Haftanın Kitabı'nda Ceyhan Usanmaz, Hiroko Oyamada’nın emekle, düzenle ve insanın o düzen içinde neye dönüştüğüyle ilgili kısa romanı "Fabrika" üzerine konuşuyor.
Hiroko Oyamada’nın kısa romanı, öncelikle ismiyle dikkat çekiyor. Evet, ilk bakışta hiçbir çekiciliği yokmuş gibi duran, hatta düpedüz “basit” bir isim bu ama sanırım tam da bu yalınlık yüzünden insanın zihninde “sert” yankılar uyandırıyor. Örneğin Gladkov’un Çimento’sunu getiriyor akla. Bir yönüyle yersiz bir çağrışım da değil üstelik. Çünkü Fabrika bütün tuhaflığı, kaygan gerçekliği ve yer yer absürdleşen atmosferiyle birlikte aynı zamanda proleter bir novella olarak nitelendirilebilir. Emeğin, çalışma düzeninin, iş bölümünün ve dahası kurumsal hayatın insanı nasıl dönüştürdüğünü anlatıyor. (Yine de şunu söylemeliyiz tabii; bütün bunları tam olarak o klasik toplumcu gerçekçi romanların yaptığı gibi doğrudan değil, daha “tuhaf” bir zeminden ilerleyerek, belki de daha doğru bir deyişle çağımıza uygun bir biçimde yapıyor.)

Birbirinin hemen hemen aynısı gri araçların dolanıp durduğu, gri önlüklü çalışanlarıyla “gıp-gri” bir fabrikada çalışan üç karakterle tanışıyoruz. Fabrikanın belge imha, belge düzeltme ve çatı yeşillendirme ile görevlendirilen üç yeni elemanı. Karakterler bu yapının içinde çalışıyor, oyalanıyor, sürükleniyor, bekliyor fakat bütün bu hareketin ortasında neyin üretildiği, neyin gerçekten gerekli olduğu, hatta neden orada bulundukları bile giderek belirsizleşiyor. Zaten bu belirsizliğin ardında gizleniyor romanın asıl etkisi de; Oyamada’nın ilgilendiği şey çalışmanın bizzat kendisinin nasıl bir sis bulutuna dönüşebildiği, insanın yaptığı işe, sonra da asıl olarak kendi varlığına yabancılaşmasının ne kadar sessiz ve olağan görünebildiği. Çalışma hayatının insanı insanlıktan çıkaran mantığı... Zaten fabrika öylesine bir yapı ki, içinde bulunduğu şehirle arasındaki sınırlar muğlaklaşmış, şehirdeki her ailenin en az bir ferdini barındıran kendi başına bir dünyayı, adeta bir organizmayı andırıyor. (İster istemez Kafka’nın Şato’su da geliyor akla. En azından, “Kafkaesk atmosfer” deyişini burada rahatlıkla kullanabiliriz!) Hatta, fabrikaya özgü garip canlı türlerinin yaşadığı bir organizma; gri su maymunu, çamaşır makinesi kertenkelesi, fabrika karabatağı. Oyamada, gerçekliği hafifçe eğip büküyor ancak okuru tamamen fantastik bir evrene de atmıyor; daha çok, gündelik olanın içindeki küçük sapmalara, huzursuz edici kaymalara tanıklık ediyoruz. (Daha önce Oyamada’nın Türkçede de yayımlanan Çukur romanını okuyanlar için şaşırtıcı değil elbette bütün bunlar!)

Kısacası, Hiroko Oyamada’nın Fabrika’sı, adının yalınlığının altında oldukça yoğun bir hikâye barındırıyor. Çimento, demir, üretim, vardiya gibi daha tanıdık proleter imgelerin yerine, usul usul işleyen bir yabancılaşma koyuyor ortaya. Ama yine de özünde emekle, düzenle ve insanın o düzen içinde neye dönüştüğüyle ilgili bir novella bu.
Hiroko Oyamada
Fabrika
çev. Hüseyin Can Erkin
Siren Yayınları, 2026, 119 s.
*
Çukur
çev. Hüseyin Can Erkin
Siren Yayınları, 2024, 96 s.

