Haftanın Kitapları: 09.03.2012

-
Aa
+
a
a
a

Georges Simenon

Letonyalı Pietr

çev. Doruk Demircioğlu

Feniks Yayınları, 2012, 173 s.

Georges Simenon’un kaleme aldığı polisiyeleri, rahatlıkla, “iyi polisiye, iyi edebiyattır” sözünün ispatı olarak nitelendirebiliriz. Üstelik, üretkenlik konusunda da pek az sayıda yazar yanına yanaşabilir durumda. (450 kadar roman ve novellaya imza attığı söylenir.) Bir başka deyişle hem nicelik hem de nitelik olarak çizgiyi bir hayli yukarı çekmiş bir yazar Georges Simenon. Bu nedenle, Feniks Yayınları tarafından yayımlanan Letonyalı Pietr romanının kapağındaki “55 dilde 1.4 milyar satış!” ibaresi, hiç de şaşırtıcı değil. Simenon’un sıkı takipçileri belki kitabın boyutları ve böylesi bir ibarenin öne çıkarılmasını yazarı “best-seller”lık kalıplarına sokma girişimi olarak algılayıp eleştirebilirler ama yine de Simenon kitaplarının Türkçedeki talihsiz sayılabilecek serüvenine baktığımızda, günümüz koşullarında ilgiyi çekmek adına bir yöntem olarak kabul edilebilir. Ne de olsa birçok Simenon romanı önemli yazarlarca Türkçeye kazandırılmış olmasına rağmen (Nurullah Ataç, Bilge Karasu, Sait Faik, Oktay Akbal, Oktay Rifat, Tahsin Yücel, Erhan Bener akla ilk gelenler arasında; günümüz çevirmenlerini Simenon söz konusu olduğunda biraz daha “özen”e zorlayan bir durum bu aynı zamanda), derli toplu bir külliyata ulaşmak için, sahaflarda bir hayli eşelenmek gerekiyor. Dünya çapındaki ününü, Komiser Maigret’nin maceralarını anlattığı seriye borçlu olan Simenon’un bu romanlarını Türkçeye çevirme yolunda önemli bir adımı zamanında Nisan Yayınları atmıştı. Daha yakın dönemde ise Kabalcı Yayınevi, Simenon’un hem Komiser Maigret hem de “Maigret’siz” romanlarını iki ayrı dizi şeklinde, sıralı, özel bir baskıyla yayımlamaya başlamıştı; ancak aynı yıl içinde (2008) art arda çıkan dört romanın ardından şimdiye kadar yeni bir kitapla karşılaşmadık. Dolayısıyla, Letonyalı Pietr ile başlayan Maigret serisinin devam edeceğine dair bilgi doğrultusunda Feniks Yayınlarının bu girişiminin uzun ömürlü olmasını dileriz. (Yayınevinden gelen bilgilere göre seri, daha önce Metis Yayınları tarafından da yayımlanan Sarı Köpek ile devam edecek.)

Letonyalı Pietr romanının en önemli yanı ise, meşhur Komiser Maigret karakterinin ilk hikâyesi olması. Maigret, Letonyalı bir dolandırıcının peşine düşer...

Henning Mankell

Pekin’den Gelen Adam

çev. Zeynep Heyzen Ateş

Altın Kitaplar Yayınevi, 2012, 511 s.

Henning Mankell ismine özellikle Detektif Kurt Wallander karakteriyle aşina olanlar için farklı bir roman Pekin’den Gelen Adam. Kuşkusuz hikâye yine İsveç kökenli, ama bu sefer merkezde Yargıç Birgitta Roslin ile karşılaşıyoruz.

2006 yılının dondurucu kışının hüküm sürdüğü İsveç’in kuzeyindeki unutulmuş bir köyde, İsveç’in suç tarihinde örneği görülmemiş bir katliamla yüz yüze gelir polisler. Yalnızca  yaşlıların yaşadığı bu köyde, üç kişi haricinde herkes –ev hayvanları da dahil olmak üzere– vahşice öldürülmüştür. Korkunç olayı gazeteden öğrenen Yargıç Birgitta Roslin için de bu köy, herhangi bir yer değildir; annesinin büyüdüğü köydür. Cinayetlerle ilgili daha fazla şey, en azından öldürülenler arasında annesinin üvey anne babasının da olup olmadığını öğrenmek için vakit kaybetmeden o köye doğru yapacağı seyahatin detaylarını planlamaya başlar. Ancak olayın boyutları, o küçük köyü bir hayli aşacaktır...

Romanın farklılığına, kitabın ilk sayfasına düştüğü notla çevirmen Zeynep Heyzen Ateş de dikkat çekmiş ve bir öneride bulunmuş: “Elinizdeki klasik bir Mankell yapıtı değil, ama anlatılanlar yazarın diğer yapıtlarında kaleme aldığı cinayetlerden çok daha dehşet verici. Pekin’den Gelen Adam’da öne sürülen iddiaların abartılı olduğunu düşünenlere Jean Ziegler’in Utanç İmparatorluğu adlı kitabı okumalarını tavsiye ediyorum.”

Jedediah Berry

Hafiyenin El Kitabı

çev. Algan Sezgintüredi

Siren Yayınları, 2012, 294 s.

Jedediah Berry, 1977 New York doğumlu. Hafiyenin El Kitabı adlı bu ilk romanıyla, hem 2009 yılı Dashiell Hammett ödülünü hem de 2010 yılında William Crawford ödülünü kazanmış. Adı Flann O’Brien, Ray Bradburry gibi isimlerle birlikte anılıyor.

“Jedediah Berry, Hafiyenin El Kitabı'nı yazarken tek bir resimden yola çıktığını söylüyor. Tek bir resimden doğan ve kendi içinde çoğalan, tuhaf bir roman Hafiyenin El Kitabı. Polisiye desek polisiye değil, macera desek macera değil, psikolojik gerilim desek, o değil; hepsi ve hiçbiri. Bir şemsiye, bir bisiklet ve bir el kitabı eşliğinde kendi ve diğerlerinin düşlerine sızarak biteviye bir uyku haliyle savaşan bir adamın, gözbebeklerinin ardında ve önünde gelişenlerin toplamı belki... Hafiyenin El Kitabı, uyanık hayatlarını uykudaymış gibi geçirenlere inat, hafızanın, rüyaların ve algının kapılarını aralamakta ısrarlı. İngiliz edisyonu, arka kapağında ‘Nasıl düşündüğünüz hakkında düşündüklerinizi değiştirecek,’ demiş. Biz, sadece, uyanın diyoruz.” Hafiyenin El Kitabı’na dair bu cümleler Siren Yayınlarının bloğundan. (sireninsesi.blogspot.com) “Kitaplarda olan bitenden çok içinden geçen mevzulara değinmeye, oradan serbest çağrışımla yol almaya bakan” yazılara yer verilen bu bloğu takip etmeyi, Hafiyenin El Kitabı vesilesiyle tavsiye etmiş olalım.

Flann O’Brien

Dalkey Arşivi

çev. Gülden Hatipoğlu

Everest Yayınları, 2012, 240 s.

Flann O’Brien –gerçek adıyla Brian O’Nolan– James Joyce ve Samuel Beckett’la beraber İrlanda edebiyatının “kutsal üçlüsü”nden biri kabul ediliyor. Değerinin anlaşılamadığı da hemen ardından dile getirilen ifadeler arasında. Türkçede ise bir hayli geç tanıştık. Everest Yayınları, doğumunun yüzüncü yılında (2011) yayımlamıştı Türkçedeki ilk kitabı olan Üçüncü Polis’i. “Absürdün kinayesi olarak Alice Harikalar Diyarında’yla kıyaslanabilecek olan Üçüncü Polis bir cinayet romanı, insan ile bisikleti arasındaki hassas ilişkinin öyküsü ve bitmek bilmeyen suçluluk hissinin tüyler ürpertici masalıdır,” şeklinde tanımlanıyordu. 1940’larda Dublin yakınlarındaki Dalkey kasabasında geçen Dalkey Arşivi de benzer yapıda bir roman. Aynı mizahi üslup, absürd taraflar Dalkey Arşivi romanında da görülecektir. Üstelik iki romanı birbirine yaklaştıran daha sıkı bağlar da fark edilecektir. (Son bir not olarak, Everest Yayınları Flann O’Brien’ın eserlerini yayımlamaya devam edecek gibi görünüyor...)

Stefan Zweig

Montaigne

çev. Ahmet Cemal

Can Yayınları, 2012, 122 s.

Zweig’ın deneme-biyografi karışımı kitaplarına zaten oldukça aşinayız ve bu alanda ne kadar değerli kitaplar olduğu da herkes tarafından zaten kabul edilmiş durumda. Türkçede de farklı yayınevlerinden de olsa, hemen hemen hepsine ulaşmak mümkün. Macellan, Fouche, Erasmus, Freud, Nietzsche, Tolstoy gibi önemli isimler hakkındaki Zweig’ın biyografi-deneme tarzındaki yazılarına, kitaplarına… Montaigne biyografisinin ise şöyle bir önemi var: Aslında tüm bu kitapların içinde Zweig özellikle Balzac biyografisini çok önemsediğini ve başyapıtının bu kitap olacağını söylemiştir. Ama Montaigne biyografisi de Zweig’ın Brezilya’da karısıyla birlikte intihar etmeden önce üzerinde çalıştığı son eseri. Dünya edebiyatında deneme türünün babası olarak bilinen Montaigne’i yine bu alanda önemli bir ismin anlatıyor olması zaten kitabın değerini açıkça ifade ediyor. Buradan çıkan sonuç; hümanistliğiyle bilinen Stefan Zweig, hümanist düşünür Erasmus’la başladığı içsel yolculuğuna yine bir hümanistle, Montaigne’le noktayı koyar…

Justine Picardie

Coco Chanel

çev. Seçil Ersek, Zeynep Yeşiltuna

Artemis Yayınları, 2012, 339 s.

Özellikle 2009 yapımı olan Coco Avant Chanel filminin gösterime girmesiyle bir kez daha adından sıkça bahsedilir olmuştu Coco Chanel’in. (Amélie karakteriyle ünlenen Audrey Tautou’nun başrolde olmasının da etkisi büyüktü bu filme olan ilgide.) Söz konusu film Edmonde Charles-Roux’nun kitabına dayanıyordu. 40’lı yılların ortasında Elle dergisinde çalışmaya başlayan, sonrasında Vogue dergisinin Fransızca edisyonunun yayın yönetmenliğine dek yükselen Edmonde Charles-Roux’nun. Elimizdeki kitap belki bu filme kaynaklık eden eser değil, ancak yine modacı, moda yazarı bir ismin kaleminden çıkmış bir Coco Chanel biyografisi. Justine Picardie, Vogue’da ve Observer’da editörlük yapmış ve şu sıralar Sunday Telegraph’ta bir moda köşesine sahip. Kitabın Türkçesi ilk olarak Kasım 2011’de çıkmıştı, bu yıl içinde de ikinci baskısını yaptı.  Belki kuşe kâğıda değil ama beyaz kâğıda, renkli ve bol görsel malzemeli olarak normalden daha büyük boyutta hazırlanmış; Coco Chanel’in hayatı ve yaptıkları çerçevesinde etrafında oluşan efsanesi hakkında, özellikle konuyla yakından ilgilenenlerin zaten gözden kaçırmayacakları bir kitap olduğunu söyleyebiliriz.

David Harvey

Paris, Modernitenin Başkenti

çev. Berna Kılınçer

Sel Yayıncılık, 2012, 479 s.

David Harvey, kitabında, Balzac, Baudelaire, Flaubert, Zola gibi edebiyatçıların tasvirleri ve gelecek vizyonları, Daumier’in karikatürleri ve Marville’in fotoğrafları eşliğinde Haussmann’ın kenti “zorla modernliğe sürüklediği” ve baştan yarattığı İkinci İmparatorluk Parisi’nden günümüze bakıyor… Bu kitap aynı zamanda yayınevinin “Düşünsel” adını verdiği dizisinin de onuncu kitabı. Geçen yılın başında başlamıştı Sel Yayıncılık bu diziden kitaplar yayınlamaya ve kısaca hatırlatırsak; “Başlangıç olarak ortaya çıkışı, gelişimi ve çelişkileriyle birlikte modernizm ve modern toplum, günümüz dünyasında birey, gündelik yaşamın dönüşümü, yabancılaşma gibi konulara” odaklanan kitaplara yer verileceği açıklanmıştı… David Harvey’nin kitabı da geçmişle kökten bir kopuş olarak moderniteden başlayarak merkeze Paris’i yerleştiriyor. 

Ebru Ceylan

Dünya içimde karanlık oyunlar oynuyor anne!

Norgunk Yayıncılık, 2011, büyük boy, 60 s.

Ebru Ceylan’ın, 3 Kasım – 10 Aralık 2011 tarihleri arasında Nişantaşı’ndaki Milli Reassürans Sanat Galerisinde açtığı fotoğraf sergisinin kitabı… Tuncer Erdem’in kitabın başına yazdığı sunuş yazısındaki cümlelerle; “Ebru Ceylan fotoğrafları, çocukluk aşısının kolda bıraktığı yara gibi, eskide kalmış, şimdi unutmaya, unutturmaya çalıştığın korkularının ruhunda bıraktığı puslu izlerin, ve halihazırda yüreğini deşen daha ciddi huzursuzlukların açtığı taze yaraların suretleri: Bir kır evinde, ağaç tezgâh üzerinde unutulmuş tabak çanak, karanlık bir ormanın nemli zeminindeki kuru yapraklara basan çıplak ayaklar, bir perdede beliren tuhaf gölge, kırda rastladığın renkli kurtçuk, çalılar içinde hışırtıyla dolaşan envai çeşit haşerat ve diğerleri... Yaklaş bu suretlere, yakından bak, küreğini daldır zihninin üst tabakasına, onları yüzeye çıkar, bugünün ışığında bak, dikkatle izle, evir çevir, yüzleş onlarla. Yıllardır el değmemiş kuytulardan çıkan, bu solgun, puslu görüntülerden ürkme, güncel endişelerinle bağdaştır onları.”