamin Netanyahu gibi liderlerle kurulan siyasi hat açısından da bir kırılma anlamı taşıdığı vurgulanıyor.
A.İ.: Peter Magyar, Pazartesi günü yaptığı basın toplantısında yaklaşık üç saat boyunca gazetecilerin tüm sorularını yanıtladı ve ayrıntılı açıklamalarda bulundu. Gazeteciler, yıllar sonra ilk kez hiçbir sorunun engellenmediği, gerçek anlamda açık bir basın toplantısı yapıldığını ifade ediyor.
Magyar’ın açıklamaları arasında, Viktor Orbán döneminde seçilen anayasa mahkemesi başkanının cumhurbaşkanı olmasının ardından mevcut cumhurbaşkanının, sayıştay başkanının ve büyük kamu kurumlarının yöneticilerinin istifasını talep etmesi de yer aldı. Ayrıca Macaristan’ın Avrupa soruşturma mekanizmasına katılacağını açıkladı. Bu, Orbán’ın uzun süredir karşı çıktığı bir adımdı çünkü böyle bir sisteme dahil olunması hâlinde Orbán ve çevresinin Avrupa fonlarını nasıl kullandığına dair soruşturmaların başlatılmasının önü açılabilir.
Öte yandan, Donald Trump’ın desteğinin ters etki yarattığı olgusu, seçimlerden önce Avrupa’daki aşırı sağ çevrelerde de görülmeye başlamıştı. Örneğin Alternative für Deutschland, Trump’la ilişkilerine mesafe koyma ve dış desteklerin partiye yönelmesini sınırlama kararı aldı. Benzer şekilde, Giorgia Meloni de Trump hakkında “O Amerikalı, ben İtalyanım; o başka bir dünyada, ben başka bir dünyadayım” diyerek mesafe koyan bir açıklama yaptı.
Ö.M.: Kendisi de faşist bir partiden.
A.İ.: Evet, Fransız aşırı sağ liderleri de Donald Trump ile ilişkilerine mesafe koyma, hatta askıya alma yönünde adımlar atıyor. Bu durum, Trump’ın son dönemdeki söylemlerine Avrupa’daki aşırı sağ partilerin verdiği tepkinin bir parçası olarak değerlendiriliyor.
Bu tepkinin artması beklenebilir çünkü Avrupa’da Protestanlardan ziyade Katolik nüfusun ağırlıkta olduğu toplumlar söz konusu. Nitekim son günlerde Pope Leo XIV ile Trump arasında ciddi bir polemik yaşanıyor. Papa, Trump’ın politikalarını açık biçimde eleştirirken, özellikle kendisini İsa figürüyle özdeşleştiren görsellerin paylaşılması Katolik dünyasında büyük tepki topladı. Trump ise Pazartesi günü yaptığı açıklamada, Papa’yı doğrudan hedef alarak eleştiriler yöneltti. Buna karşılık Papa, “Yeter kendini yüceltmek, paraya tapınmak ve güç gösterisi; gerçek güç hayatın hizmetindedir” diyerek açık bir karşı çıkış sergiledi ve ABD’de Trump’tan çekinmediğini ifade etti. Bu gerilimin, özellikle Amerikan Katolikleri arasında ciddi bir huzursuzluk yarattığı, MAGA movement içindeki Katolik kesimlerde de yankı bulduğu belirtiliyor.
Ö.Ö.: “Ben olmasam Papa seçilemezdi!” demişti Donald Trump yani üslûpta gerçekten sınır tanımadığını gösterdi.
A.İ.: Hatta Papa seçilirken, “Ben seçeyim, bana danışsınlar!” dedi biliyorsunuz.
Ö.Ö.: Evet. “Kardeşi de iyi bir MAGA’cıdır; ben onu Papa’dan daha çok seviyorum, siyasetçi gibi davranıyor,” dedi.

A.İ.: Evet, aynen. Zamanımız hızla bitiyor; bir kısmi seçimden bahsetmek istiyorum. Kanada’da 13 Nisan’da üç bölgede ara seçim yapıldı. Toronto’da, Ontario bölgesinde iki milletvekilliğini de iktidardaki Liberal Parti kazandı. Quebec’teki sonuçlar henüz netleşmedi ancak orada da Liberal Parti’nin kazanma ihtimali bulunuyor.
Böylece Mark Carney mecliste mutlak çoğunluğa ulaştı. Bu durum aynı zamanda Donald Trump karşıtı bir oy olarak da değerlendiriliyor. Liberal Parti’nin bu beklenmedik kısmi başarısı, yüksek enflasyon, gıda ve petrol fiyatlarındaki artış gibi koşullarda iktidar partilerinin yıpranmasının beklendiği bir ortamda gerçekleşti. Ancak bu ekonomik sorunların sorumlusu olarak Trump’ın görülmesi nedeniyle, tersine bir eğilim ortaya çıktı ve ara seçimler Liberal Parti’ye mecliste mutlak çoğunluğu sağlayan bir sonuç doğurdu.
Ö.M.: Mark Carney’nin de 2029’a kadar garantilemiş olduğu söyleniyor.
A.İ.: Evet, iktidarda kalmayı garantilemiş oldu.

Diğer taraftan Hürmüz Boğazı’nda İran kaynaklı bir ambargo süreci başlamış durumda ancak bunun nasıl işleyeceği ve ne ölçüde uygulanabileceği henüz net değil. Bu nedenle, kimsenin tam olarak nasıl yürüyeceğini bilmediği bir ambargodan söz ediyoruz.
Ö.M.: Evet, bu sabah ayrıntılı bir analizle değinme fırsatı bulmuştuk. Aslında İran kazanmış gibi gözüküyor; “büyük bir yenilgiyle çıkmaktalar” şeklinde, gerçeklere dayanarak yapılmış bir analiz de vardı.
A.İ.: Şöyle bir durum ortaya çıktı: Hiç hesapta olmayan bir şekilde Hürmüz Boğazı’ndan geçişlerin İran’ın iznine tabi olabileceği yönünde bir ihtimal doğdu.
Ö.M.: Evet, aynen öyle, ondan da bahsediyorlar.
A.İ.: Aslında İranlıların bile düşündüğü bir şey değildi bu biliyorsunuz.
Ö.M.: Consortium News’ta Chris Hedges da bundan bahsediyordu: “ABD’nin otoritesi çöktü, dünya değişen bir düzene teslim oluyor” diye ilginç bir durumdan bahsediyor. Bunu konuşmaya devam edeceğiz herhalde.
A.İ.: Evet, devam edeceğiz. Peki, haftaya görüşmek üzere.
Ö.M.: Görüşmek üzere, çok teşekkür ederiz.
A.İ.: İyi günler.
Ö.Ö.: Görüşmek üzere.


