İnsan sonrası kuramı, olanakları, sınırları

-
Aa
+
a
a
a

Özellikle felaket anlatıları altında bunalarak ekolojik yıkım, türlerin yok oluşu, salgınlar, iklim krizi gibi  konular üzerine düşünmekten kaçma temayülünün yerine, var olan düşünme ve algılama biçimlerini sorgulayarak onları yerinden edecek ortak tahayyüller geliştirmemizin önemi giderek artıyor.

Metropolitika
 

Metropolitika

podcast servisi: iTunes / RSS

Geçen yaz sonu ve sonbahar boyunca İstanbul sokaklarında “Antroposen” ile karşılaştık. 16. İstanbul Bienali'nin teması Antroposen üzerine bienal süresinde konuşuldu yazıldı, çizildi ama sanki hala bu kavram tam oturmadı kafamızda. Antroposen ile bağlantılı olduğunu tahmin edebildiğimiz bir kavram da kitapçılarda ve dergi bayilerinde görülmeye başladı: “İnsan Sonrası”. Yapı Kredi Yayınları’dan çıkan üç aylık düşünce dergisi Cogito’nun 2019 kış sayısının konusuydu “İnsan Sonrası”. Bu sayıdaki tartışmalar ile belki daha önce farkına varmadığımız veya bilmediğimiz terimleri ve temaları tanıdık. İnsan sonrası terminolojisi farklı bakış açılarına ihtiyaç duyduğumuz bugünlerde bizde hem merak hem de heyecan uyandırdı. Bu kavramlar bize neler anlatıyor? Antroposen ne demek? Ve şimdi niye İnsan Sonrası? sorularıyla yola çıkıp son yıllarda ekoeleştiri çalışmalarının da  izinden giderek oluşmuş külliyatın meselelerine daldık.

Öncelikle Antroposen sözcüğünden işe başlamak, insan sonrası kavramı ve bu kavramın getirdiği terimler dalgasında batmadan yüzmek için aydınlatıcı olacaktır. Uluslararası Stratigrafi Komisyonunun, küresel jeolojik zaman ölçekleri olarak onayladığı Pliocene (5.333 milyon yıl ile 2.58 milyon yıl arası jeolojik çağ), Pleistocene (yaklaşık 2.580.000'den 11.700 yıla kadar süren jeolojik dönem), Holocene (bugünden yaklaşık 11.650 yıl önce başlayan jeolojik çağ) olarak adlandırılmış jeolojik dönemler var. Göktaşı çarpmaları, birçok türün yok olması, buzullaşma gibi fenomenlerin dünyayı temel bir şekilde değiştirmesiyle bir dönemin bitip diğerinin başladığı kabul ediliyor. Bu yazının yazıldığı Nisan 2020 tarihine değin, Uluslararası Stratigrafi Komisyonu, jeolojik zamanın bir alt bölümü olarak Antroposen’i resmi olarak onaylamış olmasa da gitgide artan sayıda akademik (jeolojik ve diğer birçok alandaki) ve sanatsal çalışma Holocene’nin bitmiş ve Antroposen’i başlamış olarak kabul ediyor. Anthropos’un (Eski Yunanca’da erkek insan) yani insan öznenin dünyayı jeolojik bir güç olarak değiştirdiği bir dönem demek Antroposen. İlk olarak Paul Crutzen ve E. F. Stoermer 2002’de Holosen’den Antroposen’e geçişten bahsediyor. Aslında 1700’lerden itibaren jeolog, coğrafyacı ve diğer bilim insanları yeryüzünün şekillenmesinde insanların önemli bir etkiye sahip olduğunu söyleyerek insan etkisinin olumlu olduğunu iddia ediyorlar. Crutzen ve Stoermer ise insanın jeolojik güç haline gelmesinin olumsuz etkisi üzerinden Antroposen’i tanımlayarak bugün yaşadığımız ekolojik ve iklim felaketleri ile bağlantısını kuruyor. Cook, Rickards ve Rutherfurd da Antroposeni diğer jeolojik dönemlerden farklı kılan kaygılandırıcı durumun insanın yarattığı felaketin dünya sisteminin işleyişinde tüm diğer global etkilerin toplamından niteliksel olarak farklı kaymaları tetiklemesi olduğunu vurguluyor. Antroposen çağının tam olarak ne zaman başladığı ise halen tartışılıyor. Kavramı ortaya atan Crutzen ve Stoermer, Watt’ın 1784 yılında buhar motorunu icat etmesiyle başlayan Sanayi Devrimi sonrası fosil yakıtları dönemini başlangıç olarak önerse de Antroposen’i tarımsal 'devrim' (yaklaşık 10 000 yıl önce) ile başlatanlar var. Uluslararası Stratigrafi Komisyonu ise ilk atom bombası patlamasının stratigrafik (dünyadaki jeolojik katmanlar) açıdan etkisinin altını çizerek patlama tarihi 1945'i Antroposen’in başlangıcı olarak öne sürüyor.

Jeolojik tartışmaların felsefi tartışmalarla iç içe geçtiği Antroposen çağı eleştirilerinin çıkış noktası hümanist düşünme, algılama ve yönetim biçimlerinin dünyayı kontrol altına alarak “katmanlı çevresel, toplumsal-iktisadi, duygulanımsal ve ruhsal sorunları tetiklemiş” olması. Her şeyin insan ve insana hizmet için var olduğu düşüncesinden hareket eden hümanizmin insan-merkezli bakış ve yaklaşımına mesafe alıyor bu eleştirel bakış. İnsan ve çevre ilişkisini bir ikilem içinde gören, bu ilişkiyi hiyerarşize ederek insanı bir üst kategoride payelendiren anlayışı yerinden ediyor. İnsanı dünyayı paylaştığı diğer canlı ve canlı olmayanlarla eşit ve etkileşim içinde konumlamanın peşinde gidiyor.

Posthümanizm yani Hümanizm Sonrası veya İnsan Sonrası, hümanist perspektifin ötesine geçme ve insan merkezli dünya görüşünü terk etme cesaretini gösteren bir düşünme biçimi olarak önümüze açılıyor. Öznelliğin insan-merkezci düşünce içinde yeniden tartışılması ve tasarlanması, insan sonrasına ve insan dışına ilişkin yeni bir etik anlayışın düzenlenmesine yönelik bu düşünme biçimi, ekolojik ve yeni-feminist bir politik anlayışı beraberinde getiriyor. Tam da bu nedenle insana getirilen eleştirel bakış 1990'larda Katherine Hayles, Donna Haraway, Rosi Braidotti gibi feminist teorisyenlerle şekilleniyor ve yine Karen Barad, Helen Hester, Jane Bennett ve Anna Tsing gibi feminist  bilim uzmanı ve düşünürlerin ortaya koyduğu diyalojik çalışmalardan besleniyor. İnsan sonrası  üzerinde çalışanlar şöyle soruyor: İnsandan, Anthropos’tan İnsan Sonrası’na geçişi nasıl gerçekleştirebiliriz? Anthropos sonrasında yaşam biçimleri ve pratikler nasıl olur, olacak, olmalı ? Antroposen döneminin insan merkezci bakış açısının sürdürülebilir olmadığı gerçekliği ile yüzleştikçe yeni duyarlılıklar ve Helen Hester’in dediği gibi ihtimam (çare) geliştirme yolları araştırılıyor. (Cogito, s. 349-350).

İnsan sonrası siyaset üzerine düşünmeye başladığımızda şöyle temel bir soru gündeme geliyor: İnsanı kibirli pozisyonundan indirdiğimizde yeni siyasi özneyi nasıl tanımlayacağız? Bu soruyu cevaplarken ilkin Antroposen tartışmalarının kesiştiği insan sonrasının tanımına kısaca bakacağız. Ardından Cogito’nun insan sonrası konusunu nasıl ele aldığına ve bu sayının günümüz ekolojisi için önemi üzerinde duracağız. En son olarak da Antroposen çağında insan sonrası sanat ve edebiyat tahayyüllerine kısaca bakarak yaşamı sürdürebilir kılan temel koşulları yaratmak için nelerin gerekli olduğuna, nasıl bir etik alan açabileceğimize değineceğiz.

İnsan sonrası kavram olarak, genel sanılanın aksine, hızlı teknolojik ilerlemelerin radikal bir savunucusu değildir. İnsan sonrası, insan öznenin muhayyel ve teorik bağlamda mutlak hakimiyetinin korunduğu alanların sorunsallaştırmasıyla işe başlıyor ilkin.  Eleştirel insan sonrası çalışmalarının akla gelen ilk ismi İtalyan feminist filozof Rosi Braidotti, Da Vinci’nin mükemmel insanı simgeleyen Vitruvius Adamı çiziminden yola çıkarak Hümanist görüşün doğayı alt etmiş, Avrupa-merkezci, tüm standartların ona göre belirlendiği insan tasarımını sorguluyor. Tarihsel olarak “insan’/’Erkek-insana” tekabül eden özneyi kuran süreçleri eleştirel yakın okuyor. Braidotti’ye göre insanı kutsayan hümanist görüş  “insanın rasyonel aklının kültürel bir modele” dönüştürülmesiyle birlikte cinsiyetçi ve ırkçı bir dünya yaratıyor. (Cogito, s. 64-65). Özellikle ikinci Dünya Savaşı, Nazi iktidarı ve Holokost gibi toplu kıyımların sonucunda, Fransız ekolünden Michel Foucault, Jacques Derrida, Louis Althusser gibi teorisyenlerin hümanizm karşıtı görüşlerden beslendiğini belirten Braidotti, bu gelişmelerden etkilenen post-yapısalcı entelektüellerin, insan sonrası  düşünce yordamına zengin bir kaynak sağladıklarının altını çiziyor.  İlkin öznellik meselesini ele alıyor Braidotti. Cogito Dergisi’nde “İnsan Sonrası, Pek İnsanca: Bir Posthümanistin Anıları ve Emelleri” makalesinde yaratıcılık olarak insan sonrası özne alt başlığında Giorgio Agamben’in zoe  kavramını yeniden okuyor. İnsan sonrası  öznenin canlı varlıkların dinamik, kendinden organize yapısıyla birlikte düşünülmesi gerektiğini vurgulayan zoe-merkezci yaklaşımı politik ve etik olarak öne çıkarıyor Braidotti. Zoe, monizm ve Spinoza’nın etiğine bir dönüşü işaret ederken parçası bulunduğumuz dünyaya seyirci kalmamayı, içkin bir çerçeveden, onun parçası olduğumuzu söylememizi öneriyor. Braidotti’ye göre ancak zoe-hayat düşüncesi, insanı egosantrik bağlarından  koparabilecektir (Cogito, s. 69). Dahası, liberal hümanist görüşün yücelttiği akıllı eril insan kategorisi sarsılabilecek ve bilenin sadece Anthropos olmadığı yeni bir etik ve politik yaklaşımın temelleri de atılabilecektir.

Cogito Dergisi’nin “İnsan Sonrası” sayısının derlediği yazarların başında gelen Braidotti’den yola çıktığımızda insan sonrası kavramının insanı kendi varoluş biçiminden ve bedenselliğinden tümüyle ve geri dönüşsüz şekilde ayırmaya girişen ikili karşıtlıkları (akıl/ruh, doğa/kültür gibi Kartezyen ayrımlar) reddettiği görülüyor. Cogito’daki insan sonrasına yönelik yazıların esas meselesi araçsal akıl, düşünce, yorumlama, nesnellik süreçlerinde hümanizmde tanımlanan insan kavramına eleştirel bir gözden bakmaktır. İnsan sonrası durumda bilginin ve öznelliğin üretim ve yaşam kartografisini çıkaran yazıları kısaca şöyle özetleyebiliriz.  Deleuze’in Öznesiz Etiği (Hakan Yücefer), Antroposen ve Posthuman Çağı’nda İnsan Sonrası Olmak (Ezgi Ece Çelik), Meşakkatli Zaman/lar ve Hiçlik Ekoljileri: Tekrar-Dönme, Tekrar-Hatırlama, Hesaplanmazla Yüzleşme (Karen Barad), Alfabeler (Ruth Miller), Disiplinlerarası Ekolojik-Etik Karşılaşmalar: Çoğalan ve Yayılan Bir Aradalıklar  (Merve Şen, Ezgi Hamzaçebi, S. Sezen Kutup),  Çok-çok-ama-çok-sıkılmak ve Mucizeler Arasında İnsan Sonrası - Oxana Timofeeva ile Söyleşi (Oxana Timofeeva, İlksen Mavituna), Kozmopolitikanın İzinde: Özneler, Eko-kozmopolitanizm, İmkânlar ve Duvarlar (Deniz Gündoğan İbrişim), Bağırsağıma Bir Aşk Mektubu: Ekolojik Biraradalık Olasılıkları İçin Bir Önerme (Deniz Kırkalı), Sevim Burak’ın Ford Mach I’inde İnsan Olmayanların Yolculuğu (Selver Sezen Kutup), Ekin Kano ile “İçim Şişiyor, Varoluş Üzerine Çeşitlemeler” (Ezgi Hamzaçebi - Ekin Kano),  İnsan Sonrası Sanat: “Ne En Eski Ne En Sabit Problem” (Nazlı Ökten),  Zenofeminizm - Bir Yabancılaşma Politikası (Laboria Cuboniks), Sapiens + İhtimam - İnsan Sonrası Siyasette Akıl ve Sorumluluk (Helen Hester ). İnsanlığın başka varlıklarla ve insan sayılmayanlarla ilişkilenme biçimlerini, diyalojik bir arada olma tasavvurlarını öne çıkaran yazılarda göze en çok çarpan konu ise bedenselliğimiz ve yerküreyle ilişkilenme biçimimiz. Merve Şen, Ezgi Hamzaçebi, S. Sezen Kutup’un söyledikleri, beden-mekân-doğa-kültür sürekliliğinin altının çizildiği şu sözler derginin genel odağını ve meselesini oluşturuyor:

“... mekânı, her birimizin ilk ikâmet olan bedenden, ‘ev, yerleşke, habitat’ gibi anlamlara gelen, etkileşim ve karşılaşmaların meydana geldiği oikos’a genişletmek mümkündür. Yine insan üzerinden gidecek bir hattı takip edersek, gerek bedenimizdeki göze görünmez miktobiyotalarla, gerekse gündelik hayatta insanlarla ve insanolmayanlarla kurduğumuz bir aradalıkların, bizleri her daim farka ve yeni tertiplere açılan deneyimlere ortak ettiğini fark ederiz. Bu da yeni bakışları, düşünceleri, eylem biçimlerini ve sorumlulukları hem mümkün hem de gerekli hâle getirir.” (Cogito, s. 241).

Cogito’daki metinlerin ortak noktası Antroposen çağında insan türünü atfedilen dokunulmazlığı söküp atmaktan ve doğanın herkes ve her canlı için bir ortakyer olduğundan geçiyor. Doğa, bir figür ve inşadır. İnsan, insan olmayan, organik, organik olmayan, teknolojik ve teknolojik olmayan pek çok aktörün ortak dolaşık inşasıdır. Ezgi Ece Çelik’in Braidotti’den alıntıladığı şu cümle bunu sağlamlaştırır nitelikte: “Anthropos’un krizi, doğal addedilmiş ötekilerin şeytani gücünü serbest bırakır. Hayvanlar, böcekler, bitkiler ve çevre, aslında tüm bir evren ve kozmos işin içine girer.” (Cogito, s. 149)

Feminist bilimci ve akademisyen Karen Barad bu dolaşıklığı Bohr’un belirsizliğe dayalı kuantum teorisinden yola çıkarak kavramsallaştırdığı “intra-action” ile açıklıyor. Barad, maddenin edilgenliğini reddederek, özne ve nesnenin birbirinden ayrı olarak ortaya çıkmadığını, aksine aralarındaki ilişkinin bunların üretilmesinde rol oynadığını savunuyor. “Intra-action” özne ve nesnenin münferit failliklerinini reddederek esasen dolaşık failliklerin ortak inşasına odaklanıyor. Bu da, nesnenin özneden, maddenin düşünceden ayrı olmadığı, insanın insandışılardan ayrıştırılamayacağı bir ağın görünür olmasına imkan sağlıyor. Cogito’da Bülent O. Doğan’ın çevirisiyle yayımlanan Barad makalesi ise bu ağın zamansal ve mekansal boyutunu gözler önüne seriyor. Karen Barad doğrusal ve ileriye akan zaman anlayışını yerinden ederek dünyaya farklı boyutlarla bakmanın aciliyetini vurguladığı “Meşakkatli Zaman/lar ve Hiçlik Ekolojileri” denemesinde, Kuantum Fiziğinin zaman-mekan-madde dinamiğine benzer bir kurgusu olduğunu söylediği Kyoto Hayashi’nin “From Trinity to Trinity” romanını ele alıyor. Bu romanda adı olmayan kahraman hibakusha (Japon kökenli bu kelime Hiroşima ve Nagasaki'nin 1945'teki atom bombalarından etkilenen insanlar için kullanılmaktadır) Nagasaki’den Trinity’e hac yolculuğuna çıkar. Genel olarak bilinenin aksine ilk atom bombası Hiroşima ve Nagasaki’ye değil, Amerika Birleşik Devleti tarafından deneme amaçlı olarak New Mexico’da Trinity’e atılmıştır. Hibakushanın bu hac yolculuğu doğrusal değil dairesel bir yolculuktur; “başka başka toprakları birbirine bağlayan sömürgecilik, ırkçılık ve militarizm dolaşıklıklarına (entanglements) refakat eden yollar” hibakushayı sadece diğer insan hibakushalara değil, bombayı deneyimlemiş olan yılan, böcek, bitki toprak, kayaya olduğu gibi esen rüzgardan etkilenen ölmüş, doğmamış olanlar ve hayaletlerine, yani “insanın öteki saydıklarının hepsi”ne bağlar. Kronolojiye hiç yer vermeden birden fazla zamanda geçen roman, kronolojik anlatımların ne barındırıp neyi dışladığını ve önemli bulduklarını bir araya getirme mekanizmalarını nasıl oluşturduklarını görmemizi sağlayarak kronolojik anlatım biçimini sekteye uğratıyor. Atom bombasına endekslenmiş Hiç şüphesiz Antroposen çağı, nükleere endeksli korkular, zamansallık ve politikalarla süregelmiştir. Ancak, Karen Barad’ın çarpıcı tespitinde dile getirdiği gibi ironik bir şekilde, nükleer enerjinin temelinde var olan Kuantum Fiziğinin “zamanın radikal yeniden düşünüşünü” atlamıştır. Kuantum belirlenimsizliği, Newton Fiziği’ni sarsmış olsa da, Newton Fiziği sömürgeci, ırkçı, militarist ve küresel dünyayı kontrol altına alma hırsının altyapısı olarak işlemeye devam etmektedir. Örneğin maddesel boşluk varsayımı, Newton Fiziğinde merkezi bir rol oynayarak sömürgeciliğin, insan sayılmayanların yaşadığı topraklarda hak iddia etmesine yardımcı olurken “kuantum belirlenimsizliği sadece maddenin varoluşu için değil, varolmayışı için de yani boşluğun doğası için de kilit niteliktedir.” Çünkü “Vakum boş olmaktan çok uzaktır; özlemle hızlı bir akıştır, hepsi bir arada varolan olmuşların, olabileceklerin, yine de olabileceklerin sayısız olanağı, tahayyülüdür.” (Cogito, s. 190 )

Bir arada varoluşlara, bireyler ve toplulukların insan ve insan dışı tüm canlılar ve hayvanlara kurduğu ilişkiyi eko-kozmopolitanlık kavramı üzerinden inceleyen Deniz Gündoğan İbrişim’in “Kozmopolitikanın İzinde: Özneler, Eko-kozmopolitanizm, İmkanlar ve Duvarlar” adlı makalesi de Karen Barad’ın dairesel zaman ve dolaşıklığını gözeterek eko-kozmopolitanizm kavramını Julian Roman Pölser’ın Duvar(2013) filmi üzerinden tartışıyor. İnsan sonrası tahayyülünü milliyetçilik, sömürgecilik, ırkçılık ve türcülük gibi hiyerarşi ve ötekileştirme poetika ve politikasından koparmayı amaçlayan eko-kozmopolitanizm, “ulus-devletin dar inşasına yeryüzünü ve insan olmayan ve insan dışı mevcudiyeti” katmayı amaçlayan bir kozmopolitanlık önermesini içeriyor. Böylelikle, dünya vatandaşlığını farklı bir yerden, başka bir icat edilen topluluk üzerinden yeniden inşa etmenin yollarını arıyor. Eko-kozmopolitanizm, ulus, kan bağı ve din yerine eko-sistemler ve insan dışı canlılar  ile toplumsal sistemlerin karmaşık ilişkisini yerel, kültürel ve aynı zamanda küresel bağıntılar üzerinden öne çıkarıyor. (Cogito, s. 268 ) Esasen eril, beyaz, Avrupalı ve yetişkin öznenin kutuya koyup kilitlediklerini kozmosa teslim etmekle işe başlıyor. Eko-kozmopolitanizm, Eski Yunanca’da evren ya da dünya anlamına gelen kozmosu ve yurttaşlığı yeniden düşünmemize ve farklı bir politik düşünce ortaya koymamıza imkân sağlarken kolektif bir düzeyde ve ekolojik olarak salt hümanist değerlere meydan okuyor. İnsanın başka güçler ve aktörlerle birlikte konumlandığı, yerel ve küreselin yerel ve yeryüzeyselin iç içe geçtiği bir kozmopolitanlığa işaret ediyor. Elbette bu tahayyül asla pürüzsüz değildir. Zaman zaman romantikleştirme ve mistikleştirme eğilimine meyillidir. Bununla birlikte, Sanayi Devrimi, dünya savaşları, nükleer araştırmaların ve denemelerin yoğunlaştığı İkinci Dünyası Savaşı sonrası dönem ve 1980'lerden bugüne değin uzanan neoliberal küreselleşme dönemindeki insanmerkezciliğinden daima kuşkulanmak ve hatta onu reddetmek için bize bir sorumluluk ve karşılık verme yetisi/yetkisini sunuyor. Özgürleştirici ve gerçekten üretken bir siyasal platform inşasının yollarını aramaktan vazgeçmememizi ve neoliberal suç ortaklığına düşmemizi bize salık verirken hissettiğimiz kaygı ve bulantı hissinin de sadece bizim için rezerve edilmediğin altını çiziyor.

Bu yazıyı daha uzatmak elbette mümkün. Cogito’nun “İnsan Sonrası” sayısında ayrıntılı söz edemediğimiz nice bereketli okumalar ve incelemeler bulunuyor. Gerek feminist kuramcıların metinleri gerekse edebiyat veya film incelemeleri aracılığıyla Antroposen sonrası kaygı ve bulantı hissini iyileştirerek yaşamı yeniden düşünme yolları ve yordamları aralanıyor. Cogito’daki yazılar ve makaleler aynı zamanda Antroposen sanat yoluyla dönüşmenin ve iyileşmenin  ne kadar önemli ve kıymetli olduğunu bize tekrar tekrar hatırlatıyor. Bu yazıyı da Antroposen sanat üzerine açık uçlu bir düşünme pratiğiyle bitirelim. Özellikle felaket anlatıları altında bunalarak ekolojik yıkım, türlerin yok oluşu, salgınlar, iklim krizi gibi  konular üzerine düşünmekten kaçma temaülünün yerine, var olan düşünme ve algılama biçimlerini sorgulayarak onları yerinden edecek ortak tahayyüller geliştirmemizin önemi giderek artıyor. Ekolojik sanat ve Antroposen sanat nedir ve nasıl olmalıdır soruları üzerine kafa yormak, insan faaliyetleri aracılığıyla yeryüzü sistemine telafi edilemez biçimde etki ettiği Antroposen çağının etik ve politik problematikler etrafında dönen bir sanat anlayışını beraberinde getirdiğini de teslim etmekten geçiyor. Antroposen sanata bir örnekle bu yazıyı bitirelim. Kendini kavramsal çağdaş bir görsel sanatçı olarak tanımlayan Texas doğumlu Mel Chin modern yaşamın eko-sistemden eksittiklerini farklı bakış açısıyla yine eko-sistemin dengesine teslim ediyor. Free Soil” adlı çalışması New Orleans eyaletini vuran Katrina Kasırgası zamanına uzanıyor. Kasırga nedeniyle normal addedilen seviyenin çok üzerine çıkarak New Orleans topraklarını toksik bir atık alana çeviren kurşunu, özellikle çocukların oyun alanı olan park ve bahçelerde kontrol altına almak isteyen Chin organik fosfat Apatite II adlı minareli zehirli toprakla buluşturarak topraktaki kurşunun zehir seviyesini düşürüyor. Dahası, çok yüksek konsantrasyonda metal içeren toprakta veya suda yetişebilen, metalleri köklerinden emebilen hiperakümülatör adlı bitkileri New Orleans topraklarına ekip burada yok olmuş bitki türlerini yeniden yetiştiren Chin, enstantalasyonlarını şehrin neredeyse tüm noktalarına yerleştiriyor. “Bakın gezegene ne yaptık, bu bir felaket” dedirtmeyi amaçlayan bir kederlenme yerine eko-etik bir uyarıcı ve politik bir dövüş sanatıdır Chin’in performansı. Bu bağlamda çağdaş sanat eleştirmeni Paul Ardenne’nin de söylediği gibi Antroposen sanat kendi çağımıza ait bir dövüş sanatı değilse, başka ne olabilir ki?

 

Kaynakça

Ardenne, Paul. Un art écologique : Création plasticienne et anthropocène, Editions Le Bord de l'eau, 2019.

Cogito, İnsan Sonrası (Sayi 95-96), Yapı Kredi Yayınları, Istanbul, 2019.

Cook, BR, Rickards, LA, Rutherfurd, IAN (2015) Geographies of the Anthropocene. Geographical Research 53: 231–243.

Şarkıcı / YorumcuParça AdıAlbüm AdıSüre