Edebiyat ve Kötülük

-
Aa
+
a
a
a

Yazarların yaptıkları işi Tanrı’nınkine benzetmeleri gururlarını okşayan bir günahtır ama çoğu kalemini, benzetmenin gerektirdiği kadar özgürce savurmayı beceremez. Kimse Tanrı’ya o sevimli koalaları, uyumak dışındaki zamanlarının neredeyse tamamında açlıktan ölmemek için okaliptüs yaprakları yemeye mahkum etti diye hesap soramaz. Yazar da can verdiği kullarına istediği gibi davranma özgürlüğüne sahip olduğunu bilmeli. Kahramanlarınızdan birine eşek demek istiyorsanız dersiniz. Yapmanız gereken sadece okuru onun eşekliğine ikna etmektir. Şöyle bir cümleyle karşılaştığımızı düşünelim:

 

‘Köşedeki elektrik direğinin altında üç saattir uzun boylu, kel ve salak bir adam dikiliyor.’

 

Köşedeki elektrik direklerinin altında üç saat dikilenlerin, uzun boyluların ya da kellerin salak olduğuna inananlar dışındakiler için sıradan bir cümle değildir bu. Okur, adamın elektrik direği altında dikilmesine, uzun boylu ve kel olmasına sesini çıkartmaz ama ona neden salak dendiğini bilmek ister. Önceki cümleden devam edelim:

 

‘Arkadaşları onu, saçlarının bu şekilde geri geleceğine inandırmışlar.’

 

Bu bilginin ardından, ona salak dediğiniz için sizi kimse ayıplayamayacaktır. Okur elindeki edebi metne Birleşmiş Milletler gözlemcilerinin soğukkanlılığıyla yaklaşmaz. Her roman, her öykü ve her şiir aslında onun da aktif olarak katıldığı bir oyundur. Havaya girebilmesinin en önemli koşulu vicdanının sürece dahil olabilmesidir. Bu, eserde okurun vicdanına aykırı hiçbir şeyin gerçekleşmemesini gerektirmez. Tam tersine onu uyandırmak için canını acıtarak, gıdıklayarak, kaşıyarak ya da okşayarak tahrik etmeli. Zihninizde derin izler bırakan romanları hatırlarsanız, gerçekleşmesine izin veremeyeceğiniz bir dolu olayla karşılaşırsınız. Kocası aldatılmayı hak eden bir adam olsaydı Madam Bovari’yi beynimize daha silik çizerdik. Raskolnikof’un baltası tefeciyi hayattan kopartırken değil, yaşlı kadının zavallı üvey kardeşini katlederken belleğimize saplanır.

 

Kalemini ürkek savurmamalı yazar. Masum insanlara acı çektirmekten korkmamalı. Yaşadığımız dünya, bu korkusuzluğun onu gerçeklerden uzaklaştırmayacağını gösteren örneklerle dolu. Kötüler iyilerden daha sık başarıya ulaşırlar. Çoğu kez mahkemede bile haklı haksız ayrımı güçlü güçsüz ayrımının arkasından gelir. Moralimizi bozsun ya da bozmasın gerçek budur ve yazarın amacı bu gerçekleri gizlemek değil, iyi bir eser yaratmaktır. Şimdiye kadarki romanlarda tek bir cinayet olmasaydı, şimdiye kadar dökülen kan miktarı bir damla eksilir miydi?

 

Kötü kalpli kahramanlar yaratmakla romana ya da öyküye kötülüğü koymak aynı şey değildir. Küçük bir çocuğa masal yazdırmayı deneyin, kahramanları arasında kötülerin olduğunu görürsünüz ama o kötülerin elleri kolları bağlıdır. Türk filmlerindeki gibi... Adam sadece kötü değil aynı zamanda zengin ve güçlüdür ama asla amacına ulaşamaz. Telafisi olmayan zararlar veremez etrafına. Son sahnede kurdun karnından kırmızı başlıklı kızın babaannesini çekip çıkartır yönetmen. Eşarplı bir kurdu yaşlı kadınlarla karıştırmayacak yaştakiler için böyle öyküler yeterince iyi değildir. Okur söylemeye utanır ama aslında kan, kötülük ve göz yaşından hoşlanır. Arenada insanların birbirlerini öldürmelerinin zevkle izlenmesinin üzerinden genetik yapımızı değiştirecek kadar uzun bir zaman geçmedi.

 

Leyla ile Mecnun evlenip çoluk çocuğa karışsaydılar aklımızda kalmazlardı? Romeo ve Jülyet’i ölümsüzleştiren, biraz da salakça olan ölümleridir.

 

Yazar madem Tanrıya benzetilmekten hoşlanıyor, onun kadar rahat kıyabilmeli kullarına. Unutmayalım ki, Hıristiyanlık öyküsünün en çarpıcı sahnesi İsa’nın çarmıha gerilmesidir.