“Salgında bir kontrolden bahsedebilmek için günlük 1000 vakanın altına inmemiz gerekli”

-
Aa
+
a
a
a

Salgınlar Çağı: Pandemide Sağlık programının ilk bölümünde Osman Elbek ve Kayıhan Pala, COVID-19 pandemisinde Türkiye’yi yorumladı. 

Girizgâh
 

Girizgâh

podcast servisi: iTunes / RSS

(6 Mayıs 2021 tarihinde Açık Radyo’da Salgınlar Çağı: Pandemide Sağlık programında yayınlanmıştır.)

Ömer Madra: Merhabalar Osman Elbek ve Kayıhan Pala, hoş geldiniz. Programınız hayırlı olsun.

Osman Elbek: Günaydınlar.

Özdeş Özbay: Merhabalar, hoş geldiniz!

Kayıhan Pala: Merhabalar, günaydın.

ÖM: Evet bugün neyle başlıyoruz? Halk sağlığı açısından kapanmalara bakalım diyorduk galiba değil mi?

OE: Aslında bu programda biz biraz Türkiye ölçeğinde COVID-19 pandemisinin seyrini, uygulanan politikaları, birazcık da sağlığın kötüye kullanımını aslında tartışmak istiyorduk. Hem sağlıklı bir hayat hem demokratik bir hayat için sağlığın olumlu ve olumsuz kullanım alanlarına bakmak istiyoruz. Genel olarak da Türkiye’ye projeksiyon yapmaya çalışacağız. İsterseniz Kayıhan hocayla başlayalım: Halk sağlığı açısından fiziki hareket kısıtlaması, kilitlenme, kapanma ne anlama gelir, ne dersin Kayıhan?

KP: Öncelikle günaydın, bu ilk programda açıkçası biraz da heyecanlıyım, radyo deneyimim pek yok ama sorunu yanıtlamaya çalışayım. Şöyle ki bir bulaşıcı hastalık söz konusu olduğunda bu hastalığa karşı eğer bir ilaçla tedavi de mümkün değilse iki temel araçla müdahale edilebilir. Bunlardan bir tanesi yaygın bir aşılamadır -ki şu anda elimizde dünya için konuşuyorum bu hastalığa karşı etkinliği yüksek aşılar var. Ancak senin sorun, ağırlıklı olarak diğer halk sağlığı önlemleriyle ilgili. O zaman da biz o hastalığın bir insandan diğerine bulaşmasını önlemek için toplumsal hareketliliğin azaltılması adı altında birtakım halk sağlığı önlemleri öneririz. Dünya, aşı henüz bulunmadan önce toplumsal hareketliliği azaltarak bu hastalığın üstesinden gelmeyi bir başka değişle büyük ölçüde kontrol altına almayı başarmış ülke örneklerini ortaya koydu. Yani işte Güney Kore’den, Vietnam’dan, Yeni Zelanda’dan filan söz ediyorum. Bu ülkelerin sayısı fazla değil ama eğer istenirse halk sağlığı bakış açısıyla salgınla mücadele etmek bir hükümet politikası haline gelirse bunun başarılabileceğine ilişkin güzel örnekleri dünyanın önüne koydular. Burada amaçlanan bir kişi virüsle karşılaşınca o virüsün o kişideki bulaştırıcılık süresi boyunca bir başka kişiyle temasının kesilerek hastalığın yaygınlaşmasının önüne geçmek. Üzülerek söylemek gerekir ki Osman, Türkiye bu yaklaşımı başından beri benimsemiş değil. Bugüne kadar gerçek anlamda bir toplumsal hareketliliğin azaltılması girişimiyle karşılaşabilmiş değiliz. Kısmi olarak bazı girişimler oldu ama özellikle ‘çarklar dönsün’ yaklaşımıyla emekçilerin herhangi bir şekilde bu sürecin içine katılmaması nedeniyle çok da fazla biz toplumsal hareketliliği azaltabilecek bir yaklaşımı hayata geçirmedik. Zaman zaman adına ‘yarı kapanma’ veya ‘tam kapanma’ dendi, örneğin son gündeme getirilen ve altıncı günü bitmiş olan tam kapanma adlı girişim aslında tam kapanma filan değil. 16 milyondan fazla emekçinin çalışmak zorunda kaldığı bir ‘tam kapanma’ adının gerçek anlamda bir toplumsal hareketliliği azaltması beklenmemeli. Dolayısıyla bu iki etkili yöntem yani aşılama oranının arttırılması ve toplumsal hareketliliğin azaltılması bir arada uygulanmadığı müddetçe biraz işimiz zor gibi görünüyor. 

ÖM: Bir şey sormak istiyorum, yani hem aşıda da gecikmeler olduğu konusunda ciddi sorunlar var, birazdan konuşuruz herhalde, söylersiniz, bir de Kayıhan Pala’nın belirttiği nokta çok beni her gün söylemeye çalıştığım bir şey, bulunduğum noktadan Boğaziçi Köprüsü’nü görebiliyorum, Türkiye’nin en büyük köprülerinden biri, trafiği ve tam kapanmanın sözünün edildiği bir sırada benim hesap ettiğime göre dakikada iki kıta arasında en az 60 araç geçiyor her dakikada. Bu muazzam bir rakam yani 80-90 bin iki taraflı araç, otomobiller, motosikletler, kamyonlar, otobüsler geçtiği anlamına geliyor. Bunun nasıl bir kapanma olacağını da insan anlayamıyor doğrusu.

KP: Ömer Bey bu aslında virüsün taşındığı anlamına geliyor kapanma değil, yani Boğaz Köprüsü’nden karşıya taşıyoruz hem de bu ‘tatil algısı’ ile tatil yerlerine ve Anadolu’ya taşıyoruz. Bir süre sonra onlar tekrar İstanbul’a geri dönecekler. 

ÖM: Evet maalesef.

OE: Biz biliyoruz ki Kayıhan’ın dediği gibi 16 milyon emekçi bu kapanma denilen kavramın dışında, 6 milyonu da kısmi olarak dışında. Aslında her 5 çalışandan 1’i bu kapanma denilen kavramın içerisinde. Bir de kapanmanın hayata geçtiği ilk günlerde Bolu tünelinden iki günde 100 binden fazla aracın geçtiğini biliyoruz. O gün itibariyle Türkiye’de İstanbul’da en azından 100 kişinin 1’inde COVID-19 virüsünün olduğunu dikkate alırsak Anadolu’ya İstanbul’da bir COVID göçü olduğunu söyleyebilir miyiz sevgili Kayahan? Bir de “sokağa çıkma yasağı” diye bir tanım var mıdır halk sağlığında bir salgın pandemisini önlemek açısından?

KP: Osman önce ikinci soruya yanıt vereyim: Sokağa çıkma yasağı diye bir kavram yoktur halk sağlığı uygulamaları arasında. Bunun salgın bilimiyle hiç ilgisi yoktur. Salgın bilimi hastalığın bir kişide tebit edildiği durumlarda o kişinin izole edilmesi gerektiğini söyler. Ve eğer o hasta kişinin temasta olduğunu bildiğiniz kuşkulu insanlar varsa onları da karantina altına alınmasını önerir. Halk sağlığı uygulamaları arasında sokağa çıkma yasağı diye bir terminoloji olmadığı gibi, bu pandemi sırasında biz COVID-19’un açık havada bulaşma riskinin de çok düşük olduğunun farkındayız. Dolayısıyla açık havaları, deniz kıyılarını, parkları, sokakları insanlara yasaklamak salgın bilimiyle örtüşen bir yaklaşım değil. Aksine çok uzun zamandır evlere tıkılıp kalmak zorunda kalmış bütün yurttaşlar açısından hem beden sağlığı hem ruh sağlığını koruyabilmek için çıkıp biraz dışarıda hava almak, yürümek, “ya ne güzel iyi ki yaşıyorum” diyebilmek, eğer İstanbul’daysanız Boğaz’ı, Boğaz Köprüsü’nü, o güzelim manzarayı seyredilmek, başka kentlerde de sizin bulunduğunuz yerdeki bir ağacı, bir kuşu görebilmek oldukça önemli. Dolayısıyla böyle bir terminoloji söz konusu değil. Öte yandan bu ‘Covidler göçü’ tanımı da, gerçekten hani sosyal medyada bazen öyle şeylerle karşılaşıyoruz ki bu yaratıcılığa ben selam duruyorum, doğru bir yaklaşım. Geçen yıl bir örneğini gördüğümüz gibi bu yıl da bu virüs özellikle Hindistan varyantın İstanbul’da bulunduğu sayın bakan açıkladığı varyantın ve diğer endişe verici varyantların da etkisiyle önce Anadolu’ya, tatil yörelerine gidecek, daha sonra İstanbul başta olmak üzere büyük kentlere geri gelecek gibi görünüyor maalesef.

OE: Sevgili Kayahan, bir de halk sağlığı bakış açısıyla bakarsak marketlerde, kırtasiye malzemeleri, silgi, kalem, vs. satılmaması ve bu yasaklamanın hıfzıssıhha kanununa dayandırılabileceği herhangi bir meşru dayanağı var mıdır? Bir salgında hangi malzemelerde, hangi kısıtlamalara gidilebilir toplum sağlığı açısından?

KP: Osman, herhalde şaka olsun diye soruyorsun bu soruyu diye düşünüyorum! 

OE: Vallahi şaka gibi bir ülkede yaşıyoruz!

KP: Ama Osman ciddiye alıp yanıtlayamayacağım bunu izin verirsen çünkü gerçekten ilgisi yok. 

OE: Ancak Türkiye’nin geldiği nokta aslında sağlığın çok kötüye kullanımına iyi bir örnek. Totaliter ülkelerin tümü sağlığı, toplum ve birey sağlığını gerekçe ederek veya bahane ederek aslında ülkeleri daha totaliterleşme konusunda istedikleri adımları atıyorlar. COVID-19 bu anlamda da adeta bir “lütuf” sunuyor Türkiye’ye.

KP: Çok haklısın, burada şunu söylemek gerekir, biz kapalı ortamları olabildiğince az kullanalım diye bir yaklaşımı gündeme getirmeye çalışıyoruz. Çünkü virüs kapalı ortamlarda, çok sayıda insanın bulunduğu ortamlarda, iyi havalandırılamayan ortamlarda hızlı bulaşıyor. Buradaki temel meselenin o kapalı ortamların daha az kullanılmasına dönük düzenlemeler olması gerekirken salgınla ilgisi olmayan birtakım kısıtlamaların yine 1930 yılında yasalaşmış Umumi Hıfzıssıhha Kanunu’na dayandırılarak gündeme getirilmeye çalışılması gerçekten salgın bilimiyle ilişkili bir şey değil. Ben hayretle o Umumi Hıfzıssıhha Kanunu kararlarının altına imza koyanlara bakıyorum. Gerçekten bu tarihi önemde epeyce tartışılacak bir kavram olarak karşımızda duruyor. 

OE: Senin cümlelerinden aklıma Çanakkale Dardanel fabrikası geldi, Vestel fabrikası geldi, oradaki çalışma koşulları geldi. O fabrikalardaki kapalı ortamlarda çalışanların, emekçilerin yan yana çalışmasında hiçbir mahzur görülmezken, Çanakkale’de sahil kordonunu COVID-19 uygulamaları çerçevesinde yaya trafiğine kapatmak, iki kişiden fazla yan yana yürüyen kişileri sahile, kordona almamak gerçekten trajik komik Türkiye manzaralarından biri herhalde. 

KP: Çok haklısın, örneğin Batı’da da uygulanan 10 kişiden daha az insanın bir araya gelmesi gibi bir uygulama anlaşılabilir ama açık ortamların insanlara yasaklanması gerçekten açıklanamaz. Bu salgın bilimiyle, epidemiyolojiyle uzaktan yakından ilgisi olan bir düzenleme değil. 

ÖM: Yani ‘yaş meselesinin kısıtlanmasında da bir tuhaflık öteden beri yok mu?’ diye düşünüyorum ben şahsen değil mi? Belli yaşların olmayacağı gibi bir anlayış mı var burada? Nasıl yorumlayacağız?

KP: Ömer Bey şöyle yorumlamak lazım, bu hastalık sırasında daha en başından beri anlaşıldı ki 60 yaşın üstündeki insanlar risk grubunda yer alıyorlar. Dolayısıyla 60 yaş üstündekiler hastalandıklarında hastalığı daha ağır geçirdikleri ve yaşamını yitirme riskleri daha yüksek oldukları için onları korumamız gerekir. Ancak onları korumak demek eve hapsetmek demek değil, çünkü bir yanıyla biz insanları virüsten korurken diğer yanıyla onları bedensel ve ruhsal sorunlarla karşı karşıya bırakmamak zorundayız. Çünkü sağlık bir bütün, onları korumak için yapabileceğimiz en iyi şeylerden bir tanesi onları aşılamak ve az önce sözünü ettiğimiz kapalı ortamlarda fazla insanla bir araya gelmelerinin önüne geçecek hem bir sağlık iletişimi tekniği kullanmak hem de gerekiyorsa bazı düzenlemeler yapmak. Bunun dışında onlara evde kalmaya zorlayan, onların kamu araçlarını kullanmalarını kısıtlayan yaklaşımlar yine doğru ve gerçekçi değil. Dünyada örneği yok üstelik, Türkiye’de uzun zaman 65 yaşın üstündeki yurttaşlarımızı evde kalmak zorunda bırakan uygulamanın bir olumlu sonuç doğurduğuna ilişkin bilimsel bir rapor, bilimsel bir araştırma sonucu da yok. 

ÖM: Evet.

OE: Hem de bu grubu en fazla aşılamışken.

KP: Evet. 

OE: Aslında aşılananlar arasında en yüksek grubun 65 yaş üstü olduğu bilirken. 

ÖM: Evet bunu Selim Badur’la da sık sık konuşma fırsatımız oluyor. Bir tutarsızlık göze çarpıyor burada değil mi?

OE: Türkiye’nin aslında salgın politikası sürecin başından itibaren tutarsızlıklar, keyfiyetler ve günlük politikalar olarak şekilleniyor. Bir öngörü, bir projeksiyon dahilinde yürümüyor. En son uygulamada “temel gıda maddeleri nedir?” sorusunun ‘kapanmanın’ yedinci gününde olduğumuz bugün bile hâlâ yanıtlanamamış olması ve tütün ürünlerinin temel bir gıda maddesi olarak kabul edilmiş olması dünyada herhalde mümtaz bir örnek olarak Türkiye’yi sıralamaya sokuyor. Belki buradan devam edersek... Türkiye’de dün akşam Sayın Bakan’ın açıklamalarıyla birlikte belirgin müjdeler de verildi, yani hızla vaka sayısının azaldığına ve işlerin yolunda gittiğine dair. Benim bütün bu salgın politikasında gördüğüm zaten pek çok müjde geliyor, ama müjdelerle gerçekler arasında hep farklılıklar oluyor. Örneğin bugün Türkiye’de salgının azalan süreci dediğimiz yerde nerede olduğunu bir kere daha hatırlamak lazım. İki gün kadar önce Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ)’nün açıkladığı epidemiyoloji raporunda Türkiye günlük olarak haftalık süreçte en fazla vaka saptanan dördüncü ülke, sıramız burası. Hâlâ Hindistan, Brezilya, ABD’nin arkasından Avrupa’nın birincisi, dünyanın dördüncüsü konumundayız. Bu yüzden bir anda müjdelere kapılıp işte “17 Mayıs’ta 5 binden az vakaya ulaşacağız ve süreç bitecek, rahata ereceğiz” projeksiyonu yapmamak gerekiyor. Bu yüzden hedefleri biraz konuşmamız lazım. Sevgili Kayıhan’ın derse gireceğini biliyorum o yüzden izninizle bu hedefler kısmına birkaç cümle söylemek istiyorum. Dünyada COVID-19 pandemisinin kontrol altında olduğunu tanımlayan tarihler falan yok, hiçbir yerde işte “şu tarihte şu kadar vaka bekliyoruz” gibi bir projeksiyon yok. Bunun yerine ölçütler var, 100 binde 10’un altında vakanın olması bir ülkede COVID-19 pandemisinin kontrole girdiğinin, kontrolde olduğunun işareti. Türkiye’ye projekte edersek bu ölçütü; kontrolden bahsedebilmek için günlük 1000 vakanın altına inmemiz gerekli. Geçen haftayı ortalama 36 bin küsur vakayla geçmiş bir ülkedeyiz oysa. Bu yüzden hedefimizi günlük 1000 vakanın altına gidecek olarak tanımlanması gerekir. Hani kapanma demediğimiz, diyemediğimiz bu mevcut kısma fiziki hareket kısıtlanmalarından açılmanın olabilmesinin şartı ise 2 hafta süreyle test pozitifliğinin en azından %5’in altında, hatta ideal olarak %3’ün altında olması gerekiyor. Türkiye’de ise %10,5-11’lerde devam eden bir test pozitifliği var. Öte yandan hekim olarak gündelik pratikte bildiğimiz üzere Türkiye’nin test politikası ne yazık ki sürecin en başından itibaren testi sadece şikâyeti olan kişilere yapması biçiminde seyrediyor. Halbuki İngiltere çok iyi bir örnek olarak karşımızda, hem aşılama hem yaygın test politikasıyla COVID-19 pandemisini hem de İngiltere varyantının olduğu bir ülkede, kendi ülkesinde azaltabilmeyi ve durdurabilmeyi başardı. Bunun yollarından biri çok yaygın test yaptı. Bugün itibariyle Türk her 1000 kişiden 3’üne COVID-19 PCR testini yaparken İngiltere bunun 5 katını yapıyordu. Yani biz en azından günlük test sayımızı 400 binin üzerine çıkarabilirsek gerçekten vakaların önemli bir kısmını bulabilir, bulduğumuz vakaları izole edebilir ve toplumda COVID-19 pandemisinin yaygınlığını azaltabiliriz. Ama ısrarla test sayısında azalmanın olduğu, bunun vakalarda azalma olarak tercüme edildiği bir yerdeyiz ne yazık ki. Sayın Bakan’ın birkaç gün önce “hastanelere başvuru azaldı o yüzden test sayılarımız azaldı” cümlesi doğru bir cümle ama aynı zamanda Türkiye’nin sağlık politikasının nasıl yanlış olduğunu da ortaya koyan bir cümle. Çünkü Türkiye’nin salgın politikası baştan beri sağlık kurumlarına başvuran kişilerin incelemesi üzerine kuruldu. Halbuki tüm dünyada COVID-19 pandemisi birinci basamak dediğimiz hastanelere başvurmadan önceki aşamalarda yakalamak ve izole etmek üzerine şekilleniyor. Bunu başaramadığımız için Türkiye, nisan ayını gerçekten çok yıkıcı bir vaka ve ölümlerle geçirdi. Biz tüm salgın pandemisinde en yüksek vaka sayısına nisan ayında ulaştık, 50 bin günlük vaka sınırına ulaştık, ölümlerde günlük 280 vefat sayısını geçtik. Bu bizim pandemideki ne yazık ki en yüksek yıkımımızın olduğu aydı. Bu yüzden çok hassasiyetle, hemen müjdeler vermeden “çok büyük kazanımlar geçtik, çok iyi yerlere geldik” demeden, bu cümlelerle kişilerde “tamam biz bu süreci atlattık” gibi bir risk algısını doğurmadan yol almak lazım. Unutmayalım ki bugün itibariyle Türkiye’de yaklaşık 80 milyon insan hâlâ çok yüksek risk grubunda yaşıyor. Bu dünyanın “sayılı” ülkelerinden biri olmak demektir. Türkiye yeni vaka sayısında Avrupa’da 1 numaralı sırada, toplam vaka sayısında Avrupa’da ikinci, dünyada beşinci sırada ne yazık ki. Üzücü ama Türkiye COVID-19 pandemisinin tümüyle kontrolden çıktığı, salgının toplumsal hayatı derinden etkilediği bir yerdeyiz. İşin zor tarafı örneğin esnaf intiharlarına burada dikkati çekmek lazım.

ÖM: Evet, çok önemli.

OE: Bu kadar yaygın hastalığa rağmen Ömer Bey, nakdi gelir desteğinde gelişmekte olan ülkeler -Türkiye’yi gelişmekte olan bir ülke olarak kabul edersek- GSYİH’nın %4’ünü nakdi desteğe ayırıyorlar Gerçekten kiraların ödenmesi, eve ekmek götürülmesi çok kritik bir şey. Kapanmanın kısa dönemdeki en önemli yan etkisinin ekonomik gelir üzerinde olduğunu biliyoruz. Türkiye GSYİH’sının %1,1’ini ayırıyor nakdi gelir desteğine ve Meksika’dan sonra gelişmekte olan ülkeler arasında en kötü konumdayız bu açıdan. O nedenle kapanmaları daha etkili hale getirirken, nakdi gelir desteğini de sunarak sağlığa bir bütüncül olarak bakabilmek zorundayız. Öte yandan mutlaka ve mutlaka aşılamayı, aşılanma hızımızı da arttırmamız lazım.

ÖM: Evet, yani Türkiye’nin ayrıca bu vaka sayısında azalma olduğunu söylüyor sayın Bakan, öte yandan vefat sayısında gene ciddi bir yükselme olduğu daha dün itibariyle son verilen rakamlarda da göze çarpıyor. Bir de böyle kaygı verici başka durumlar var rakamlar var. 

OE: Türkiye’de vefat sayılarının özellikle yoğun bakımda yirmi günden sonra kaybedilen COVID hastaları için COVID olarak tanıya geçmediğini, COVID PCR testi negatifleşenlerin de temel ölüm nedeni olarak COVID olarak işaretlenmediğini, o yüzden resmi vefat sayılarının 2-3 katında vefatın olduğu bilimsel olarak da ortaya konuldu. Pandemide 100 binin üstünde yurttaşımızı COVID-19 nedeniyle kaybettik. Buna karşı en önemli çözüm olanaklarından biri olabilecek aşılanmada ise çok çok yavaş gidiyoruz; günlük 120 bin doz aşı yapabiliyoruz. Eğer bu hızla devam edersek ağustos 2022’de biz ancak Türkiye’nin %75’ini aşılayabilecek durumdayız. 

ÖÖ: Neden böyle yavaş ilerliyor? Yani “günde 1,5 milyon potansiyelimiz var” demişti Sağlık Bakanı, nerede sorun yaşanıyor şu anda?

OE: Çok net, aşımız yok çünkü. Aşılar konusunda sürecin en başından itibaren Türkiye yanlış bir politika izleyerek kendisini tek bir aşıya mahkûm etti. CoronoVac aşısı kötü bir aşıdır demiyorum, tüm aşılar bugün itibariyle DSÖ’nün o sınır değerlerinin üstünde, %50’nin üstünde etkili ama tüm dünya aşıyı çeşitlendirirken, hani tabir-i caizse tek bir sepete tüm yumurtalarını koymazken, Türkiye çok uzun bir süre hem de çok talihsiz beyanlarla, hani hatırlarsınız “ben halkım için en güvenilir aşıyı seçtim” deyip diğer aşılara bir tür güvensizlik yaratarak tek bir aşıya bağlandı. Çin devleti de bugün itibariyle aşının -en azında bakan açıklamasına göre- sevkine izin vermiyor. Ama Türkiye’nin alt yapısı aşılama kapasitesini gerçekten çok üst düzeye çıkarabilecek düzeyde. Sağlık çalışanları olarak biz aşıya inanan insanlarız ama elimizde aşı yok, temel sorunumuz bu. O yüzden dünyada nüfusa oranla aşılama açısından Türkiye 11. sıraya düştü. Bu aşılamada Avrupa’nın kimi ülkeleri -ki Birleşik Krallık bizden hep iyiydi- örneğin Almanya aşılama oranında bizim önümüzde geçti ne yazık ki. 

ÖM: Evet, galiba bu ilk programın da sonuna geliyoruz. Bir parçamız var galiba değil mi Osman Elbek?

OE: Evet, istedik ki, daha doğrusu programı duyurmamızdan sonra, birkaç istek bu yönde geldi ve her programın sonunda ben veya Kayıhan’ın seçtiği bir parçayla bitirelim diye düşündük. Bu ilk programın seçimi benden olsun dedim. Bilelim ki hayat iyidir, güzeldir. Yani COVID-19 gibi bir musibeti tartışıyor olsak bile hayat var oldukça, nefes aldıkça, başka bir dünyaya inandıkça ve direnmeye devam ettikçe yaşam daha da güzelleşecek. O yüzden ‘Teşekkürler Hayat’ demek istiyorum. Öğrendim ki bu şarkıyı birkaç zaman önce sevgili Osman Kavala da istemiş. Bu vesile ile buradan onun kulaklarını da çınlatarak, dostluk mesajları vererek ‘Teşekkürler Hayat’ demek istiyorum. 

ÖM: Çok teşekkürler onu çalarak bugünkü ilk programımızı da sona erdiriyoruz Osman Elbek. Kayıhan Pala ayrılmak zorunda kaldı dersi için, erken ayrılmak zorunda kaldı. Bu parçayla bitiriyoruz, çok teşekkür ederiz.

ÖÖ: Görüşmek üzere. 

OE: Teşekkür ederim.