Sözün ve Yazının Gücü: Yazmanın zorluğu ve değeri üzerine

-
Aa
+
a
a
a

Antroposen Sohbetler'de Utku Perktaş, düşün insanı ve yazar Gündüz Vassaf ile yazı üzerine derinlemesine bir yolculuğa çıkıyor, yazmanın zorluklarını, değerini irdeleyerek yazmanın yetersizliklerine de vurgu yapıyor.

""
Sözün ve Yazının Gücü: Yazmanın zorluğu ve değeri üzerine
 

Sözün ve Yazının Gücü: Yazmanın zorluğu ve değeri üzerine

podcast servisi: iTunes / RSS

Satırbaşları

    • Geriye bakınca yazının çıkması şart değildi. Başka tür bir haberleşme biçimi - belki renklerle, şekillerle; başka tür bir haberleşme - yazıdan bağımsız, daha esnek, daha oynak, daha az kalıplı, daha bir doğaçlama, müzik gibi belki bir şey çıkabilirdi ve öyle düşününce yazıdan şikayetçi olmaya başladım. Çünkü yazıda kullandığımız kelimeler bizi çok kısıtlıyor.

    • Söyleşi yazıdan çok daha zengin. Çünkü o sesin tonları var - duraklamaları var, konuşurken... tereddütler var, konuşurken... heyecan var, konuşurken...

    • Benim için ne anlatırsam anlatayım bir arayış yazmak; sonunda bir cümleyi, bir kelimeyi, bir sayfayı bulduğumda, bulduğumu sandığımda mutlu oluyorum aradığımı buldum diye. Ama uzun süren bir arayış.

Yazmanın zorluğu ve cazibesi, edebiyatın kalıcı etkisi ve dijital çağda kitapların değişmeyen önemi... Bu konular, zamanımızın en çarpıcı kültürel tartışmalarından bazılarını oluşturuyor ve sonu gelmiyor. Antroposen Sohbetler içinde bu iki programlık seride yazmanın kişisel ve toplumsal yönleri masaya yatırdık. Neden yazıyoruz? Yazmanın zorlukları nelerdir ve bu zorluklar onu değerli kılan şey mi?

İlk programda Buket Uzuner ve ikinci program olan bu bölümde de Gündüz Vassaf ile birlikte yazının üzerine derinlemesine bir yolculuğa çıktık; yazmanın zorluklarını, değerini irdeledik ve yazmanın yetersizliklerine de vurgu yaptık. Bu seride yazının sadece bir iletişim aracı olmadığı, aynı zamanda bir düşünce biçimi ve ifade sanatı olduğu benim dikkatimi çeken noktalar arasındaydı. Şimdiden keyifli dinlemeler.

Utku Perktaş: Merhaba iyi akşamlar herkese, Antroposen Sohbetlere hoş geldiniz, ben Utku Perktaş. Neden yazıyoruz, yazmak değerli bir eylem mi, neden zor, zor olduğu için mi değerli? Bu konuyu konuşmaya başlamıştık ve bugün de bir konuğum var. Yine bir yazar, bir düşün insanı. Birazdan kim olduğunu söyleyeceğim ama dinleyicilerimize içeriği hatırlatmak için kısa bir giriş yapmak istiyorum.

2023 yılının Ağustos ayında bir seri program yapmıştım; konumuz kitaplardı ve neden kitaplar hala hayatımızda sorusunu yanıtlamaya çalışmıştık. Kitapların zamana karşı çok dirençli nesneler olduğu ve bilgiyi, hikayeleri aktarmak için hiç eskimeyecek nesneler olduğu, her zaman hayatımızın bir parçası olacağını konuşmuştuk. Ancak kitapların ortaya çıkmasını sağlayan eylem, yazma ve yazmak. Okumak hemen herkesin yapabileceği bir eylem iken yazma eylemini yapabilmek ayrı bir şey, ayrı bir yetenek ve kolay da değil benim anladığım kadarıyla.

Peki yazmak neden zor bir eylem ve neden değerli? Zor olduğu için mi? Yazılı kaynakları, kitapları hayatımıza soktuğu için mi? Neden sorusunu bu sorular üzerine sormaya çalıştım ve ilk programda yani bu serinin ilk programında önemli edebiyatçılarımızdan Buket Uzuner konuğumdu. Ona sordum ve o ‘Neden yazıyoruz?’ sorusunu kendi penceresinden açıklamaya çalıştı. Esasında çok da akıcı bir program olmuştu ve bu serinin ikinci programında da benim çok değer verdiğim bir konuğum var. Programa birkaç kez konuk oldu ve sağolsun beni hiç kırmadı. Bugün konuğum Gündüz Vassaf. Kendisi bir düşün insanı ve yazar, ben böyle tanımlıyorum ve tekrar altını çiziyorum; çok kıymet veriyorum kendisine. Gündüz Hocam hoş geldiniz, vakit ayırdınız ve iyi ki geldiniz, çok teşekkür ediyorum, eksik olmayın. Nasılsınız?

Gündüz Vassaf: Vakit ayırmak değil, birlikte dans etmek Utku. Bakalım dansımızla nereye gideceğiz? Sizin ayağınıza basacak mıyım, dans edebilecek miyim - bakalım.

U.P.: Hocam her seferinde söyleşilerimiz çok güzel oluyor, eksik olmayın. Şimdi dediğim gibi geçtiğimiz Ağustos ayında bir seri programla kitapları konuşmuştuk ve kitaplar ve okumak üzerine konuşunca yazmanın eksik kaldığını düşündüm. Ben bu yönde eleştiri de almıştım. 2024 yılındaki ilk programlarımıza da bu konuyla başlamak istedim esasen. Öncelikle size göre kitaplar neden hala hayatımızda diye bir soruyla başlasam, kitapları size de bir sorsam... Çünkü kitaplar önemli bir bileşen bizim hayatımızda. Dijital çağda kitapların varlığı ve etkisi hakkında düşüncelerinizi paylaşabilir misiniz?



G.V.: Utkucuğum, bunu saklayalım bir saniye, şeytanı savunmakla başlayacağım. Geçen gün nasıl aklıma geldi, bilmiyorum, birisiyle konuşurken... Yani Chomsky'e sorsanız, tabii dil nörolojik olarak, kalıtımsal olarak türümüze özgü bir şey - konuşmak, dil bilgisi, ardından da yazı çıktı. Fakat, çok daha geriye bakınca yani yazının çıkması şart değildi. Başka tür bir haberleşme biçimi, belki renklerle, şekillerle - başka türlü bir haberleşme, yazıdan bağımsız, daha esnek, daha oynak, daha az kalıplı, daha bir doğaçlama, müzik gibi belki bir şey çıkabilirdive öyle düşününce yazıdan şikayetçi olmaya başladım. Çünkü yazıda kullandığımız kelimeler bizi çok kısıtlıyor. Tanımlar geliyor, kelimeleri kısıtlıyor. Ses, görüntü, dokunmak belki çok daha zengin bir dünya sunabiliyor hayal gücümüze. Hele şimdi, bugün, demin bahsettiniz; sosyal medya, elektronik yazılar, daktilo ile falan yazımız kötüleşmeye başladı, yoksullaşmaya başladı. Çünkü çok daha az kelimeler... Şimdi emojiler ile falan kendimizi ifade ediyoruz ama o emojiler de belki başka bir dil getiriyor. Çünkü bir emojide binlerce kelime saklı olabiliyor. Onun için dil, yoksullaşırken belki başka diller, başka iletişim biçimleri yaratmanın da eşiğinde olabiliriz diye düşünüyorum. Bilmiyorum nereye gideceğiz?

U.P.: Çok güzel bir başlangıç oldu hocam bu. Peki biraz önce sorduğum gibi, kitaplar hayatımızda hala neden var sizce, buna kısaca bir şey söyleyebilir misiniz? Kitaplardan vazgeçmiyoruz çünkü.

G.V.: Masallarımızın büyük etkisi var. Türümüzün başından beri, sanırım dans gibi, müzik gibi masallarımız da vardı yani ilk örneği Gılgamış bildiğimiz ama Gılgamış’tan önce kim bilir neler vardı. Homeros'un yaptıkları, yazdıkları, ona atfedilen bir tür masallar ve çocukların da daha çok annelerinden duydukları masallarımız var. Yani annelerin çocuklarına masal anlatmadığı bir kültürün, bilmiyorum, olduğunu sanmıyorum. Dolayısıyla o masallar bir defa bizi bir şeye doğru itiyor. Yazı olmasa masal olacaktı. Masal bir ifadesini yazıda buluyor - dansta da bulabiliyor, resimde de bulabiliyor, hepsinde bulabiliyor. Ama masal bence kitabı kaçınılmaz kılan - en çok çocukken dinlediğimiz, annemizden dinlediğimiz masallar. O masala ihtiyacı var çocuğun.



U.P.: Çok güzel bir başlangıç oldu hocam, çok teşekkür ederim. Şimdi düşüncelerimizi dışa vurmanın bize başka konulara odaklanma ve zihinsel boşluk yaratma imkanı tanıdığı bir gerçek. Belli ölçüde, psikologların bahsettiği psikolojik mesafe kavramıyla yazma arasında bir ilişki var mı acaba? Sizin psikolog olduğunuzu da bildiğim için böyle bir soruyla devam etmek istedim. Ne düşünüyorsunuz?

G.V.: Yani klinik psikolog dışında birisiyle konuşuyoruz, o söyleşiyi yazıya dökmüyoruz. Bana bunu, çocukluğunu yazıyla da anlatsana demiyoruz yani. Söyleşi, yazıdan bilmiyorum. Bu sorunuza cevap olur mu bilmiyorum ama söyleşi yazıdan çok daha zengin. Çünkü o sesin tonları var, duraklamaları var, konuşurken... tereddütleri var, konuşurken... heyecan var, konuşurken... Yani psikolojide, tedavi esnasında veya çocuklarla oyun tedavisi yaparken bütün bunları alabiliyorsunuz, hissedebiliyorsunuz ve yazı gene bizi burada kapatıyor, kısıtlıyor, doğru kelimeyi bulmaya zorluyor. O doğru kelimeyi bulamadığımızda da yanlış kelimeyle kendimizi ifade etmiş oluyoruz. Halbuki konuşurken aslında öyle söylemek istemedim diyebiliyoruz ve onu üç, beş, altı farklı şekilde ve farklı çağrışımlarla paylaşabiliyoruz. Bugün galiba ben yazıya karşı konuşuyorum siz yazı üzerine program yaparken.

U.P.: Hocam haklısınız. Bir noktada da şu var söyleşirken galiba; birden fazla dil de kullanıyoruz yani sözel olarak bir dil kullanırken bir de beden dili devreye giriyor. Dolayısıyla farklı hislerin uyanmasına sebep oluyor. Şimdi yazmanın zorluklarına odaklanmak istiyorum. Bir metin oluştururken, bir kurgu yaparken duyguları ifade etmeye çalışmak, yazıya dökmek zor olsa gerek. Biraz önce söylediğimiz gibi, tek dil kullanıyoruz o zaman. Bildiğim bir şey değil benim bu esasında çünkü akademik olarak yazıyorum ama bir roman yazmadım. Sizin son kitabınız benim çok ilgimi çekti mesela. Çok bambaşka bir tarz ve sizin deyiminizle - birazdan soracağım ama - demleye demleye ben okumaya çalıştım kitabı. Hatta burada, arkamda hemen şurada.

Bir şeyi merak ediyorum, şöyle düşünürüm hep; yazmak anılarımızı daha olumlu algılamamıza ve kendimizle ilgili deneyimleri tekrar değerlendirmemize yardımcı olabilir mi? Çünkü siz çok farklı tarzlarda yazıyorsunuz. Cehenneme Övgü var, Cennetin Dibi var ve en son çıkarttığınız kitap da çok daha farklı bir tarzda. Bu konuda ne düşünürsünüz? Yani deneyimleri tekrar değerlendirmeye yardımcı mı oluyor? Bu anlamda yazmak değerli mi acaba?

G.V.: Benim için ne anlatırsam anlatayım bir arayış yazmak. Sonunda bir cümleyi, bir kelimeyi, bir sayfayı bulduğumda, bulduğumu sandığımda mutlu oluyorum aradığımı buldum diye. Ama uzun süren bir arayış bu. Bazen hemen oluveriyor gibi, bazen bir türlü olmuyor. Bir kelime bile bazen bir günde olmuyor, belki ertesi gün oluveriyor. O koca cümlenin içinde küçücük bir kelime, bir sürahinin altındaki çakıl taşı gibi o cümleyi sallıyor, sallıyor, devrilecek o kelimeyi bulana kadar. Fakat onu bulmanın coşkusu, keyfi bir tür aşk, bir tür sevişme. Belki fazla abartılı ama bir tür kendini kendinin dışında tamamlama. Kendinin içindeki başka bir resmi başka bir yere nakşedebilmekte o büyük mutluluk. Onun için de tabii ki evet.

Yazarların en büyük derdi yeterince samimi olamamak yazdığı ile. Hatta bazen yalan söylediğini bildiğin halde o yalan orada. Tam söylemek istediğim bu değil ama söyleyemiyorum gibi. Ama o kadar da uğraşmak istemiyorsun çünkü aklında bambaşka, daha söylemek istediğin şeyler var. O zaman hızlıca geçip gidiyorsun. Yazmakta kolay ve zor olan, samimi olabilmek, kendine yalan söylememek. Bir arkadaşım ressam ve ‘En zor resim otoportre çünkü resminde yalanını hemen yakalarsın’ demişti; Altan Adalı. Bu yazıda da öyle. Yani yazdığımız her şeyde ben varım, biz varız ve orada kıvırtıyor muyuz, kıvırtmıyor muyuz? Biliyoruz ki zor olan kıvırtmamak.

U.P.: Çok doğru hocam. Peki yazmanın avantajları var mı? Size sağladığı herhangi bir avantaj var mı

G.V.: Bir tür bencillik, korunaklı bir alan çünkü kendini kimseye beğendirmeye çalışmıyorsun, eleştiren yok karşında. Ama işte o zaman da karşında düşmanın, egon oluyor. Çünkü o, ‘ben, ben, ben’ derken, başka kötü, yalan söyleyen - deminki temadan devam edersek - bir ben ortaya çıkıyor. Fakat huzuru da var tabii çünkü özgürlüğü var, çünkü bilmediğin bir yola tek başına gidiyorsun. Aynı karşılıklı söyleşide bizim yaptığımız gibi; ikimiz birbirimize duyarlıyız. Dans etmekten başladık, evet, sözünü ettim. Size konuşmuyorum çünkü sizinle konuşuyorum. Konuşmak öyle olmalı. Bazen öyle de olmuyor.
Fransızlarla dalga geçerken onlar aynı fikirde olduklarını söylemek için ‘d'accord’ derler yani aynı fikirdeyim anlamında. Fakat dikkatle dinlerseniz, aynı fikirde olduklarından çok, ‘evet, evet, kısa kes, işte aynı fikirdeyim, şimdi sen benim fikrimi dinle’ babında derler. Türkçede de çok oluyor. Siz konuşurken ben ‘aynen’ diyorum, iki karışımı araya patlatmak için. Onun için aradaki fark, karşındakine konuşmak değil, karşındaki ile konuşmak, hatta karşındaki ile sen olmak. Çünkü onun gözünde, şimdi sizin gözünüzde kendi yansımamı görüyorum ve orada yansımanın nasıl algılandığını da hissediyorum - sizin gizli, sizin de belki farkında olmadığınız mesajlarla. Ama o duygular o dansı güçlendiriyor, yol veriyor o dansa.

Yazarken tek başınasınız, o başka bir özgürlük. Kendi başınıza yol veriyorsunuz, şaşırarak yol veriyorsunuz. Bazen kendinizi şaşırtıyorsunuz ‘bu da nereden çıktı’ diye ve onu sorgulama olanağınız var. Halbuki karşılıklı konuşurken her şeyi, her kelimeyi sorgulayacak olsam o zaman karşılıklı konuşamayacağız.



U.P.: Evet haklısınız. Hocam, çok teşekkür ederim, çok güzel oldu buraya kadar. Bir de şöyle bir şey düşünmüştüm ben sizin son kitabınız Ressamın İsyanı okuyunca; farklı bir tarzda yazmışsınız benim anladığım kadarıyla ve sizin de söylediğiniz gibi demleye demleye okunacak bir kitap, yavaş yavaş okunuyor çok yani bana göre çok başka bir kitaptı ve diğer kitaplarınıza göre de çok güzeldi. Şimdi bu şekilde ve daha önceki kitaplarınızı da düşününce, farklı şekillerde yazmak basılı materyale yani kitaplara olan bağlılığınızı artırıyor mu? Yani bunları yazmak için kendinizi geliştirmeniz, okumanız gerekli mi? Ya da nasıl hissediyorsunuz? Kitaplar hep hayatımızda çünkü aslında yazmak değerli bir eylem. Bu anlamda mı yazmak değerli bir eylem ve kitaplar bu anlamda mı bizim hayatımızda? Yani böyle bir durum var mı sizin bakış açınız ile? Son kitabınızdan da hareketle, nasıl, ne düşünürsünüz, neler söylenebilir bunun için

G.V.: Utkucuğum, kendi tecrübemden, i̇lk akademik olmayan kitabım Cehenmneme Övgü, hiçbir şey okumadan, iki üç ay içinde dökülüverdi. Son kitap Ressamın isyanıise yedi yıl sürdü çünkü okuma gerektirdi ve istettirdi. Çünkü başka bir yüzyıl var; Caravaggio'nun yüzyılı, 12. yüzyıl, 16’nın sonu var, başka bir tarih var, başka bir ülke var, sanat var ve kaçınılmaz olarak sizi yan yollara değil de farklı ana yollara saptırıyor ve besleniyorsunuz ondan. İyi ki kitap uzun sürüyor diyorsunuz çünkü okudukça başka şeyler okuyorsunuz. Aceleniz yok, kimse size ‘bu kitabı şu tarihe kadar bitir’ demiyor. Para kazanma derdin yok o kitaptan, olsa zaten başka türlü bir kitap olur. Onun için okudukça okutuyor.

Beni müzelerde dolaştırdı, Avrupa'da Caravaggio’nun peşinden birçok ülkede müzelere gittim ve tartışmaya başlıyorsunuz; Caravaggio'yu algılayan, yazan başka onlarca insan var. Resimlerine bakan binlerce, on binlerce insan var ve onlarla da denk geldiğinizde başka bir tartışma, konuşma, zenginleşme alanı çıkıyor. Bitmiyor, iyi ki de bitmiyor. Ama sonunda bitti bir şekilde, sonunda bitti. Şöyle bir düşüm var; herkes bir kitap yazsın. Yani akademik kitap da olabilir, bitmiyor çünkü o kitap. Sonuna kadar bu kitabı yaz, sen bittiğin zaman o kitap bitmiş olsun.


U.P.: Hocam şimdi ben sizin eserlerinizi bakınca aslında kitap farklı bir tarzda diyorum çünkü demlenerek okunacak. Evet öyle ama şunu da düşünüyorum; Mostar Köprüsü’nü yazdığınız, o köprüyü işlediğiniz bir kitap daha var. Mesela, ona da aslında benziyor. O kitap da çok farklı bir kitaptı kendi içinde ve ben çok severek okumuştum. Hemen hemen tüm kitaplarınızı elimden geçirdim. Hepsini bitirmedim ama bir hayranlıkla okuduğumu söyleyeyim. Yani gerçekten her biri çok güzeldi ama bu onların arasında farklıydı. Ama tarz olarak zannediyorum, o kitabınıza biraz daha yakındı ama farklı bir kitaptı, yavaş yavaş okunması gereken bir kitaptı. Ben de size katılıyorum.

Hocam, çok teşekkür ederim. Sorularım böyleydi. Yazma deyince böyle bir kapsam oluşturmaya çalıştım ve aslında merak da ediyordum Buket Hanım'ın verdiği cevaplarla sizinkiler nasıl örtüşecek diye. Bir de son bir şey soracağım çünkü vaktimiz var biraz daha; neden yazıyoruz hocam?


G.V.: Kişiden kişiye değişiyor. Ben maalesef kendimi tutamadığım için yazdığımdan şikayetçiyim, çünkü sincap gibi... Geçen gün bir martıya bakıyordum, öyle olduğu yerde duruyor, etrafı seyrediyor, kim bilir neler hissediyor. Saatlerce duruyor bazen. İnsanda bir yerde duramama hali var, bir şey yapma mecburiyeti var sanki. Onun için bilge kişiler, meditasyon yapanlar çok ender kişiler. Halbuki hayvanların çoğu, canlıların çoğu - siz kuşlardan da biliyorsunuz - duruyor bir yerde. Biz duramıyoruz. Bende de yazı onun ifadesi yani kendimi tutamamak. Ama bu türümüzün azıcık terbiyesizliği, haddini bilmezlik bence. Azıcık daha kendimizi tutup, daha başka canlıları, doğayı sezebilsek - sadece bakarak, koklayarak, gözlerimizle kucaklayarak - bakarak da değil sezebilsek türümüz bambaşka bir yere gidebilirdi bu iklim krizinin eşiğine gelmemiz yerine.

U.P.: Hocam, çok teşekkür ediyorum. Aslında söyleşinin bu oluşturduğum çerçevesi içinde sizden cevaplarımı aldım, ağzınıza sağlık, çok çok teşekkür ediyorum. Hazır tam buna da değinmişken, iklim krizi deyince de hemen size şunu da söyleyeceğim; COP 28 tamamlandı. Biz de bunları işliyoruz hep. Ben programda her seferinde iklim krizine değinmeye çalışıyorum, diğer yaptığım bölümlerde de var ve şimdi sohbetleri iki haftada bir söyleşilerle yapıyordum ama her hafta yapmaya başladık. Her hafta söyleşi olmuyor ama iki haftada bir de ben kısa kısa bilgiler veriyorum. Böyle küçük bir ansiklopedi gibi bir şey oluştu; doğa tarihi çatısı altında bir anahtar kelime seçiyorum ve anlatıyorum. Sulak alanlar oluyor, biyoçeşitlilikle ilgili bir terim oluyor. Kokuyu da bu anlamda işlemek istiyordum ama kokuyu uzaktan izleyince artık zannediyorum ülkelerde de çok garip davranıyorlar. Yani herkes dostlar alışverişte görsün şeklinde iş yapıyor. Bir kere Körfez ülkelerinde artık bunu düzenlemeye başladılar ve bir petrol lobisi de yani fosil yakıt lobisi de orada kendini göstermeye çalışıyor. Ama biz ısınmayı durdurmaktan bahsediyoruz. Bu ülkeler petrol satarak aslında hayatta kalmaya çalışan ülkeler ve Birleşik Arap Emirlikleri'nde yapıldı en son COP. Bu konuda ne düşünürsünüz? Ben tamamen artık dostlar alışverişte görsün ve COP'un misyonunu tamamladığını düşünüyorum. Belli ölçüde vereceği çok fazla bir şey kalmadı. Buralara gidip bir şey söylemek ya da buralarda insanlarla iletişim kurmak bana artık çok samimiyetsiz gelmeye başladı. COP, Glasgow'da yapılan ya da farklı yerlerde yapılanlardan sapmaya başladı diye düşünüyorum çünkü duyduğum kadarıyla da gerçekten bu fosil yakıt lobisi de bir yandan iklim krizini tanıyor ama bir yandan da hala fosil yakıt kullanımına devam etmemiz gerektiği konusunda bir ivme kazanmaya çalışıyor ve bu çok samimiyetsiz bir durummuş gibi geliyor bana.

G.V.: İklim krizine ilgi arttıkça ve Rachel Carson'un Sessiz Bahar kitabından bu yana, 50'lerde şüphesiz ki o zaman üç beş garibanın düşüncesiydi. Greta'nın da sesini güçlü bir şekilde duyurmasından sonra şimdi milyonların ilgilendiği bir şey. Fakat hayal kırıklığımız daha da çok artıyor. Bilinçlenmememizden çok, bilinçlenme bir ise o bir bilinçlenme sayesinde hayal kırıklığımızın çarpanı 10 belki. Bu hayal kırıklığı tabii ısınmayı engelleyecek bir şey değil. Fakat bir çok kişiyi kendi olanakları ile düşünmeye, ‘ben ne yapabilirim’e itiyor? Geçen gün bir şey gördüm; Nijerya'da galiba gökyüzüne uzanan bir bambu ağacından bir kuyruk gibi, minare gibi bir şey yapmışlar. O ağaç tepeden nemi alıyor, rutubeti alıyor, azıcık serinliği ile suya dönüştürüyor, bir kuyuya doğru iniyor. Ufacık bir şey. Bilmem gördünüz mü öyle bir şey.

U.P.: Hayır görmedim, çok ilgiyle dinliyorum şimdi sizi, çok çok güzel.

G.V.: O kitabı bulayım ben size, adını paylaşırım, New York'a geldiğinizde bulursunuz.

U.P.: Çok sevinirim hocam.

G.V.: Değiştirmeyecek belki kişiyi ama ‘ben ne yapabilirim’ sorusuna somut cevaplar vermeye itiyor ve oradan da ummadığı beklenmedik teknolojiler çıkabilir ve o teknolojilerle de bu fosil yakıtları kullanmaktan belki vazgeçebiliriz. Farkındayım çok ütopik bir şey söylediğim ama bir icat. Otomobil nasıl dünyayı değiştirdiyse bir icat çok şey değiştirebiliyor. Bu da olabilir belki.

U.P.: Ben bunda da size çok katılıyorum. Yani sanayi devrimini düşününce de bir buhar makinesinin icadı dünyayı bambaşka bir yöne çevirdi bir anda, sizin de söylediğiniz gibi ve dünya anladığım kadarıyla - sizin söylediğiniz ‘ne yapabilirim?’i, bu felsefeyi ben de çok benimsedim - bireysel olarak hepimizin ne yapabilirim deyip, sizin dediğiniz gibi artık karar vericilerden çok fazla bir şey beklemeksizin kendi yolumuzu çizmemiz gerekiyor galiba. Çünkü onlar tamamiyle konjonktür ne gerektiriyorsa zannediyorum, dostlar alışverişte görsün politikasıyla hareket ediyorlar ki bu artık çok samimiyetsizleşti. Onlardan, o taraftan bir şey ummak bence boş bir beklenti içinde olduğumuzu gösteriyor bize.

G.V.: Kesinlikle Utkucuğum. Bu protestolar yerine daha yaratıcı eylemlere gebeyiz. Risk almadan, dayak yemeden daha yaratıcı eylemlere gebeyiz. Aklımda bir eylem mesela; fosil yakıt şirketlerine kredi veren bankalarda hesabımız var ise, onun kredi kartını kullanıyor isem yırtıp atayım, daha doğa dostu bankalarda hesabım olsun. Bunu 50 milyon, 100 milyon kişi yapsa o bankalar iflas etmeyi istemez, o krediyi vermemeyi tercih eder.


U.P.: Çok katılıyorum size. Hocam, ağzınıza sağlık! Süremiz hemen hemen bitti program için. Ben çok memnun oldum sizi gördüğüme ve çok büyük bir umutla da New York'a geliyorum görüşmek umuduyla. Çok teşekkür ediyorum geldiğiniz için ve vakit ayırdığınız için. Eksik olmayın hocam, çok sağolun.

G.V.: Çok sevgiler Utkucuğum, görüşmek üzere.

U.P.: Görüşmek üzere hocam. Ben dinleyicilerimize de bu vesileyle iyi akşamlar diyorum. Önümüzdeki haftalarda da sohbetlerde buluşmak üzere diye de altını çiziyorum. Bugün konuğum Gündüz Vassaf'dı. Yazma ekseninde konuştuk ama biraz da COP 28'den, biraz da gündemden de, iklimden de konuştuk. Evet, çok teşekkür ediyorum. Hocam, size de tekrardan teşekkür ediyorum. Görüşmek üzere diyorum.