"Düşük ücretle gelişmiş ülke olamazsın; düşük ücretle düşük ülke, düşkün ülke olursun"

Ekonomi Politik
-
Aa
+
a
a
a

Ekonomi Politik'te Ali Bilge, ekomomi ağırlıklı ücretler meselesini masaya yatırıyor.

""
Ekonomi Politik: 01 Temmuz 2024
 

Ekonomi Politik: 01 Temmuz 2024

podcast servisi: iTunes / RSS

Ömer Madra: Günaydın Ali Bey, merhabalar!

Ali Bilge: Merhaba Ömer Bey, merhaba Ferhat Bey!

Ferhat Kentel: Merhaba, günaydın!

Ö.M.: Olağanüstü yoğun bir gündeme her zaman artık bu klişe haline almış bir durum ama giderek de artıyor yani iklim konusunda, gerek demokrasilerde gerileme konusunda, gerekse de savaş konularında maalesef hiç parlak haberler verme imkanı bulamıyoruz Pazartesi günleri. Özellikle Cuma, Cumartesi ve Pazar günleri derlenen haberlerde böyle görüyoruz. Ne yapalım? Devam edeceğiz tabii. Biz, ekonomi ağırlıklı geçen hafta başladığımız ücretler meselesini konuşmaya devam edeceğiz, öyle değil mi?



A.B.: 3 Temmuz’da TÜİK Haziran ayı enflasyon rakamlarını açıklayacak ve 2024’ün ilk altı ayındaki enflasyonu göreceğiz. Bununla birlikte asgari ücretin, emekli ve tüm çalışanlara, memurlara enflasyon nedeniyle yapılması gereken ücret artışları meselesi gündeme gelecek. Yapılan açıklamalara göre, asgari ücrette yılın ikinci yarısına ilişkin bir artış söz konusu değil. Ayrıca enflasyon farkı ödenmeyecek; kümülatif enflasyon artışlarından doğan ve enflasyonun yaptığı yıpranmayı telafi etmeyecek bir zam söz konusu olacak.

Emeklilerin ve halen çalışanların ücretlerdeki erime devam edecek. Üstelik %38’lik bir elektrik zammı bugün devreye girdi. Elektrik fiyatlarındaki yükselmenin tüm mal ve hizmetlere yansımalarını göreceğiz. Ardından doğal gaz ve diğer temel ürünlerdeki zamlar devreye girecek ve yoksullaşma devam edecek, yoksullaşma inanılmaz mertebelere geldi.

Bugünkü program için ücretlilerin durumları üzerine çalışma yapan arkadaşlarımın çalışmalarından yararlandım. Yararlandığım kaynakları programın deşifrasyonu sonrası yayınlanan metinde belirteceğim. Bugün, Korkut Boratav, Aykut Kibritçioğlu, Mustafa Durmuş, Serdal Bahçe, Ahmet Haşim Köse ve diğer arkadaşların çalışmalarından yararlanarak ve kendi dağarcığımızla ücretlerde yıllardır devam eden erimeye bakacağız.

Prof. Dr. Kibritçioğlu, 2000’den itibaren seriyi incelemiş, emekli, memur ve çalışanların ücretlerine bakmış. Sürekli yapılan genel tespitler bu çalışmada da ortaya çıkıyor; 2000’den bu yana asgari ücret, reel ücretler eriyor, açlık ve yoksulluk sınırına doğru uzanan kötüleşmeler yaşanıyor. Emeklilerin büyük bir bölümü asgari ücretin altında maaş alıyorlar, emekli ücretleri asgari ücretin altında kalınca da yoksulluk ve açlık sınırlarına ulaşıyorsunuz. Yazarlar, ücretlerdeki gelişmeleri yıllardır Türk-İş’in dört kişilik aile için hesapladığı açlık ve yoksulluk rakamlarıyla karşılaştırıyorlar.

Emeklilerin ve genel olarak ücretli kesimin yaşadığı en büyük bölüşüm şoklarından biri, 2001 kriziyle gerçekleşmişti. O dönemde uygulanan istikrar programında krizin maliyeti çalışanların üzerine yüklenmişti, o bölüşüm şoku da yoksullaşmayı ve reel ücretlerdeki gerilemeyi beraberinde getirmişti. Kibritçioğlu, ücretlerdeki gerilemeyi 2000’den itibaren incelediği için çalışma 2001 bölüşüm şokunu da kapsıyor. Ahmet Yılmaz ve Togan Karataş, ücretlerdeki duruma 1970’den 2021’e kadar bakmışlar. Tüm bu çalışmalara ve serilere baktığımızda, ücretlerdeki gelişmelerin yaşanan gerilemenin telafi edilemeyecek boyutlara geldiğini görüyoruz. Nitekim Aykut Kibritçioğlu diyor ki, “Temmuz’da ve Ocak’ta iyileştirmek elbette mümkün ama burada yapılacaklarla bile telafi gerçekleşemez. Bir iki sefer yapılacak zamlarla telafi olamaz çünkü sorun yapısal, telafi edilebilmesi ciddi bir düzelme olması için daha ciddi adımlar atılması ve temel ücret politikalarının değişmesi gerekiyor. Temmuz’da ve 1925 Ocak ayında yapılacak zamlarla doğru dürüst yapılsa bile ücretli kesimlerde yıllardır devam eden erimeyi telafi edici bir durum olmayacak.” Emeklilerdeki durum, elbette çok daha vahim. 2001’den sonra yaşanan ikinci en büyük şok dönemini 2015’ten sonra uygulanan politikalar sonucunda yaşadık/yaşıyoruz.

İktidar, altı aylık erimeyi bile telefi etmeyi düşünmezken, ücretlerde yaşanan büyük şokların biriktirdiği erimenin telafi edilmesi pek mümkün değil. İktidarın bugün krizden çıkış için sözde istikrar programı diye ortaya koyduğu bir program var; bu programın maliyeti de yine yıllardır reel gelir kayıplarına ve aşınmalara uğrayan dar gelirlilerin ve yoksulların üzerine yükleniyor.

Bu programların zaten zenginlerle bir problemi yok. Mustafa Durmuş arkadaşımızın paylaştığı çalışmada da enflasyonun yükselmesinde en büyük katkıyı, milli gelirden en fazla pay alan zenginlerin yaptığı görülüyor.

İktidarlar, ekonomiyi yönetenler, iktidar medyaları ve işverenler sürekli olarak emekli maaş artışlarını, kamu ve özel ücret artışlarını enflasyona sebep olarak gösterirler. Tarihimiz boyunca da böyle oldu; hep emekçilerin ücretleri enflasyona sebep olarak gösterildi. Oysa ki ciddi akademik çalışmalar, asıl nedenlerini gerçek anlamda ortaya koyuyor. Yüksek enflasyonun, döviz kuru artışından kaynaklanan, ithalat maliyetindeki artışlardan, şirketlerin aşırı fiyat uygulamalarından kaynaklanan sebepleri var; asıl artış yüksek kâr marjları nedeniyle oluyor.

Gerçekte ücret artışlarının enflasyon üzerindeki etkisi son derece küçük, ihmal edilebilir boyutta. Konu iş dünyasının enflasyon üzerine yaklaşımlarına geliyor. Neden yüksek enflasyon oluyor? Zenginin katkısı nedir sorusuna geliyoruz, zenginler ve fakirler arasındaki uçurumun nedenlerine geliyoruz.

Yıllardır enflasyon sorununa odaklanmış vaziyetteyiz. Enflasyonla ilgili yaptığım çalışmalara, mülakatlara baktığımda, 1986 - 2016 yılları arasında editörlüğünü ve sahipliğini yaptığım akademik dergide yayınlanan yazılarda yer alan ilginç bir mülakatı hatırladım.

1989 yılıymış; iş insanı Halil Bezmen ile bir söyleşi yapmışım, Bezmen’e enflasyon meselesini sormuşum. Halil Bey, o dönemde iş dünyasında bayağı popüler bir isimdi. Hatırlıyorum, mülakatta enflasyon sorusuna verdiği yanıtlar basında manşetlere çıkmıştı. Halil Bey şunları söylemişti, “Bir kere şu tabuyu yıkalım; enflasyonun iş dünyası açısından, bizim için kötü olduğuna dair peşin bir hüküm var. Enflasyon, iş adamı ve iş dünyası için eyidir, enflasyon bizim için problem değildir, sabit gelirliler hariç bizler için enflasyon eyidir” Bezmen devam ediyor; “Enflasyon, geniş halk kitlelerini etkiler ama küçük halk kitlelerinin - iş dünyasını kast ediyor - şikayet etmesini hiç anlamadım. İş insanı olarak bilançoma baktığımda enflasyonun faydalarını görüyorum.”

Halil Bezmen ise çok şaşırtıcı ama gerçekçi bir cevap vermişti. Sene 1989 idi, söyleşide söylediklerine TÜSİAD sessiz tepki vermişti çünkü Bezmen üyeleriydi. Halil Bey söyleşiyi yapan bir kişi olarak, beni de ters köşeye yatırmıştı, doğrusu bu açıklıkta bir cevap beklemiyordum, manşetlerde yer almıştık. İş dünyası enflasyondan şikayet eder ama gerçek bir samimiyet yoktur, işverenlerin enflasyon maliyetini geniş halk kitlelerine yüklemek için bahanesi çoktur. Yapılan akademik çalışmalarda zaten bunları ortaya koyuyor.

Enflasyonun kaynağına baktığımızda sorunun ücretlerde olmadığı ama enflasyonla mücadele maliyetinin bu kesime yüklenmesi çabası bugün de geçerli. Türkiye bölüşüm şoku yaşarken yüksek enflasyon devam ediyor ve uygulanan bir politika var, bu politikalar bir ‘IMF programı’ değil ama IMF’nin geleneksel klasik tedbirlerine başvurması ve benzemesi nedeniyle IMF onayı dahilinde bir program.

Türkiye’de sermaye kesimi, iktidarlar ve IMF gibi uluslararası kuruluşlar tarafından uzun yıllar boyunca yaşanan krizlerde hep korundu, gözetildi.

CHP Genel Başkanı Özgür Özel, dün Ekonomi gazetesine verdiği demeçte 622 milyar liralık vergi silinmesinden, ertelenmesinden söz etti. Türkiye iş dünyası açısından bir vergi cennetidir, iş dünyasının dışarıya çıkarılan kaynaklar bakımından da çok zengin bir ülkedir - Man Adaları’nda, Panama belgelerinde bunların bir kısmını görürüz.

Türkiye’de vergi adaletsizliğini geçen hafta da anlattım ama güncellenmiş çalışmalardan bahsetmek lazım; yılın ilk beş ayında vergi gelirleri enflasyonunda katkısıyla %99 artmış ancak en büyük artışlar yine ÖTV’de ve KDV’de görülüyor.

Vergi gelirlerinin %34’ü dolaysız, %66 da adaletsiz vergi, dolaylı vergilerden sağlanıyor. En büyük üçüncü vergi kalemi olan gelir vergisi ama gelir vergisi deyince sermayeden, zenginden , hisse senedi sahiplerinden alınan gelir vergisi aklınıza gelmesin, gelir vergisinin %60’ından fazlası asgari ücretlerden, asgari ücret toplumundan, ücretlerden kesilen vergiler. Üçüncü büyük vergiyi oluşturan gelir vergisinin %60’ından fazlası, ücretlerden geliyor. Böylesine bir adaletsizlik ortamındayız. Vergilerin büyük bir kısmı çalışanlara ve emeklilerin üzerine yüklenmiş durumda.

Son dönemde açıklanan kamu tasarruf paketi, daha bakın, uygulanmadan delindi, fos çıktı, kapsamlı vergi reformu diye takdim edilen pakete bakın, daha Meclis’e gelmeden akamete uğramış gözüküyor, deliniyor, erteleniyor. Sesi kimin çıkıyor? İş dünyasının!

Mehmet Şimşek, bugün vergi paketini iş dünyasıyla görüşmeye gidiyor, ‘işçi dünyası’ ile görüşmeye gitmiyor. Paket yine onların blokajına takıldı, şimdi Şimşek, blokaj nedeniyle birkaç tur atacak, iş dünyası temsilcileriyle görüşecek!

İş dünyası için pakette yer alan önemli madde ne biliyor musunuz? İş dünyasının itirazının nedeni, teknik ekibin zorlamasıyla iş dünyasına getirilen muafiyet ve istisnaların azaltılmasına karşılar. Devletin sermayenin cebine para koymasına istisna, muafiyet ve teşvik denir. 

Yayına girmeden önce Ferhat Kentel, orman arazilerinin yine 2B kapsamına alınmasından söz etti. Yanarak orman vasfından uzaklaşan araziler, iş dünyasına, turizme, tarıma tahsis ediliyor. Ayrıca, zaman zaman Antalya’da bulunduğum için öğreniyorum; yanan orman arazilerinin bir kısmı da büyük tarımsal üreticilere açılıyor, orman arazilerinde seralar kuruluyor, orada yetişen ürünler de uluslararası tekeller tarafından daha yerli pazara düşmeden yerli ve yabancı  tekeller tarafından alınıp işleniyor, meyve suyu diğer ürünler olarak dünyaya pazarlanıyor. 

İktisat yayıncılığı ve gazeteciliğimde, enflasyonla mücadele için aynı ya da benzer plakların çok kez çalındığına tanık oldum. 1989 öncesinde, 1970’lerdeki petrol şoku sonrasında yükselen enflasyon dönemlerime tanık olduk; o enflasyon ve yaşanan bölüşüm şoku, bizim ön gençliğimizde, öğrencilik yıllarımızda yediğimiz vurgundur.

Sonra 80 dönüşümü dış ticaret serbestleşmesiyle devam eden 80’li yıllar, 24 Ocak ve IMF programlarıyla, 12 Eylül askeri darbesiyle ücretlerin dondurulması ve hakların gerilemesi ki bu dönemde farklı bir döviz kuru rejimindeydik, sabit kur rejiminde bir ülkeydik, sabit kur dönemlerinin enflasyonuydu yaşadıklarımız. 1989 sonrası kur rejimi değişti, kur rejiminin değiştiği yeni ortamda yeni nesil enflasyonları yaşamaya başladık.

Kur rejiminin değişmesi, sermaye hareketlerinin serbest bırakılmasının etkisiyle ülkeye gelen döviz kredileri/borçları artmaya başladı, bunun etkisiyle ülkede emekçiler için bir ücret düzeltmesi 1990’da gerçekleşti. Ücretler, 1978 seviyelerine yeniden geldi. 1989’da Turgut Özal, yerel seçimlerde kaybetmişti ama Cumhurbaşkanı seçilmek istiyordu. Siyasi yasaklar kalkmıştı. İşçi ve memur ücretlerinde 1980 sonrası yaşanan kayıpları telafi edecek bir düzenleme oldu. Ancak 1990 - 1991 yıllarında yaşanan bu düzeltmenin arkasında yatan güç, işçi ve emekçilerin muazzam direnişiydi. Hatırlayın, Ereğli’den Zonguldak’tan akıp gelen büyük işçi direnişi vardı. Yüz binler kara yolundan Ankara’ya yürüdü ve Karabük’ten, Ereğli’den, Zonguldak’tan başlayan direniş, Gerede yakınlarına kadar ilerliyordu. Sonunda hükümet – Akbulut hükümetiydi - ücretlerde ciddi düzeltme yapma zorunda kaldı. Emekliler ve emekçiler, işçi ve memurlar olarak ücretlerde 1978’i yeniden yakaladık.

Ö.M.: Evet, bunu hatırlatmanız da çok iyi oldu. Ben de izninizle iki ilavede bulunmak istiyorum; bir tanesi, orman yangınlarından bahsedilirken ki tarihin en sıcak yazının yaşanacağı kesin olarak Financial Times’da iklim bilimciler söylediler, Gazete Oksijen’de var. Bu yaz tarihin en sıcak yazı olması ihtimali %66 yani 2/3 ihtimalle muhakkak böyle olacak ve mega yangınların da yaklaştığı bir dönemde aşırı sıcaklar, orman yangınları riskini arttırırken yangın sayısı geçen yıla göre dört kat, yanan alanların miktarı da 34 kat artmışken gene Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle bazı alanların orman alanı olmaktan çıkarıldığı gibi çok vahim tuhaflıklar yaşanıyor. Bir de şundan bahsettiniz, gene Gazete Oksijen’e döneceğim, bu gelir dağılımı adaletsizliğinin had safhada olduğu bir yerde Kerim Rota’nın bir analizi Gazete Oksijen manşetinde var ‘Türkiye piramidi’ diye. Yani gelir grubu olarak en tepedeki %20’nin servetteki payı %81,3, %20 ile %40 arasında gelir grubunda olanların %11,6 ve en alttaki %20 ise %-0,5, ne demek bu bilmiyorum ama böyle bir durum çok ağır bir durum var. MIT’de İktisat Profesörü Daron Acemoğlu da aynı gazetede Project Sindicate’tan alınan yazısında şunu söylüyor, “Çalışanın yanında durmayan demokrasi ölür” diyor. Kendisi, Simon Johnson ile birlikte İktidar ve Teknoloji - Bin Yıllık Mücadele kitabının yazarı. Yani, “Sanayileşmiş, sınaileşmiş ülkelerde refahın paylaşılmasını engelleyen zorluklar, yapay zeka ve otomasyon çağında daha da büyüyecek - başta iklim değişikliği, salgınlar, göç, bölgesel ve küresel barışa yönelik çeşitli tehditler gibi endişeler artıyor. Ancak bu sorunlarla başa çıkmak için halen elimizdeki en donanımla araç demokrasi,” demiş. Uyaran bir yazı, bunları da eklemek istedim.

A.B.: Evet Daron’un yazısını gördüm, program sonuna doğru ondan da söz edecektim. Güçlü demokrasilerin varlığı için gerekli sağlam kurumların yanına işçileri ve çalışanları eklemesi çok önemli. Kerim Rota söylemiş, biraz daha açayım ki Prof. Mustafa Durmuş da bahsediyor; 100 bin USD’in üzerinde serveti olan kişi sayısı bin 428 bin, 1-1,5 milyon USD arası serveti olan 63 bin, 5-10 milyon USD serveti olan 6 bin kişi, 10-50 milyon USD arası serveti olan 3 bin 300 kişi, 50-100 milyon USD arası serveti olan kişi sayısı 366, 100-500 milyon USD arası serveti olan 136 kişi, 500 milyon USD üzerinde serveti olan 34 kişi. Küsuratları söylemiyorum. Piramit böyle.

F.K.: Çenemiz yorulmaya başladı Ali Bey.

A.B.: Evet.

Ö.M.: Zaten Kerim Rota da buna ‘Türkiye piramidi’ diyor.

A.B.: BDDK mevduat dağılımlarını yayınlar, zaman zaman bakarım; Toplam mevduat hesapları sayısı ile mevduatın yoğunlaştığı aralıklar nelerdir diye bakarım. Muhtemelen bu çalışmalar da oradan çıkarılmış olabilir. Yıllar öncesinden bir oran aklımda kalmış, değiştiğini pek zannetmiyorum; toplam mevduatın %78’ine toplam hesapların binde üçü sahipti. Bu oran değişmedi, daha da kötüleşmiş bile olabilir. Türkiye’de gelir ve servet dağılımı düzelmeden enflasyon dahil temel ekonomik meseleleri çözümlememiz mümkün değil. Durum daha da vahim ve feci noktalara doğru ilerliyor, Türkiye toplumunun büyük çoğunluğu açlık ve yoksulluk sınırlarına dayanmış vaziyette. Yine yıllar öncesinden Yılmaz Akyüz Hoca ile bir telefon konuşmasını hatırlıyorum; Hoca o zaman unctad’daydı, baş ekonomistiydi ki Yılmaz Bey, Ömer Bey’in üniversiteden de arkadaşıdır.

Ö.M.: Evet.

A.B.: Yılmaz Hoca, derginin akademik kurul üyesiydi. Çin üzerine konuşuyorduk, Çin’deki muazaam teknolojik ve iktisadi gelişmelerden, yatırımlardan, inanılmaz büyüme hızından vb. Bahsediyorduk. Bir ara Yılmaz Akyüz büyük tecrübesi ve bilgeliğiyle, ‘Evet, çok büyük hızla gelişmeler yaşanıyor ama gözünü bir de ücretlere çevir, ücretlere bak ücretlere, ücretler çok düşük, düşük ücretle büyük ülke olamazsın’ dedi. Çok haklıydı; düşük ücretle gelişmiş ülke olamazsın, düşük ücretle düşük ülke, düşkün ülke olursun...

Türkiye düşük ücretin, asgari ücretin yarısının ücret olarak verildiği bir ülke. Bu ülke, bu vaziyetteki ücretle gelişmiş bir ülke olamıyor, düşük ücretle düşük ülke olunuyor, gelişmiş ülke olmanın en önemli ölçütlerinden biri ücretler, gelir ve servet seviyeleridir. Türkiye’deki manzara da bu şekilde.

Sonuçta mesele geliyor, hak arama mücadelesine dayanıyor. Hak aramak ve emekçi hakları minimize oldu bu ülkede. Devlet ekonomiden ayrıldı. İmalat sanayiinde devlet yok. En son 2000’lerin başında TÜPRAŞ’ın da özel sektöre satılmasıyla artık imalat sanayiinde devlet kalmadı. İmalat sanayiden devletin çıkması, işçi haklarının da ortadan kalkması anlamına da geliyordu. Özelleştirmeler ile sendikal örgütler, sosyal haklar da minimize oldu. Hak arama mücadelesi anlamında en son direniş, Tekel’in özeleştirilmesi kapsamında yaşandı. Tekel işçisi direnişini yaşadık, AKP iktidarının başlarındaydı. Bugün, Türkiye’de toplu iş sözleşme kapsamında olan çalışan kesim çok az ve güçlü değil.

Ülkenin ücretler seviyesi ve bu gidişat aslında muhalefet için elverişli bir ortam yaratıyor. Hem yüksek işsizlik, hem de düşük ücretler! Muhalefetin uzunca bir süre bu konuya duyarsız kaldığını, sözel bir duyarlılık gösterdiğini, sorunun temelini oluşturan sorunlara iyileştirici politikalara yeterince eğilmediğini geçen hafta da belirtmiştim.

Ana muhalefet lideri Özgür Özel, ‘Geçinemiyoruz Mitingi’ yaptı, çok güzel.. Ancak, CHP Başkanı, ‘geçinilememenin ’ kaynağını oluşturan etmenlerin neo-liberal politikalar olduğunu ifade edemiyor bir türlü!

Günümüzde merkez partilerin sol ve sağ ayrımına kabaca nereden bakıyoruz? Uyguladıkları ya da uygulamak istedikleri maliye politikalarından bakıyoruz. Çünkü para politikaları, niteliği itibariyle sağ politikalardır ama maliye politikalarıyla gelir dağılımı, servet dağılımı ve geniş toplumsal kesimlerin geçinememezlik durumlarını çözme araçlarına sahipsinizdir. CHP’nin bunları, bu bağlamı çok net ortaya koyması gerekiyor.

Türkiye’de 22 yıldır yeni bir sermaye kesimi oluştu, İslami sermaye ya da iktidara bağlı bir sermaye, havuz sermayesi adı altında bir sermaye kesimi bulunuyor. Bu kesime çok büyük bir servet transferi gerçekleşti, kamusal servet bireysel servete bu kesime transfer edildi.

Bu süreçte Cumhuriyet’in yarattığı yüzyılın burjuvazisinde el değiştirmesi istendi, geleneksel sermaye bazı hususlarda baskı altında kaldı ama durum çok fazla değişikliğe uğramadı, bilhassa imalat sanayiinde eski sermaye hala yerinde, yeni sermaye onları yutamadı, büyük değişiklikler yok. Sonuçta, AKP iktidarının uyguladığı politikalardan net kazançlı çıkan tüm sermaye kesimi oldu, eski ve yeni sermaye ihya oldu.

Kaç yıl önceydi tam hatırlamıyorum ama TÜSİAD’ın bir toplantısıydı; Erdoğan ile TÜSİAD’ın ilişkileri bir küser, bir barışır, aşk ve nefret içeren ilişkileri oldu. Yine bir küsmeden sonraki barışma dönemiydi. Erdoğan, TUSİAD toplantısının şeref konuğuydu. Basına kapalı bölümünde Erdoğan, TÜSİAD üyelerine döndü ve dedi ki, ‘İktidara geldiğimde aranızda dört tane dolar milyarderi vardı, şimdi kaç tane biliyor musunuz?’ diye sordu, salondan ses çıkmadı. ‘43 tane’ dedi. ‘Benimle ne alıp veremediğiniz var? Ne şikayet ediyorsunuz? Servetleriniz arttı, farkında değil misiniz? Grev yok, toplu sözleşme mücadelesi yok, her şey sizin için’. Erdoğan bu sözleri, bilhassa olağanüstü hal döneminde işverenlere pek çok kez, kaç kez tekrar etti, hatırlarsınız.

F.K.: Çok güzel bir hatırlatma oldu hakikaten.

A.B.: Evet.

F.K.: Bu arada çok kısaca hemen bir şey soracağım; Halil Bezmen örneğini verdiniz, buna benzer yeni zamanlarda itiraflarda bulunan, en azından ortalığı karıştıran bir demeç çıkıyor mu bir yerlerde, iş dünyasından?

A.B.: Yok, hatırlamıyorum. O sözler Halil Bezmen’in nev’i şahsına münhasır bir yapıda insan olmasındandır, ona mahsus bir yaklaşımdır. Halil Bezmen’i Ömer Madra da tanır. Ben, o yıllarda kendisiyle iki söyleşi yapmışım, sözleri manşet olmuştu, iyi hatırlıyorum. Hatta galiba Halil Bey sonrasında TÜSİAD’dan da ayrılmıştı, daha sonra başına başka olaylar geldi. Bu sözleri sarf eden, onun dışında bir kişiyi hatırlamıyorum.

Konudan konuya sıçramış olacağım ama geçmişte iş dünyası Avrupa Birliği meselesini de engelledi. O zaman adı ortak pazardı, iş dünyası engellemeseydi, siyasetçi üzerine ipotek koymasaydı, samimi olsaydı 1978’lerde, 1981’lerde Yunanistan, Portekiz, İspanya girerken biz de topluluğa katılabilirdik. O dönemde büyük sermaye Avrupa sermayesi ile rekabet edemeyeceğini düşünerek kendisini korumak için ortak pazara karşı çıktı, bir de solcular, sosyalistler karşı çıktı, o dönemdeki sol zihniyetin çerçevesi de bu kadardı, ‘Onlar ortak biz pazar’ diye, ‘Avrupa’nın manavı, kasabı olacağız’ diye karşı çıktılar.

Rekabetten çekinen devletin korumasındaki Türkiye sermayesi, ‘konserve kutusunu yıllarca otomobil’ diye sattı, o arabaların kalitesizliğini hatırlayın, kemerleri bile yoktu. AKP döneminde yaşadıklarımız, geleneksel burjuvazinin günahlarını ortadan kaldırmıyor.

Dolaysıyla, geleneksel sermayenin hem iktisadi entegrasyonlara katılma üzerine, hem de enflasyon üzerine samimi itiraflarına pek şahit olmayız. Halil Bezmen çok istisnai bir örnektir.

Eski İşveren Sendikaları Başkanı Halit Narin’in 12 Eylül darbesinin başı Kenan Evren’e söylediği veciz bir lafı vardır, ‘Sizden önce işçiler gülüyordu, şimdi biz gülüyoruz onların haline’ demişti.

Yakın tarihte uygulanan istikrar programlarının mutfağına yakın oldum, çok yakından izlemeye çalıştım. İstikrar programlarının çatısı kurulurken, iktidara hakim güç ne ise egemen güç kimler ise o kapsamda programların temeli atılır, çatısı çatılır.

Bugün eğer CHP, gerçekten emekçiler ve emekliler üzerine samimi ilerleme kaydetmek istiyor ise bölüşüm ve gelir dağılımını merkeze koyan, öznesi bunlar olan bir istikrar programları hazırlaması lazım. IMF, Dünya Bankası da eskisi gibi değil. Geçtiğimiz yıllarda IMF ve Dünya Bankası da ülkelere uygulattıkları programların yanlışlara yol açtığına ilişkin itiraf raporları yayınladı.

Son olarak ‘gri liste’den çıktığımıza değinelim. Evet, OECD FATF gri listeden çıkarıldık ama çağ dışı ve yolsuzluk yaratan ihale kanununuz öylece duruyor. Yolsuzluk bitti mi? Yolsuzluk süreçleri tıkandı mı? Yolsuzluklar için yasal düzelmeler mi yapıldı? Yolsuzluk dosyaları mı sonuçlandı? Gri listeden çıkma kararının son aylarda ABD ile olan eskiye göre yaşanan ilişkilerin düzelmenin katkısı olduğunu düşünebiliriz. Ülkenizde kara para aklama olayları devam ediyorsa, mafyalar devam ediyorsa ve de ihale yasanız delik deşik bir haldeyse gri listeye her an dönersiniz. Dış politik ilişkiler çerçevesinde alınmış bir karar gibi gözükmektedir.

Zenginlere tanınan muafiyet istisna ve teşviklerden sıyrılmadıkça düzen değişmez. Konu konuyu açıyor, yine aklıma geldi , hatırladıklarım da tarih olduğumu gösteriyor, bahsedeyim; Yine 80’li yılların ikinci yarısındayız, şirketlere tanınan istisna ve muafiyetler başlamış. ANAP iktidardaydı, Gelirler Genel Müdürü rahmetli Altan Tufan idi. Altan Bey çok kuvvetli bir bürokrattı, Kemal Kılıçdaroğlu’nun da patronuydu. Yapılan bir toplantıda dile getirmiştim, ‘Şirketlerden istisna ve muafiyetlerle vergi almayarak ne kadar vergi kaybına sebebiyet veriyoruz?’ diye sormuştum. O dönemde yapılan bir çalışma yoktu - şimdi var mı bilmiyorum doğrusu. Aslında yapılan bir teşvik olmuyor çünkü zenginin cebine para koyuyorsun ya da bu şekilde yeni zengin yaratıyorsun. Kimden alıp onlara veriyorsun? Fakirden alıp veriyorsun, o kadar...

O günlerden beri de takip etmeye çalışırım bu konuyu, yıllar içinde boyutları çok arttı, bugünlere geldi. Artık iktidar buyuruyor ve şirketlerin kişilerin vergileri siliniyor. Kamusal servet bireysel servete alenen dönüşüyor. Bakın, turizm arazisi tahsisine 1980’lerde başladık, o arazilerin çoğu orman arazisiydi, tapusu kamudaydı, kiraya verilmişti 49 yıllığına, süre sonunda tesisler devlete dönecekti, olmadı bunlar. Daha sonra iktidar, devlet, bu arazileri otel yapanlara, işletenlere öldü fiyatına sattı, o araziler onların oldu. Oysa bunlar kamunun mallarıydı. Türkiye’de büyük bir talan yaşandı ve yaşanmakta. Bu talan, politik tercihlerine göre sermaye kesimlerine kümelenmekte.

Ö.M.: Yani Prof. Dr. Daran Acemoğlu’nun söylediği, ‘Çalışanın yanında durmayan demokrasi ölür’ diyor. Demokrasi olmayınca da zaten neo-liberalizm tamamen egemen olur.

A.B.: Çok önemli bir söz, çok önemli. Daron Acemoğlu’nu tanırım, derginin akademik kurul üyesiydi. Yıllar önce Türkiye’de ilk çıkışı, tanınması da dergide yayınlanan Abdullah Akyüz arkadaşımızın yazısıyla oldu. Acemoğlu’nun çalışan ve işçi haklarıyla demokrasi arasındaki ilişkiyi vurgulaması çok önemli, sağlam kurumsal yapılarla demokrasi arasındaki ilişkiye bunları eklemesi bana çok önemli geldi.

Ö.M.: Peki, bitirdik süreyi de. Bunları konuşmaya elbette devam edeceğiz Ali Bey, çok teşekkür ederiz.

A.B.: Hoşça kalın!

F.K.: Teşekkürler.