‘Turuncu’ İstanbul’a ansiklopedik bakışlar: Orhan Pamuk'la söyleşi

Açık Dergi
-
Aa
+
a
a
a

Orhan Pamuk’un ‘Turuncu’ İstanbul gecelerine farklı semtlere çıktığı yürüyüşler üzerinden belgesel bir değer kattığı yüzlerce kare, Yapı Kredi Yayınları ve Steidl Yayınevi etiketiyle Turuncu başlıklı özel bir kitapla raflardaki yerini aldı.  

Günter Grass Haus'ta sergilenen Balkon fotoğraflarından 'petrol gemisi'
Günter Grass Haus
Orhan Pamuk'la 'Turuncu' hakkında
 

Orhan Pamuk'la 'Turuncu' hakkında

podcast servisi: iTunes / RSS

2006 Nobel Edebiyat Ödülü, 12 Ekim 2006’da Orhan Pamuk’a verildiği sırada, İsveç Akademisi’nin yaptığı açıklama şöyleydi: Ödül 'Kentinin melankolik ruhunun izlerini sürerken kültürlerin birbiriyle çatışması ve örülmesi için yeni simgeler bulan' Pamuk'a verilmişti.
 
Ödülü, sevgili kızı Rüya ile 10 Aralık akşamı ‘Babamın Bavulu’ başlıklı Türkçe konuşmasıyla, Stockholm Konser Salonu’nda düzenlenen törende İsveç Kralı XVI. Carl Gustaf’ın elinden alkışlar ile alan, bugün 68 yaşında olan Pamuk, iki yıl önce de tam da edebî karakterine dair bu özlü tabiri adeta görselleştirecek bir sergi ve albümü ile, Yapı Kredi Yayınları ve Steidl Yayınevi imzasıyla karşımıza çıktı. Pamuk’un ilk fotoğraf albümü ‘Balkon’, yayıncısı ve küratör Gerhard Steidl imzası eşliğinde, İstanbul Galatasaray’daki Yapı Kredi Kültür Sanat’ta sergilendi. 

Eserde, sanatçı ve yazar objektifini çalışma evinin balkonundan görünen İstanbul manzarasına, göğe, denize, gemilere ve bu ‘sabit’liğin içindeki değişkenliğin tanıklığına çevirmekteydi. Halen, çıkacak yeni romanı üzerinde çok yoğun bir çalışma temposu içinde olan yazar Pamuk, aslında ‘Balkon’ ile de yetinmedi ve ayrıca ‘Turuncu’ adını verdiği, aslen geçen Haziran ayında ilk kez Almanya’da Steidl Yayınevi’nce basılan bir seri daha ortaya koydu. Ve şimdi ‘Turuncu’ yine Yapı Kredi Yayınları etiketiyle, İshak Reyna editörlüğünde meraklıların arşiv ve ilgisine sunuldu. Balkon gibi, Almanya’da, Steidl Yayınevi’nce basılan ‘Turuncu’ albüme, yine kendi imzaladığı bir önsöz ile başlayan Pamuk, üzerinde geçen yıl çalıştığı bu yapıtında İstanbul’un farklı sosyal ve kültürel köklere sahip belli başlı semtlerine, geceleri yaya olarak, kimi zaman koruma eşliğinde yaptığı gezilerin görsel dökümünü bizlerle paylaştı.

Bu vesile ile yayıncı ve küratör Gerhard Steidl da, ayrıca Lübeck Müzesi bünyesinde yer alan edebiyat ve sanat merkezi Günter Grass Haus’ta da ‘Turuncu’ ve ‘Balkon’ temalı özel bir sergi düzenledi. Sergi, 31 Ocak 2021 tarihine dek kapılarını açık tutuyor.
 
Biz de, COVID-19'un Türkiye ve Dünya'yı etkilediği bu koşullar altında incelediğimiz İstanbul’un Turuncu akşam karelerine Sayın Pamuk ile bir kere daha bakıp, izlenimlerini dinledik... Art Unlimited - Unlimitedrag ortaklığıyla yayınlıyoruz.

 

Albümünüz için çok teşekkürler tekrar… Kitabınıza, tıpkı Balkon isimli çalışmanızda olduğu gibi, bir metin ile refakat ediyorsunuz…

Resimler de çektim, bağlamını anlattım ama fotoğraflarımı yorumlamadım.

Bu metinde adeta, Türkiye’de giderek beyaz hale gelen, sıcak, aleve yakın bir toplumsal aydınlığa gönderme yapıyorsunuz…

Bir gün, fark ettim ki gece İstanbul’un nasıl gözüktüğü, rengi değişiyor. Hepimiz sarı ampullere alışmışız. Şehir, eskiden şimdi olduğundan, geceleri daha sarı ya da turuncu idi. Fotoğraf kitabımın kapağındaki turuncu gibi. Sarı ampullerinin hem evlerden, hem sokak lâmbalarından, hem de dükkânların verdiği ışığın yerini, yavaş yavaş beyaz bir ışık alıyor. Sarı ışık ya da turuncu tatlı bir renk verir. Ben bu rengi severim. Şimdi herkes yavaş yavaş, beyaz ışık, beyaz ampul alıyor. Bugün şehre gece yarısı bu düşünce ile bakarsanız, ne dediğimi hemen göreceksiniz. Işıkların yarısı sarı, yarısı beyazdır. 

Ben bu yazı Büyükada’da geçirdim. Büyükada’da sahil lokantalarından Maltepe’ye, Dragos, Pendik’e bakın, yolun yarısındaki lâmbalar turuncu, yarısındakiler beyazdır. Sanki benim kitabımı özetler gibi. Nasıl olmuşsa, kimse de dikkat etmemiş. Benim kitabımdaki önsözün gösterdiği gibi, bu durumun bilincinde değil. Bakkala gidip, “Ver bir ampul,” diyoruz. Bakkal bazen soruyor, “Beyaz mı, turuncu mu ağabey” ya da veriyor bir şey. Gidiyoruz eve, düşünmeden takıyoruz. Düşünmeden şehrimizin rengi değişiyor. Ben de düşündüm ki, bu şehri seviyorum, fotoğrafçı olarak da seviyorum. Bu renge alışmışım. Hadi bunu bahane edeyim, şehrin gece renginin, yani turuncu sokaklarının fotoğrafını çekerek onları koruyayım, saklayayım, arşivime alayım. Sonra, yeni gelen beyaz ışıkla da şehrin nasıl gözüktüğünü fotoğraflayayım dedim ve bu kitapla aslında şehrin gece renklerini, gece ışıklarını yansıtmak, fotoğrafçılık yapmak için çıktım yola. 

Bazı semt sakinlerinin şehri bir “oturma odası” gibi kullandığını da önsözde dile getiriyorsunuz…

Şehrin özellikle yoksul mahallelerinde gezerseniz, özellikle bahar ve ramazan aylarında, iftar vaktinden ya da akşam yemeğinden sonra ya da akşam haberlerinden sonra sokakları çocuklar dolduruyor. “Mahalle hayatı” dediğimiz şey… Her zaman mahalle hayatı yaşarız. Saklambaç oynarız,  “Ahmet, yemekten sonra şurada buluşalım” deriz meselâ. Özellikle ramazanda, baharda, herkes birbirine ziyarete gidiyor. 

Koronavirüs günlerinde de sokaklara çıktım … ‘Koronavirüs’ diye de bir kitap düşünüyorum Steidl Yayınevi için… Koronavirüsten evvel, belediye seçimleri sırasında çektim daha çok bu fotoğrafları... Fırınlar açık, su dağıtıcıları açık... Şehrin özellikle akşam yemeğinden sonra, yoksul mahallelerindeki günlük hayatı… Arka sokaklar salon oluyor. Çocuk dükkânın önünü kendi temizliyor. Normalde belediyenin yaptığı işler bunlar. Ama orası onun oturma odası gibi bir yer. Çocukluğumda da böyleydi. Burada böyle genel bir yargıya varmıyorum. “Aman şehir değişmiş” demiyorum. Şehir, belki Suriyeli göçmenler, Afganlar, Pakistanlılarla değişmiş, demografisi değişmiş. Kitabım bunu da biraz gösteriyor. Sokaklarda oturmak, akşam yemeğinden sonra çocuklar ve arkasından koşan anneleri... Babaların sandalyeleri dışarı çıkartıp oturmaları her zaman vardı. Ama günümüz İstanbulu’nda bu kadar olduğunu bilmiyordum… 

Steidl için yaptığınız bu kitabın adına, sanırım yine ‘Balkon’ serisi ile birlikte, Almanya’daki Lübeck şehrinde yer alan Günter Grass Haus’da bir sergisini düzenlediniz

Evet, hem Günter Grass Haus’da hem de Potsdam’da bir sergi oldu. İkisini de Gerhard Steidl kendisi sergiledi. Fotoğraf kitabına inanıyordum da, fotoğraf sergisine çok da fazla inanmıyordum. Ama Gerhard gerçekten usta bir sergi düzenleyicisidir. Her seferinde yaratıcı bir şeyler yapar. Ne yazık ki Koronavirüs döneminde uçağa binmek, açılışlara, ikisine de gidemedim. Zaten bütün bu sergi, davet, festival, konuşma, hepsinden vazgeçtik. Ama bu kitabın çıkmış olmasından çok memnunum. Bu kitap, eğer Koronavirüs salgını olmasaydı, Ocak’ta çıkacaktı. Almanya’da Haziran’da, Türkiye’de ise şimdi çıkıyor.  

Tabii, 230 farklı kare ile de güncellemiş olduğunuz bir değerli, eski yapıt var: İstanbul-Hatıralar ve Şehir kitabı. Onu da düşünmeden edemiyoruz…
  
İstanbul, benim 23 yaşımdaki hayatımı anlatır. Orada 74’te hikâye biter. Turuncu ise şimdinin, 2019’un İstanbul’unu gösteriyor.  Arada tam 45 yıl var ve şehirler değişir. Hatıralar ve Şehir: İstanbul’daki İstanbul, bambaşka bir İstanbul’dur. Burada, günümüz İstanbul’u var. Bu fotoğraflarda gördüğümüz gibi, Suriyeli göçmenler, Afganlar, Pakistanlılar, daha muhafazakâr mahalleler, çeşit çeşit tarikatlar, tekkeler, Karagümrük, Fatih de var; Kasımpaşa, Feriköy de var. Beşiktaş, Nişantaşı, daha Halk Parti’li semtler de var. Bütün İstanbul’un çeşitliliği var. Ben bu kitabı yaparken, “Bir de bu sokağa gireyim, hayat boyu girmedim” diyordum. Ve arkamda, her zaman olduğu gibi, bu fotoğrafları çekerken de, özellikle geceleri korumam Nuri vardı. O benim arkamdan, 20-30 metre gerimden yürürdü. Ben de sokaklarda, gelişigüzel yürürdüm ve önümde ilginç bir şey var mı diye dolaşırdım. Böyle fotoğraf çekmeyi son 10 yılda geliştirdim.

Eğer evde tek başınaysam korumam ile anlaşırız, “Hadi gelin, bu akşam fotoğrafa çıkalım” derim. Turuncu’da yayınladığım fotoğraflardan çok daha fazla yayınlanmamışı var. Çeşit çeşit kitap projelerim var. Sözgelimi ‘Koronavirüs Günleri’. ‘Yıkıntılar’ diye yeni bir sözleşme de imzalıyoruz. Başka başka kitap konularım da var. Bunlar hepsi, yavaş yavaş bir kategori olarak kafamda oluşuyor. “Şu kitap için şurayı, diğeri için burayı çekeyim” diyorum. Böyle fotoğraf çekerim.  Fotoğraf çekmeyi çok samimi bir şekilde, içimden geldiğince seviyorum. Fotoğraf çekmeyi bahane ederek, şehrimin, Istanbul’un arka sokaklarında gezmeyi seviyorum. Fotoğraf çekmek bana İstanbul’da gezmek için bir amaç veriyor. Aslında istediğim şehrin sokaklarında gezmek. Bir de bende ansiklopedik bir muhafaza etme enerjisi vardır. Yazdığım yazıyı da saklarım, gördüğüm görüntüyü de. “Şunun bir fotoğrafını çekeyim, saklayayım” derim. Bu tür bir arşivci, saklamacı, koleksiyoncu, ne derseniz deyin tarafım vardır. İstanbul’un bugünkü görünümünün fotoğraflarını çekiyorum ve saklıyorum. Ne güzel ki kitap yapmak isteyen de çıktı! 

Bu anlamda bonkör olduğunuzu da söyleyebiliriz. 
                         
Ne anlamda bonkör?

Çok cömert… Çok sayıda fotoğraf veriyorsunuz bize. 

Sanatçılık işte böyle bir şey. Bu hayatı seviyorum. Fotoğraf çekmeyi seviyorum. Bir de, toplum da kabul ediyor. Ben de “Dünyanın en iyi fotoğrafları” numarası yapmıyorum. Herkes, “Orhan Pamuk, romancı, bak, bir de gitmiş, geceyarısı Feriköy’ün arka sokaklarında fotoğraf çekmiş” diyor. Tanıyorlar da. Bazen fotoğraf da çektirmek istiyorlar. Maskem olmadığı zaman, yani Koronavirüs maskesi olmadığı zaman tanınırım, “Ne yapıyorsunuz Orhan Bey, yeni bir roman mı yoksa?” diye de takılırlar. Çok memnunum bu ilgiden. Bu fotoğraflar sayesinde girmediğim sokaklara girdim, insanlarla konuştum. Yayınladığımın 10 misli fotoğraf çektim. Arşivime aldım. Ben, fotoğrafçı olmaktan çok mutluyum. Hem de dünyanın en iyi fotoğraf kitapları yayınevinde fotoğraf kitaplarım yayınlanıyor. 

Girişteki metnin, önsözün altıncı sayfasında (İstanbul’a dair) “Zengin mahallelerde oturan orta yaş üstü arkadaşlarımın gördüğü türde…” biçiminde bir ifadeniz de yer alıyor… Burada demografik bir…

Nişantaşlı burjuva arkadaşlarım onlar. Ben de öyleyim, biraz onlar gibiyim... Feriköy’ün arkasında, Aksaray’ın o kadar yakınında, Kasımpaşa’nın arka sokaklarında ne olup bittiğini bilmiyorlar. Önyargıları var. Benim fotoğraflarımı görünce de şaşırıyorlar. Bu duygudan bahsettim yalnızca. Büyük laflar etmiyorum. Büyük laf edeceksem, onu fotoğraf kitabımın önsözüne koymam. Fotoğrafta daha alçakgönüllüyüm. Fotoğraf, gördüğünü çekme, kâğıt üzerine koyma işidir. 

Bu anlamda kitabın ve serginizin bize gösterdiği bir diğer önemli detay da, İstanbul’un sürekli değişen eski ve yeni dokusu...  
   
Bir çeşit belgeselcilik yapıyorum. Fotoğraflarımın güzelliği hakkında bir şey diyemem. Ama belgesel değerinden eminim onların. Şu tarihte dışarı çıktım, İstanbul gecelerini çektim. Çektim Allah çektim. Ben yalnız fotoğraf makinemle de çekmiyorum, cep telefonumla da çekiyorum. 350 bin fotoğraflık bir arşivim var. 

Son bir soru daha rica edeceğim… ‘Korona Günleri’ ve ‘Yıkıntılar’ projelerinizi biraz daha açar mısınız?    

Gerhard Steidl, Steidl yayınlarının sahibi, arkadaşımdır. Almanya’ya gittim, o da buraya geldi. Benim bütün arşivimi bilir. Hatıra defterlerimden bir şeyler yapmak istedi. Başka kitaplar yapmayı düşünüyoruz. İlk iki kitabı çıkardık. Bir üçüncüsü için kontrat imzaladık. Bu da ‘Yıkıntılar’dır. Yani onun için de fotoğraf çekmeye başladım. İstanbul’un yıkıntıları, Bizans yıkıntıları değil, modern olanları. Onlar için de yine bu yaz, günde 10 saat vererek, izinler alıp çekim yaptım. Büyükada Yetimhanesi’ni - çok kötü durumda artık, yakında çökebilir – çektim. Çok da güzel oldu. Başka yerleri de çekmeye devam ediyorum. Sonra, başka kitap projeleri de var. Artık onların adlarını vermeyeyim. 

Belki, kanaatim odur ki, Allaha şükür aşı bulundu, bu günler geçecek. O zaman çektiğim fotoğrafların da bir tarihi, belgesel yanı olacak. Biraz vakit geçtikten sonra, İstanbul’da herkes sokağa çıkacak. Ben 65 yaş üstüyüm. Gece yarısı, saat 10:00 civarı, kimse yokken, arkamda korumam ile Beyazıt'tan ta Sirkeci’ye yürüdüm; Cihangir’den çıktım, Karagümrük, Balat, Fatih ve Topkapı, dört saat yürümüşüm. Canon 5 ile çekiyorum. Çok ağır bir makine. Onunla beş saat yürüyünce pazularınız gelişiyor. Adeleleriniz çoğalıyor, kilo veriyorsunuz. Fotoğrafçılığımdan memnunum Evrim Bey, o uğurda kilo bile verdiğimi söyledim size.