İstanbul Yaya Sergisi

-
Aa
+
a
a
a

Eraslan Sağlam: İstanbul Yaya Sergileri'nin ikincisi de başlamak üzere ve şu anda canlı yayın konuğumuz sergi küratörlerinden Fulya Erdemci. Hoşgeldiniz.

 

Fulya Erdemci: Merhaba.

 

ES: Sergiye geçmeden önce iki temel kavram var ki Açık Radyo dinleyicilerimizi yakından ilgilendiriyor ve sergi küratörü olarak sizi de çok ilgilendiriyor; "boş alan" diyorum ben buna, ya da "kamusal alan" kavramlarını ve yayanın önceliği meselesini biraz açalım.

 

FE: Çok teşekkür ederim bu soru için, çünkü aslında yaya sergilerinin çıkış noktası kamusal alan problematiğini gündeme getirmek. Kamusal alan ve özel alan arasındaki çekişme ayrıca yaya ve motorlu araçlar arasındaki çekişme aslında Yaya Sergisi'nin kalbinde yatan önemli bir nokta. Yaya sergileri ile biz şunu yapmaya çalışıyoruz, İstanbul'da kamusal alanın yaya hakları lehine dönüştürülmesi. Bu şu demektir, Karaköy örneğinden gidecek olursak Karaköy Meydanı diyoruz...

 

ES: Bir meydan var mı?!

 

FE: Çok doğru, yani meydan diyoruz ama aslında bir meydan yok. Yani mekân olarak baktığınızda o büyüklük var, o genişlik var, fakat orası şu anda bir geçiş yeri niteliğinde, yani bir bulvar niteliğinde. Çünkü trafiğin aktığı, çok yoğun bir trafiğin aktığı bir geçiş yeri, bizim önerimiz mesela bu meydanı yayalaştırmak, yani burayı bir meydana dönüştürmek. Yayayı alt geçitlerden üste alalım, arabaları da alta alalım, arabalar alttan gitsin yayalar üstten gitsin. Böylelikle de bir meydan ortaya çıkmış oluyor. İtalya'yı düşünün, su kenarında bir meydan, etrafında kafelerin olduğu, insanların bulunduğu canlı bir mekân düşünün; bir de, Karaköy'ün o trafikle boğulmuş, yayaların neredeyse alt geçitlerden çıktıktan sonra bir an önce nereye gitmeleri gerekiyorsa oraya doğru koşuşturdukları bugünkü halini karşılaştırın. Biz bu anlamda diyoruz ki, otomobil kültürünün pompalandığı, kapitalist sistemin bunu pompaladığı günümüzde yayanın haklarını gündeme getirelim, daha fazla mekân açalım insanlar için. Yani kent dediğimiz şey insanların yaşadığı yer, kenti daha yaşanır bir yer haline getirelim. İkincisi de, kamu dediğimiz şey, sınıf, din, dil, ayrımlarının ötesinde bir şey. "Kentlilere mekân açalım" diyoruz. İstanbul'un, kamusal alan ve yaya problemi dediğimiz meseleyi düşünmesi, bu dönüşüm sürecinde üzerinde durması ve dönüşümü bu kavramları temel alarak yapılandırması gerekiyor.

 

ES: Canlıların yaşamaya çalıştığı dünya üzerinde yaya hakları diye bir konudan bahsediyor olmamız şu anda biraz tuhaf geliyor kulağa aslında. Çünkü zaten yayaların yaşadığı bir dünyada, yaya hakları diye bir şey çıkarmak durumunda kalıyoruz.

 

FE: Ne yazık ki öyle.

 

ES: 3 yıl öncesine gidecek olursak; ilki için farklı bir yer seçmiştiniz, Nişantaşı'nı seçmiştiniz, biraz bu sergiden bahsedelim. Nişantaşı'nı neden seçmiştiniz, neler geldi başınıza ve bu yılki sergiden farkı neydi, ya da bu yılki serginin Nişantaşı'ndaki sergiden farkı ne olacak?

 

FE: Aslında yaya sergilerinin bir diğer çıkış noktasından da kısaca söz edeyim; bu küreselleşme olgusu ile birlikte dünyada kentler de dönüşüyor, yani bir çok kent yeniden doğuyor ya da dönüşüyor. Tabii İstanbul da bundan payını aldı. 80'lerden bu yana bir kentsel dönüşüm süreci içinde, kendini küresel dünyaya eklemlemek için hazırlıyor. TEM'in kurulması, ikinci köprünün yapılması, karşı tarafta havaalanının yapılması, yeni limanların açılması gibi.

 

ES: Bunlara süpermarketleri de ilave edelim.

 

FE: Evet. Bu dönüşüm süreci içindeki kentimizde, dönüşen, değişen bölgeleri mercek altına almak istiyoruz ve de sanatçıların, mimarların önerileriyle, bu dönüşüm nasıl olabilir diye düşünüyoruz? Bu dönüşüme bir sivil olarak nasıl eklemlenebiliriz? Nasıl öneriler getirebiliriz?

 

ES: Ya da bu dönüşümün olumsuz yönlerine nasıl müdahale edebiliriz?

 

FE: Tabii, tabii. O dönüşümü kamunun da isteği ile nasıl dönüştürebiliriz, nasıl değiştirebiliriz? Nişantaşı'nı seçmemizin nedeni ilkiydi, aslında Nişantaşı kentsel dönüşümünü Karaköy'le karşılaştıracak olursanız daha fazla tamamlamış bir yer.

 

ES: Ya da entegrasyonunu

 

FE: Evet. Aslında yaya hareketinin de en rahat olduğu yerlerden biri. Bir alışveriş merkezi. Biz ilkinde biraz daha dünya standartlarına yaklaşmış olan bu bölgeyi seçtik, o bölgeyi mercek altına aldık. Sosyolojik, kültürel, mimari, mekânsal çeşitli işler vardı, ama Nişantaşı'ndaki fark şuydu; 40 tane mimar, tasarımcı ve sanatçı davet etmiştik ama hepsi Türkiye'dendi. Öncelikle burada yaşayanlar, buralılar, kendi mekânlarına dair sözlerini söylesinler istedik. Tabii ki büyük çaplı işler vardı ama Nişantaşı'ndaki mekânsal imkânlarla Karaköy'ün imkânları çok farklı, orada daha büyük çaplı işler vardı, kafelerin içinde videolar vardı...

 

ES: Daha varolan yerleşmiş bir alt yapının üstüne kuracağınız, daha estetik boyutlara yaklaşabileceğiniz bir mekân iken, Karaköy'de daha farklı, altyapı sorunları ile daha fazla ilgileneceğiniz bir temaya yönelmek durumundasınız sanırım.

 

FE: Aynen öyle oldu ve çok daha büyük ölçekli, kent ölçeğinde işler çıktı. Ayrıca bu sefer biz şöyle de düşündük; "sadece biz değil, buralılar değil, bütün dünyadan bu konuda düşünen, çalışan, sanatçı ve mimarları da davet edelim, bu bir workshop gibi olsun, bir öneriler paketi hazırlayalım." Bunlar çok ütopik şeyler de tabii, 3 gün sonra olabilecek ya da 5 yıl sonra olabilecek şeyler değil.

 

ES: Ama ütopya iyidir.

 

FE: Önce rüyayı görelim, bunu isteyelim, daha sonra buna yaklaşırız diye düşünüyorum. Böyle bir fark var aslında arasında, temel olarak mekân farkı olduğu için işlerde de fark var. Bir de tabii uluslararası boyuta taşındı.

 

ES: Küratör olarak hayatınızı biraz daha zorlaştırdınız.

 

FE: Evet. Emre Baykal'la birlikte yapıyoruz bu sergiyi, Arzu Yayıntaş da yardımcı küratör olarak çalışıyor.

 

ES: İki yılda bir olmasının nedeni ne?

 

FE: Bu kadar büyük çaplı sergiler çok kısa sürede hazırlanamıyor, gerçekten bir zaman gerektiriyor. Nasıl ki Bienal iki yılda bir yapılıyor, çünkü bir hazırlık süresi de gerektiriyor. Böyle bir hazırlık süresi var ama bunun da ötesinde biz kentsel dönüşüme baktığımız için daha geniş zaman dilimleri içerisinde hareket etmemiz gerekiyor. Bu nedenle de her 2 yılda bir yapalım diye düşündük. Aslında ilkini 3 yıl önce yapmıştık, yani geçen yıl olması gerekiyordu ama ancak bu yıl gerçekleştirebildik.

 

ES: Gönül ister ki, gücünüz olsa bunu 6 ayda bir ya da 3 ayda bir yapsanız, çünkü İstanbul neredeyse ayda bir büyük değişimle karşı karşıya, o yüzden yeterince malzemeniz olacağına yüzde yüz inanıyorum.

 

FE:16 Eylül'de açılıyor, hepinizi bekleriz. Tünel Karaköy aksında gerçekleşiyor, 22 Ekim'de de sona eriyor. Önümüzdeki Cuma günü açıyoruz sergiyi

 

ES: Tünel-Karaköy hattı dediniz, bunu detaylandıracak olursak, hangi mekânlarda görebileceğiz işleri?

 

FE: Rotayı şöyle çizeyim, ana bilgi merkezimiz Vehbi Koç Vakfı Merkez Han 1. Kat'ta, Odakule'nin karşısı gibi; 3 üniversite ile görüştük, İTÜ, Yıldız Teknik ve MSÜ, Karaköy üstünde workshopları var, bu workshopların sonuçlarını gösteriyoruz bilgi merkezinde. Ayrıca yine Karin Sander'in bir kitap projesi var, Karaköy'le ilgili yaklaşık 400 fotoğrafın yer aldığı küçük bir kitapçık. Bu kitapçık da yine bilgi merkezlerinde olabiliyor. Tabii ki haritamız var, orada işlerin yerlerini gösteriyor, onlar da bilgi merkezinde. Ayrıca broşürümüz de var. Beyoğlu'ndan aşağı doğru gittiğinizde Narmanlı Han'a geliyorsunuz, Narmanlı Han'da Haluk Akakçe'nin bir projesi var. Derken, Tünel Meydanı'na geldiğinizde sürprizli bir iş var, umarım çok ilgi çekecek, Kemal Önsoy'un bir projesi ama bu proje kamusal alanda yer alan sanat eseri ile ilişkili; o da Ayşe Erkmen'in bir heykeli, zaten Tünel Meydanı'nda. Tünel binasının içinde yine bir bilgi merkezimiz var ve oradan metro ile aşağıya iniyoruz, aşağıya indikten sonra Karaköy Meydanı var, Karaköy Meydanı'nın iki tarafı, yani iskele rıhtımı ve Perşembe Pazarı'nın arkasındaki Haliç Parkı. Yaklaşık 1 kilometrelik bir alan, çok çok yormuyoruz, çok yürütmüyoruz ama 1 kilometrelik bir alanda yürüyerek eserleri, yapıtlar izlenebilir.

 

ES: Konuşmanın başında, atladığımız bir mesele var, yeterince değerlendirmediğimiz; bana ulaşan bilgilerde okuduğum bir şey. Amaçlarınızdan biri de sanat eserlerini sanat galerilerinden ya da küçük ve kapalı mekânlardan çıkarıp kamusal alanın içine koyup orada insanların izlemesini sağlamak. İsterseniz bunu siz açın çünkü bu önemli konuyu atladık.

 

FE: Aslında az önce söylediğim gibi İstanbul'un içinden geçmekte olduğu kentsel dönüşüm sürecine bakmayı ve bu anlamda da bir farkındalık yaratmayı hedefliyor bu sergi. Yani şunu da diyebiliriz, kentli olma bilincini yükseltmeyi hedefliyor. Gerçekten sergi mekânlarına gelen izleyici aslında belli, yani toplam 20-30 bin kişidir İstanbul genelinde. Ama biz bu kentli olma bilincini yükseltmeyi de hedefliyoruz, bunu yapabilmek için hakikaten kentin kendi mekânını kullanmak istedik. Bu nedenle de bütün projeler mekâna özel projeler. Mayıs ayından beri sanatçılar geliyorlar Türkiye'ye, yurt dışında yaşayan Türk sanatçıları da geliyorlar, mekânları gezdiriyoruz, problemleri anlatıyoruz, serginin kavramını ortaya koyuyoruz ve ona göre bir proje hazırlıyorlar. Ona göre biz bu projeleri olabilirlik açısından değerlendiriyoruz, muhtelif izinler vs. alınıyor. Büyükşehir Belediyesi ve Beyoğlu Belediyesi'nin işbirliği ile yapılıyor bu sergi. Aslında yarın işlerden bir tanesi başlıyor kurulmaya, çok büyük çaplı işler, çok şaşırtıcı olacak. Mesela bir tanesi şöyle, az önce Karaköy Meydanı'nın yayalaştırılması ve bir meydan konumuna gelmesinden bahsetmiştik, bu konuları konuşurken Hollandalı mimar sanatçı John Körmeling böyle bir proje önerdi. Karaköy Meydanı'nda, Aksu İşhanı'nın önünde 52 metre uzunluğunda, 2.5 metre genişliğinde ve 5 metre yüksekliğe çıkan alternatif bir yaya yolu, bir rampa. Öyle bir şey ki hakikaten görsel olarak da çok etkileyici, ama esas hedef yayanın hiçbir zaman Karaköy'ü o kottan göremediğinin altını çizmek.

 

ES: Böyle bir olanak yaratıyorsunuz?

 

FE: Evet. O kota, o seviyeye çıktığınızda da Tarihi Yarımada karşısında, Karaköy Meydanı'na yukarıdan bakıyorsunuz. Şu anda biz tabii ki yayayı üste, arabayı alta alamıyoruz ama bu proje ile yayayı arabaların üstüne çıkartmış oluyoruz.

 

ES: Bir alt başlık olarak da kültürsüz ve sanatsız bırakıldığımız son zamanlarda ve hatta son günlerde, kamusal alana sanat eserlerini taşıyarak kamusal alana, dolayısıyla insanların ayağına bu eserleri götürüyoruz diyebilir miyiz?

 

FE: Tabii, bunu yapmaya çabalıyoruz.

 

ES: Peki oralarda kurulan işler sadece 22 Ekim'e kadar mı kalacak? Mesela az önce bahsettiğiniz rampa çok enteresan, 22 Ekim tarihinde bunlar sökülüp kaldırılacak mı?

 

FE: Aslında 22 Ekim'de kaldırılacak, çünkü kalıcı iş yapmak bu serginin mantığına aykırı, biz istiyoruz ki kamusal alanda varolacak sanat eserleri belli bir sistem sonucu ve kamunun da beğenisini içererek varolmalı, "biz yaptık oldu" anlayışıyla insanlara bir şeyi zorlamak istemiyoruz. Ama şu olabilir tabii; bu bir aylık gösteri belki bir yıla uzatılabilir, bu süre içinde eğer o eser isteniyorsa kalabilir, istenmiyorsa gidebilir.

 

ES: Ya da heyecanlı bir yerel yönetim bunu alıp devamlı hale getirebilir, bu da onlar için bir öneri teşkil edebilir.

 

FE: Tabii.

 

ES: Umarım öyle olur.

 

FE: Bunu bir öneri olarak sunuyoruz şimdilik.

 

ES: Biraz şu su borularından bahseder misiniz, o bana çok heyecan verici geldi?

 

FE: Aslında bizim de en sevdiğimiz projelerden biri o, Murat Şahinler, Fuat Şahinler, Ayten Başdemir ve Yakup Çetinkaya, bir grup sanatçı, mimar, kent tasarımcısı. Onların önerileriydi, mekânın sınırlarını gösterecek, işaretleyecek projeler önerdiler. Mesela ikisi, yağmur iniş boruları ve yine Karaköy Meydanı'nın tam arkasında kalan çanak antenler vardır, ama çok fazla...

 

ES: Bir uzay üssünde yaşıyor gibisiniz?

 

FE: Evet öyle, onları renklendirecekler. Seçtikleri yağmur iniş boruları aslında çok ilginç. Bu sanatçılar, halk mimarisi ya da serbest mimari olarak da adlandırıyorlar, hepimiz mimarızdır ya, "hemen şuraya şunu yapalım olsun bitsin" deriz, kendi kendimize bir buluş yaparız, bir çözüm buluruz, bu yağmur iniş borularının da öyle bir lezzeti var, zaman içinde tamirlerle, eklemelerle vs. bugünkü hallerine gelmişler. Biraz ironik bir şey bu, onlara dikkat çekiyor, hem mekânın sınırlarını gösteriyor hem de bu tür ilginç mimari detayları da bize gösteriyor bu proje.

 

ES: Son olarak, çok sevdiğim bir proje var, Hat Projesi, onu lütfen özetler misiniz?

 

FE: Aslında onu ben de çok seviyorum. Biz hat sanatından iki örnek uygulamak istiyoruz, Karaköy Meydanı'nda İsmail Hakkı Altunbezer ve Halim Özyazıcı'nın "Gel Keyfim Gel" ve "Bu da Geçer Yahu" isimli iki hattını göstereceğiz. Bunu biz Karaköy'e çok yakıştırdık, çok keyifli, hem de hakikaten çileleri var, çözülmesi gereken durumlar var. Sergiye katılan sanatçılar bunların Türkçe'sini, Yani "Bu da Geçer Yahu"yu katotoparkına yazacaklar. "Gel Keyfim Gel"i de bank şeklinde Haliç parkının içine koyacaklar.

 

ES: Dinleyicilerimizin kafasında canlanması için hemen bu iki cümleciğin nasıl çıktığını söyleyelim.

 

FE: İsmail Hakkı Altunbezer bizim çok önemli hattatlarımızdan. İsmail Hakı Altunbezer, İstanbul işgal altında iken, dükkânının camına "Bu da Geçer Yahu" yazmış ve işgalden sonra da yine dükkânının vitrinine "Gel Keyfim Gel" diye yazmış.

 

(7 Eylül 2005 tarihinde Açık Radyo'ya Açık Dergi programında yayınlanmıştır.)

 

 

Sergiye Katılan Sanatçılar: Haluk Akakçe (Türkiye), Loris Cecchini (İtalya), Ingar Dragset (Norveç) ve Michael Elmgreen (Danimarka), Ayşe Erkmen (Türkiye), Carmela Gross (Brezilya), Ömer Ali Kazma (Türkiye), John Körmeling (Hollanda), Callum Morton (Avustralya), Kemal Önsoy (Türkiye), Ebru Özseçen (Türkiye), Karin Sander (Almanya), Eve Sussman (Amerika), Fuat Şahinler - Murat Şahinler - Ayten Başdemir ve Yakup Çetinkaya (Türkiye), Canan Tolon (Türkiye), Hale Tenger (Türkiye) ve Auke De Vries (Hollanda).