Piyasa ve Din Arasında: Türkiye'de "Değitim" Sistemi

Ekonomi Politik
-
Aa
+
a
a
a

Türkiye’de iki ana aksta eğitim anlayışı hakim: birincisi dinselleştirme, dini eğitimin ana omurga haline gelmesi diğer taraftan da eğitimin özelleşmesi piyasaya bırakılması. Ali Bilge Açık Gazete'de gündemi yorumluyor.

internethaber
Ekonomi Politik
 

Ekonomi Politik

podcast servisi: iTunes / RSS

(9 Eylül 2019 tarihinde Açık Radyo’da Ekonomi Politik programında yayınlanmıştır)

 

Ömer Madra: Günaydın Ali bey.

 

Ali Bilge: Günaydın Ömer bey, günaydın Can, merhaba Selahattin, herkese iyi yayınlar diliyorum.

 

Can Tonbil: Günaydın Ali bey, iyi yayınlar diliyorum ben de.

 

ÖM: Okullar açılıyor öncelikle onunla başlayalım isterseniz. BBC’de de bir haber vardı, Türkiye’de eğitim masrafları 1 yıl içinde en az %17 yükselmiş 2019-2020 eğitim öğretim yılında aileler için eğitim masrafları.


AB: Zaten öyle bir sorunsal ki Türkiye’de eğitim konusu, sadece birkaç hususuna değinmek mümkün bu yayında, değineceğim konulardan biri eğitimin  okulların niteliği hususunda. Artık bu ülkede okulların  öğrencisi yok artık müşterileri var ! Özel okullara piyasaya devredilmiş bir eğitim sistemiyle karşı karşıyayız. Nasıl hastanede hasta yok müşteri var, okullarda da öğrenci yok  müşteri var. Önemli   bir kısmı özel okullarda okuyor, üstelik  niteliksiz sayılabilen bir eğitimle. Özellikle yoksullaşmanın, enflasyonun ve gelir dağılımının bozuk olduğu ülkemizde yoksul kesimlerin eğitimleri daha farklı,  eğitim kalitesi düşük kanallar üzerinden gidiyor. Eğitim sisteminin neresinden tutsanız elinizde kalıyor. Ben bu programda bir hususa değinmek istiyorum, epeydir baktığım bir konuydu ama sonuçlandıramadım. Milli eğitim bakanlığı ile diyanet işleri başkanlığı arasındaki ilişkiler. Bu son yıllarda artık öyle düzeylere indi ki ipin ucu kaçmış vaziyette.. Genel bir protokol var diyanet işleri başkanlığı ile milli eğitim bakanlığı arasında, din eğitim genel müdürlüğü öne çıkıyor bakanlıkta da, din öğretimi genel müdürlüğü adeta milli eğitim bakanlığı içerisinde bağımsız bir alan. Bakanlığın üstünde hareket eden bir konumda. Hem genel olarak MEB ile hem de din öğrenimi genel müdürlüğü ile diyanet işleri başkanlığı arasında din eğitimi üzerine yapılmış sayısız protokoller var, ki bu protokollerin büyük bir bölümü yasalara da aykırı olarak yapılan protokoller, müftülüklerle okullar arasına kadar inen –sayısını bulamadım açıkçası, dökümü yok- genel olarak diyanet işleri başkanlığı ile milli eğitim bakanlığı arasında yapılan protokoller var. Ayrıca İl ve ilçelerde müftülüklerle milli eğitim müdürlüğü arasında yapılan protokoller var. Ayrıca okullarla dini vakıf ve dernekler arasında yapılan protokoller var. Bunların  birisi sayısını söylese çok memnun olacağım , ben işin içinden çıkamadım, sanıyorum yayınlanmayan, bilinmeyen protokoller de söz konusu. Bu şunu gösteriyor;  Türkiye’de aslında eğitimdeki en temel hedef  dinselleştirmedir, dindarlaştırmadır , Türkiye’de laik bir eğitim sisteminin olduğundan söz etmek artık  çok zor, en azından eğitimin çok önemli bir kısmı laik değil diyebiliriz . Son 17 yıl içinde  milli eğitim bakanlığı ile diyanet işleri başkanlığı arasındaki bu ilişki  yekûnunu ortaya koyduğunuzda böylesi bir tablo ortaya çıkıyor. Bakın Türkiye’de 85 bin cami var, camilerde  yeni bir yapılanma yeni bir atak var, hemen oraya geçeyim, cami gençlik kolları koruma projesi. Bundan haberiniz var mı?

 

ÖM: Hayır yok.

 

CT: Cami gençlik kolları ne demek?

 

AB: Cami gençlik kolları her cami 10 tane gençle irtibat kuruyor, 1500 camide  alt yapı çalışmaları başlamış ve 45 bin camide cami gençlik kolları kurulması hedefleniyor , 2018 yılında başlayan  diyanet işleri başkanlığının bir projesi.

 

CT: Ne yapacaklarmış?

 

AB: Bunlar gençlik merkezleri oluşturuyor ve bu gençlik merkezlerinde  gençlerin çay içip sohbet edeceği yerler buralar , her caminin 10 gence ulaşması hedefleniyor. Üniversite camileri ağırlıklı olmak üzere.. 

 

CT: Bir işlevleri yok mu?

 

AB: İşlevleri gençlerin kötü yollara sapmasını engellemek.

 

CT: Gençlerin bir işlevi yok mu? “Neredensen?” “Cami gençlik kollarındayım” “Ne yapıyorsun?” “Çay içiyoruz” demeyeceklerdir herhalde?

 

AB:  Sosyalleşme alanı, manevi değerler hedefleniyor orada, sportif gezi programları, yarışmalar, vs. Mesela benim çocukluğumda gençlik kültür merkezleri vardı, içinde folklor, pinpon, izcilik filan vardı. Bu  merkezler milli eğitim ve gençlik ve spor bakanlığının uhdesindeydi , şimdi bu etkinlikler camilere indirgenmiş durumda, yemekler, yemekli toplantılar, buralarda din sohbetleri gerçekleştirilecek işte böyle bir pilot çalışma başlatılmış.

 

ÖM: 85 bin cami dediniz ki bu da bir rekor,

 

AB: Yekûn böyle,  45 bin camide hedefleniyor cami gençlik kolları, 1500 tanesinde de alt yapı çalışmaları tamamlanmış durumda . 

 

ÖM: Yani yarım milyona varıyor o zaman her camide bir şey varsa, 10 gencin 

 

AB: Hedef zaten 450 bin.

 

ÖM: Yarım milyon diyebiliriz yani, iyi!

 

AB: Özel bir grup oluşuyor, artık bunu düşünün nasıl bir gençlik grubu olacağını. 

 

CT: 2018’de Türkiye’de 84,684 cami bulunuyormuş, bunu 10’la çarptığınız zaman 846 bin oluyor.

 

ÖM: Ama 45 bininde kuruluyor cami, hepsinde değil.

 

AB: Evet öncelikle 45 bin.

 

CT: Ama hepsinde kurulursa

 

ÖM: O zaman 1 milyonda yaklaşır. 

 

AB: Diyanet işlerinin personelini düşünün 144 bin kişi çalışıyor , 20 bin kuran kursu öğretmeni var, 20 bin geçici kuran kursu  öğretmeni varmış, diyanetin 3 bin vaizcisi varmış, 1250 müftü bulunuyor var, 189 bin kişi , Diyanetin bütçesi de biliyorsunuz Türkiye’nin en büyük bütçelerinden biri, milli istihbarat teşkilatından 5 kat büyük. Ayrıca tarikat ve cemaatlerin etkinliklerini, dernek ve vakıfların etkinliklerini düşünün. Türkiye’de 853 dini eğitim veren okul var, yaklaşık 1 milyon öğrenci bulunuyor , 86 ilahiyat fakültesi, dernek, vakıf, tarikat ve cemaatler , camiler , cami gençlik kolları ve  kuran kurslarında İslam anlatılıyor, din eğitimi veriliyor. Açıkça söyleyeyim dini eğitim veren TV, radyo ve sosyal medya sayısına da ulaşamadım. Bunlar İslam’i yayın yapıyor, materyaller veriyor. 

Açıkçası  milli eğitim bakanlığıyla  diyanet işleri başkanlığı arasındaki protokoller çok önemli. Bunlar il ve ilçe müdürlüklerinin katılımıyla da gerçekleşiyor. Toplantılar yapıyorlar, protokoller yapıyorlar, okullarla. 2017 yılında milli eğitim bakanlığına  bağlı birimlerin olduğu her yerde mescit ve abdesthane kurulması için karara varılıyor. Tüm bu protokolleri incelediğinizde, tüm bu gelişmelere, zorunlu konulan derslerle birlikte baktığınızda Türkiye’de laik bir eğitim sisteminden söz etmek pek mümkün değil artık. İki ana aksta eğitim anlayışı hakim , birincisi dinselleştirme, dini eğitimin ana omurga haline gelmesi  diğer taraftan da eğitimin özelleşmesi piyasaya bırakılması. Neo liberal eğitim sistemi çok uzun yıllardır ülkede hakim bir politika,  öğrenciler mümkün olduğunca özel okullara özel kurslara yönlendiriliyor. Bir de   devlet proje okulları kurmuşlar proje okullarında öğretmen için atama usulü geçerli değil, müdürleri CV’le  seçiyorlar, eskinin fen liseleri gibi düşünülerek ama yerine oturamıyor, verim alınmıyor.  

Biz geçmiş programlarımızda  Türkiye’de hakim olan laik sistemini analiz eder  konuşurduk, Anglosakson sistemi, kıta Avrupası sistemi, bir de Türkiye  tipi laikliği . Türkiye’de Cumhuriyetin kuruluşundan 1924’ten sonra diyanet işleri kurumu yani din işleri kurumu,  diyanet işleri reisliği, başkanlığı adı altında başbakanlığa bağlı bir kurum olarak yapılandı.  Diğer laiklik sistemlerinden farklı olarak devlet bir anlamda dini kontrol ediyordu. Dolayısıyla devlete kim hakimse laikliğinde  ona göre biçimleneceği bir sisteme sahip olduk. Devlete Kemalistler hakimse ona göre laiklik biçimlenir , sağcılar muhafazakarlar, Türk-İslam sentezciler , yeşil kuşak ekibi  hakimse ya da bugün olduğu gibi siyasi İslam kökünden gelenler hakimse laiklik ona göre biçim alır. Kemalist laiklik sistemi bugünTürkiye’de işlemiyor, eğitimde de işlemiyor,  çünkü hükümet olan  ve devleti de ele geçirmiş olan kendisine  göre bir laiklik sergiliyor , anayasada laiklik kavramı duruyor ama günlük ve resmi hayatın içinde  özellikle eğitim içerisine baktığınızda müthiş bir dinselleştirmenin ve anti laik uygulamaların hakim olduğunu görüyoruz.  

Yüzyıllar boyunca hem Hristiyan dünyasında, hem de  bütün dinlerin içerisinde eğitim dinin içerisine yer alıyordu, zaten laikliğin temel mücadelesi de eğitim üzerinden başlamıştır,  dini kurumların devlet ve eğitime olan egemenliğine karşı çıkış ve ilk milli eğitim bakanlıkları 19.yüzyılda kuruluyor, pek çoğu 20.yüzyıl başlarında kuruluyor. Dolayısıyla bugün Türkiye’de eğitimde  –bana göre eğitimde altı çizilmesi gereken bir yığın sorun var ama- aslında tamamının milli eğitim bakanlığının kendi sorumluluğunda olması gerekirken eğitim alanlarının diyanet işleri başkanlığına, vakıflara, derneklere, cemaatlere devrediliyor olması , eğitimin dinselleştirilmesine yol açmaktadır. Bu dernek ve vakıfların içinde Ensar  var, TUGVA var vbg ler var . Buradan anons edelim milli eğitim bakanı bu protokollerin ve bunların içeriklerinin neler olduğunun bir listesini açıklasın ya da muhalefet mecliste bu soruyu yönlendirsin. Bir kere bu kadar iç içe geçmiş  yapılarla şekillenen eğitim evrensel değerler üzerinde bir eğitim değil, dini yapıların belirlediği bir eğitim sistemiyle karşı karşıyayız. Diğer bir husus da açıkçası parası olanın eğitim görebildiği bir ülkeyiz ,  ki parası olanın da kaliteli bir eğitim alması da söz konusu değil, zaten uluslararası karşılaştırmalarda bunlar net bir şekilde görülüyor , başarı oranlarına yetersizliğin yansıdığını da görüyoruz. Türkiye’nin 21.yüzyılı da  ıskalayacağının endişesini yaşatıyor bana. Türkiye’nin ana omurgasında gençlerin, çocukların yetişmesinde dini eğitim temel belirleyici unsur olduğunu belirtelim.

 

CT: Milli eğitim bakanı Ziya Selçuk demiş ki “imam hatiplerin, vicdan ile liyakatin, bilim ile teknolojinin birleştiği bir yerdir” demiş. Ondan sonra da “Türkiye’deki bütün öğrencilerin zeka taraması yapacağız” demiş. 

 

AB: Onu yapmışlar,  evet söylemiş ancak Ziya Selçuk’un  bakanlığına hakim olduğunu söylemek pek mümkün değil , çünkü atanmış bakanlar bu  kişiler , genelde de özel eğitimi gözeten tavırlarıyla biliniyor, hatta kendisi de sanıyorum böyle bir okul sahipliği yaptı,  ya da özel okul işletmecisi , aynen turizm bakanı gibi, bakanlık yaptıkları alanda şirketleri olan insanlar bunlar. Ziya Selçuk Türkiye’de milli eğitimin omurgasını belirleyen bir bakan değil,  mesela din öğretimini genel müdürünü görevden almaya kalkarsa herhalde bakanlığından olur. Benim danıştığım, konuştuğum insanlar onu söylüyor. Evet  durum bu vahamette, Türkiye’de laik bir din eğitiminden söz etmemiz pek mümkün değil. Daha sonraki programlarda bahsetmek istediğim bir rapor var. Fetö olayından, darbe girişiminden sonra diyanet işlerinin hazırladığı bir rapor var, bu raporda  Türkiye’de cemaat ve tarikatların etkinliğini kendileri ortaya koyuyor, çok uzun bir değerlendirme. Çok tehlikeli alanlar var ama bu cami gençlik kollarına dikkat ki dikkat ..  düşünsenize Osmanlı ocakları var, halk özel harekatlar var, dernekler , vakıflar var Aktosunlar, var tiroller var.

 

CT: Bunların hepsi liyakatla bilimin buluştuğu yerdeler değil mi?

 

AB: Evet, evet orada sosyalleşiyor insanlar.

 

ÖM: Ben de ufak öneride bulunayım izninizle, yerli, milli ve dini eğitim ortaya çıkıyor, buna kısaca ‘değitim’ demeyi düşünüyorum. Bilmiyorum onaya sunuyorum. Beğenmezseniz geri alabilirim.


CT: Bence okey, müsteşarı olabilirim.

 

AB: Müsteşarlık makamı kalktı.

 

CT: Aaaa!

 

AB: Bakan yardımcısı yapabiliriz seni!

 

ÖM: Cahil bu!

 

CT: Ne yapayım heyecanlandım yeni bir şey ortaya çıktı diye.

 

AB: Müsteşarlar simitçilik yapıyor şimdi! Cumhurbaşkanlığı  hükümet sistemi diye bir sistem var, orada müsteşarlık yok, bakanlar bu şekilde saraya bağlı ama sarayda komisyonlar var, bir takım komiteler bulunuyor ,  kuruluyor. Devlet işleri burada dönüyor, mesela tarım bakanlığına ilişkin bir kararname hazırlanıyor ama tarım bakanlığının haberi olmuyor filan gibi! Saraydan çıkıyor bu işler.

 

CT: Bilim ve liyakatin buluştuğu yerdir orası belki!

 

ÖM: Biraz da şunu sormak istiyordum, Merkez Bankası faizi Perşembe günü düşürecek mi sizce?

 

AB:  Perşembe düşürecek diye Erdoğan söyledi zaten.

 

ÖM: Ben de onun için soruyorum, “inanıyorum enflasyon düşüyor, faizler iniyor, daha düşecek” demiş Pazar günkü AKP Eskişehir il başkanlığındaki konuşmasında. “Perşembe Para Piyasası Kurulu toplanıyor, inanıyorum ki faizler daha da düşecek, faiz düştükçe enflasyon da düşecektir, bunu göreceksiniz” demiş. Siz ne diyorsunuz? 

 

AB: Sayın cumhurbaşkanı Erdoğan iktisat bilimine yaptığı katkılarla tarihe geçiyor,  faiz-enflasyon ilişkisine ilişkin katkılarından geçmişte çok söz ettik, geçen Mayıs ayında  Londra’da merkez bankası- faiz ve enflasyon hakkında yaptığı meşhur değerlendirmeden sonra  dövizdeki fahiş artışın sebebi bizzat kendisidir “ben başkanım merkez bankası bağımsızlığından anlamam ben belirlerim !” dedi. 

Geçen sene  fahiş döviz artışıyla bağlantılı  olarak enflasyon da çok yükseldi, geçen sene yaşanan anomali nedeniyle oluşan bu  rakamlar şimdi çıkınca enflasyon aritmetik olarak düşüyor, bu ay ve gelecek ay düşmüş olacak ama Türkiye’de yapısal bir durum var. Düşmüş gibi görünen  enflasyonla hala dünyanın en büyük enflasyonuna sahibi ülkelerden biriyiz , hala dünyanın en yüksek faiz oranlarına sahibiz. Bakın 30 yıllık Alman tahvili geçen hafta eksi faiz  oranıyla satıldı, biliyor musunuz? 30 vadeli Alman tahvili  eksi %2’lik falan borçlanıldı, bankada tutmaktan daha ucuza geldiği, daha iyi olduğu için tahvile gitti insanlar. Dünyada 16,5 trilyon eksi faizde duran  mevduat var, bu aslında Türkiye gibi ülkeler için bulunmaz fırsat ama para güvenip Türkiye’ye gelmiyor, istediğiniz borcu bulamıyorsunuz,  üstelik siz hala dünyanın en yüksek faizini veren ülkesiniz, evet Merkez bankası  faizleri düşürecek, bahsettiğim nedenlerden dolayı. Ancak enflasyonun içini analiz ettiğinizde yapısal  bir düşüş söz konusu değil. 

Sarayda asıl mesele  faizlerle AKP oyları arasında  ilişki üzerine kuruluyor. Türkiye’de kredi veremiyor özel bankalar bütün bu teşviklere rağmen, kamu bankaları veriyor çünkü onlara sübvanse sayılabilecek imkanlar veriliyor ve   kamu bankaların bilanço yapıları bozuluyor, sonuçta kamu görev zararı yazar, bunu da halktan vergi olarak alır. Sorunlu batık bir kredi kitlesi var, Türkiye yıllardır  borca dayalı bir büyüme modeli uyguluyor. 2000’lerin modelidir, bu modeli bunlarda sürdürdü, borç almadan ekonomiyi işletemiyorsunuz. Borç tıkandığı zaman ya da borç alma imkanı  azaldığı zaman nefes alamaz hale geliyorsunuz. Ülke içerisindeki faizleri ne kadar düşürürseniz düşürün mesele Türkiye’ye gelecek kaynaklarla da ilgili , borç verecek sermaye net reel faize ve  ekonomik gidişata bakar, güvenilir mi ülke diye bakar. Ülke yapısal kriz yaşıyor, hem siyasal hem iktisadi olarak. Bunu gören yatırım yapmıyor, mesela büyüme rakamları açıklandı, dikkat çeken en önemli husus  Türkiye’de yatırım yapılmıyor. Yatırım yapılmamasının temel nedeni de bankacılık sisteminde direk borçlanma imkanlarının ortadan kalkması, daralması. Bu hafta Amerikan FED’in de toplantısı var, Avrupa Merkez bankasının da, dünyanın gözü FED’e bakar, FED faizleri yükseltirse burada kıyamet kopar, aslında  onlara da duyarlılığını yitirmeye başladı Türkiye ekonomisi. Erdoğan’ın hem ekonomide, hem dış politikada, hem de iç politikada sergilediği sertlik , dünyanın her bir yanından izleniyor.

Özellikle sonbahar  aylarında muhafazakar siyasette  gündeme gelecek olan gelişmeler, Babacan ve Davutoğlu partileri büyük bir endişe kaynağı oluşturuyor  Erdoğan’da, çünkü yeni kurulacak partiler büyük hatalar yapmazsa ki kurulacak diyorum, kurulmasında umarım  büyük problemler çıkartılmaz, siyasal yelpazede özellikle AKP’nin oylarını ve teşkilatını etkileyeceği anlaşılıyor yapılan araştırmalarda.  Yeni partinin siyasal yelpazeyi etkileyebileceğine dair bilgiler geliyor. Yeni partinin muhafazakar Kürtlerin HDP’de park etmiş oylarını bile etkileyebileceğini belirtiyorlar.  Hatta kerhen CHP’ye oy veren kesimleri bile etkileyebilir diyorlar. İyi-AKP yakınlaşmasında bir sebep de muhtemeldir ki yeni kurulacak partinin İyi partiye oy veren kesimlerden de kendi alanına çekme ihtimalinin yüksek olması. Önümüzdeki günlerde yeni partilerin kurulması, parlamentonun açılması ve AKP içerisinde her türlü önlemini almasına karşın  zayıflamanın devam edeceği endişesi Erdoğan’ı her alanda sertleştiriyor. İşte Canan Kaftancıoğlu davası, HDP üzerindeki baskılar, kayyum atamaları.

Bu anlamda soru şu olmalı bence, yeni parti ve ittifak ilişkisi  nasıl gelişmeli , bunun üzerinde durmak lazım. Dolayısıyla önümüzdeki dönemde,  muhalefetin hem parlamento içerisinde hem de dışında İstanbul seçimleri ve yerel seçimlerde sürdürdüğü ittifak politikasının daha da  güçlendirerek devam etmesi lazım , ittifakın demokrasiye ulaşana kadar, parlamenter sisteme ulaşana kadar devam etmesi lazım . Babacanların kuracağı  partinin programında da parlamenter rejime geçiş temel hedef olarak koyuluyor, programı yazan ekibin içinden olan kişilerin söylediklerine göre, konuştuklarımız böyle  söylüyor, din ve vicdan hürriyeti, insan hak ve özgürlükleri üzerinde duruyorlar. Önümüzdeki günlerde iç siyasi gelişmeler programlarımızda önemli yer oluşturacak diye düşünüyorum. Ama  bu programın konusu okulların açılması sebebiyle eğitimdi , Türkiye’de laik bir eğitim sistemi olduğundan söz etmemiz mümkün değil , en azından %50’si gitmiş diyebiliriz.

 

ÖM: Değitim sistemi!

 

AB: Evet değitim!

 

ÖM: Bir de kayyum atamalarının yirminci günü geçti, yani 3 haftası doldu, protestolar devam ediyor,  “darbe kırılıncaya kadar mücadeleye devam” dendi. Biz sizden sonra birazcık bunun üzerinde durmaya çalışacağız kalan zaman içinde. Bir de HDP’nin Diyarbakır il ve ilçe yöneticileri hakkında da soruşturma başlatılmış. İl binası önünde oturma eylemi yapan aileler var, o sebeple başlatıldığı belirtiliyor. 

 

AB: Hatırladığım kadarıyla 6000’in üzerinde HDP yöneticisi üyesi tutukluydu bu son  kayyuma atamasını protesto eden gösterilere kadar, bu arada 500 ‘e yakın kişi de gözaltına alınmış. Ülkemizin 3.büyük partisi üzerindeki baskılar devam ediyor..

 

ÖM: 6 milyon civarında oy almış olan bir partiden bahsediyoruz. 

 

AB: Dolayısıyla ittifakın , demokratik ittifakın   sadece seçimlere yönelik  olmaması gerektiğini seçimlerden sonraki ilk programımızda da söylemiştik,  Türkiye’de muhalefetin ön kabuller sözleşmesi adı altında, ön kabulleri hedefleyen, parlamenter sistemi hedefleyen  ve bugünkü cumhurbaşkanlığı hükümet sistemini dışlayan anayasa değişikliğini öngörecek şekilde yürümesi gerektiği çok açıktır.  Anayasa değişikliklerinin nasıl gerçekleşeceği üzerinde duracağız sanıyorum gelecek programlarımızda  parlamento açıldığında ve 2020 yılında. Genel olarak beklenti bu yönde. Sertleşme ve sıcak bir siyaset bizi bekliyor, aynı zamanda ekonomide de dibi daha görmedik, dibin dibi de oluyor bizim gibi ülkelerde,  ama vahim noktadayız, eğitimde de dip noktaya gelmişiz.

ÖM: Peki konuşmaya devam edeceğiz. Çok teşekkür ederiz.

 

AB: Hoşça kalın!

 

CT: Görüşmek üzere.