Hafıza kartımızın sonuna geldik! Arto Tunçboyacıyan'layız.

-
Aa
+
a
a
a

Bu hafta usta müzisyen Arto Tunçboyacıyan ile konuşmaya doyamadığımız; müziğe, hayata ve endüstriye dair sınırları kaldıran bir sohbet ediyoruz! Geçmişe saplanıp kalmadan üretmeyi, müzikte "kendi baharatını" bulmayı, teknolojinin canlı performansa olan etkisini konuşuyor; Tunçboyacıyan'ın çocukluk anılarından, New York sahnelerine ve kendi icat ettiği enstrümanlara uzanan hikâyesini dinliyoruz.

""

İlksen Mavituna: Apaçık Radyo'nun YouTube kanalından hepiniz hoş geldiniz. Bu bölümde bir ustayla birlikteyiz. Bizim için usta, onunla büyüdük gibi hissediyorum çünkü. Arto Tunçboyacıyan. Hoş geldin Arto.

Arto Tunçboyacıyan: Hoş bulduk.

İ. M: Evet, şimdiki adıyla Apaçık Radyo. Ondan önce Açık Radyo'nun sadasından hiçbir zaman ayrı düşünmedim senin sesini. Dinleyiciler de sinyal müziklerinde falan, bizim için de artık klasikleşmiştir, senin o seslenişini, feryadını duyunca bilirler nerede olduklarını. O yüzden heyecanlıyım. Nereden konuşmaya başlarız, nerelere dalar çıkarız filan... Çok çalışsam da arada eski mülakatlarını, söyleşilerini filan okudum. İyice kafam karıştı. Dedim ben Arto'ya bırakayım kendimi en iyisi. Bu bölüme hoş geldin.

A. T: Yani şu anda gördüğümüz şey ileriye yatırım. Çünkü huzursuzluk iş sahası olmuş. Anladın mı? Huzursuzluktan iki üç kere para kazanıyor. Yani hem yapıyor hem yıkıyor. Çünkü böyle bakıyorlar; insan doğacak ve ölecek. Bu bana kaç para? Onun için en son bıraktığım klip YouTube'da var yani. 99.99. Diyorum ki kaç para insanın kilosu bugün borsada? Hani yüz demeyelim de müşteri şey olmasın, panik olmasın falan gibi.

İ. M: 99.99 Lira.

A. T: Düşünebiliyor musun yani? Bir de diyorlar ki hani insan en akıllısı falan. Ne akıllısı be? En aptalı, en salağı, en canavarı. Yaşantımızdan belli değil mi? Sen hiç gördün mü insanın bir tane bir şey söyleyebilir misin bana doğaya yaptığı faydalı bir şey? Gerçeklerin farkına varmamız lazım artık yani yeter. Hakikaten insanın hayatının manası bu değil. Hani biz doğmuyoruz birbirimize zarar vermek için. Yani zarar vererek değil de... Madem para, tamam. Kreatif, faydalı bir şeyle para kazan. Ne var ki bunda? Yok. Onu vereceğim, onu bilmem ne yaparsam... İşte burada da hasta olur, o da bunu kazanır. İşte pancar durursa, bilmem ne endüstrisi bunu alır. Glikozu verirsem, işte yok kolesterol olur. Böyle garip garip...

İ. M: Arto, peki sen müzikten hiç para kazandın mı?

A. T: Aynen. Çok.

İ. M: O da olabiliyor yani.

A. T: Boyumu geçti ama benim boyum bu kadar ya. Ben boyumu bu kadar koydum. En tehlikeli şeylerden birini soruyorsun gerçekten. Çünkü onun balansını yapamazsan duvara çarparsın. Aynı buradaki yapan insan; 10 lira kazanıyorsan 10 liralık hayatın olursa yandın. Orada kalacaksın. Hele halk senin fikrine liderlik yapıyorsa, aman halk sevinmesin dedin mi bitti. Kreativiten öldü.

İ. M: Evet.

A. T: Onun için ben... Büyük sahneye... Yani ne derler? Sideman olarak çıktım. Hani o en büyük sahne var ya.

İ. M: Tabii.

A. T: Ama lider olarak çıkmam. Yok yok yani dünya büyük sahnesi var. Yani Michael Jackson'da olsan... Bak oranın, o endüstri çok tehlikeli. Ne işim var benim orada yani?

İ. M: O zaman yani endüstriden müziği ayırarak konuşacağız.

A. T: Bak şimdi, bunları bileceksin ki sen kendi özgür yolunu bulabilesin. Amerika iki türlü. Bir politik Amerika var, bir kreatif Amerika var. Bak ben Amerika'da ne yaptıklarına değil, yaptıklarını nasıl yapıyorlar, nasıl paylaşıyorlar ona dikkat ettim. Onu öğrendim. Ve bir şeyi paylaşacaksam onu. Yani mesela bizim burada... En büyük hastalıklarımız ne? Hep geçmişle övünüyoruz. Sultan bilmem ne falan. Ulan hepsi ölmüş, bitmiş. Yarın uyanacağız. Geçmişe uyanamayız. Anladın mı? Bugün yaptıkları gibi. Hani geçmişi gelecek diye yutturursan, geçmişi... Olur. Anladın yani? Gidemeyiz abi. Geçmişin değeri... Aynı yanlışı devam etmeyen, iyi bir şey varsa onu devam ettiren o kadar. Ama yarın istersek, yarın gelecek. O düşündüğü ve insanların hayatın değerinin farkında olması. Anladın mı? Hayat burada ızdırap çekmek için değil, keyif almak için. Hayatın akışına adapte olabiliyorsan, o zaman lezzetini alabiliyorsun hayatın. Ve kreatif şeylerle uğraşıyorsan, zaman durmuyor ama yavaşlıyor. Çünkü... Kendi zamanında. Tecrübe nasıl biliyor musun? Bir şeyi yaşıyorsun, aynı şeyi başka bir zaman önüne geldiğinde hatırladığın zaman tecrübelisin. Yani bir şeyi, mesela... O kası geliştirdiğinde.

İ. M: Kendi o hafıza, hafıza kası var mı?

A. T: Tabii. Yani benim ilk şeyim... İnsanlar var, sanatçı. Yani başından sanatçı kokar. Ben öyle başlamadım. Benim bildiğim gibi ya marangoz olacaktım, ya ayakkabı yapan, ya ne bileyim, ilkokul beşten sonra. Ama ilkokul beşinci sınıftayken Onno'ydu işte kapıyı açan o zaten. Ondan sonra bir de ailemizin içinde zaten o zihniyet var. Teyzemiz varmış. Hani ben dediğim gibi okuma yazma bilmez ama bin tane ayakkabıda Setrak usta yaptı bunu derlerdi. Yani Onno'nun müziği de öyle. Yani bin tane müzik koysan bir anda onunla onunkini ayırt edersin. Ve biz aileden onu gördük. Yani bir şey yapacaksın... İnsanlığa faydalı olarak yap. Bir şeyi bir kere iyi yap. Yani öyle bir şeyi yapıyorsun, dört tane de başka problemi çıkmayacak. Veya bir ayakkabı yaptın, insan onu giyebilecek değerinden de daha fazla. Veya bir müzik paylaşıyorsun, orada temiz olacak. Veya neyse, o imkanın içinde en iyisini yapmak. Yani hep bu zihniyetteydik.

İ. M: Yakın zamanda bir şey okudum, bir anın senin. Çocukluk anısı, sahneye ilk çıkışlarından biri. İsmet Sıral'ın seni sahneye ittiği an.

A. T: İşte Onno'yla. Çünkü ben çocuktum. Kumkapı, Gedikpaşa, Kapalıçarşı... O bölgede büyüdüm, anladın? Yani ben... Artık bütün sokakta satabileceğin her şeyi sattım. Orada da en yüksek yer gazete satmak. Gazete satmaya geldim. Aldım 32, o zaman Cağaloğlu'nun oradaydı. Son gazetesi vardı, aldım. Geldim, Kapalıçarşı'da ortaya koydum. Elime de aldım bir tane, işte bağıracağım "Son gazete!" falan derken... Bir baktım Zeki Müren, Ajda Pekkan, arkada Onno. Üstün Poyrazer falan da çalışıyor. Yani onları çekmemişler de ama onlar gibi görünüyor yani. Evimizde ilk olarak böyle bir resim görüyorum falan, panik oldum böyle. Aldım hemen babama koştum. Ondan sonra dedim, baba bak Onno'nun resmi falan. Babam aldı, ön sayfaları kesti, hepsini duvara yapıştırdı. İflas ettim orada. Hayallerim bitti. Ondan sonra Onno anneme dedi ki... İşte o zamanlar cumartesi, pazar. Gençlere matine vardı kulüplere, giremiyorlar akşam diye. Gazinolarda da çarşamba pazar matine vardı. Kadınlar bilmem ne falan. Ondan sonra dolmalı parfümlü çarşamba günleri.

İ. M: Dolmalı parfüm.

A. T: Vallahi yemek kokularına parfüm kokusu hepsi bir araya geliyordu. Ben de öyle yani sokakta öyle... Mithatpaşa, zaten öyle... Gedikpaşa'dan yürüyorum, yedi, sekiz yaşında veya altı yaşındayken. Yani öyle sokaktayız devamlı. Sokak çocuğu başka bir şey ama... Tabii sokaktaydık ama. Başka bir şey yok. Bir odadasın zaten. Altı kişi bir oda, kapı açtın mı sokak. Ondan sonra... Hep maça falan gidiyorum. Demirden böyle kafamı sokuyorum, dönüyorum falan. Para falan yok cepte zaten. Hep öyle. Ondan sonra... Lalezar'a geldim 68'de. Bakıyorum Mithatpaşa orada. Kafa orada Cumartesi günüydü de. Yarısı görünüyor sahanın falan. Ama o zamanlar böyle DJ falan bir şey yok. Her kulüpte en az iki tane orkestra var. Yani biri duruyor, biri çalıyor. Orada da İsmet Sıral, Durul Gence'nin. Orada Durul Gence de çalıyor. Onno bana dedi. Giydirdim ama beni. Ben gittim tek başıma. Öyle Onno falan götürmüyor. Umurumda değil. Yürüyerek veya arabanın bazen kuyruğuna takılıyorsun. Takılıp arkaya takılanlar... Öyle geldim ben. Müzik başladı. Ama İsmet Sıral içeride duruyor. Bir tane şarkı çalıyor orkestrası. Kendi orkestrası. O da herhalde ikinci şarkıda çıkacak. Müzik başlayınca ben hem böyle bakıyorum stada, böyle yırtık bir davulla... Çalıyorum falan böyle çaktırmadan.

İ. M: Yırtık davul, o bulduğun şey.

A. T: Ne bileyim, bir de böyle bir yuvarlak, derisi yırtık bir şey. Aa, birdenbire arkamdan böyle bir itti. Lalezar'ın böyle iki üç metre bir koridoru var. Oradan böyle bir anda... Halkın önündeyim ve Durul Gence'nin kongaları vardı böyle. Yani bu kadar görünüyorum. Ve çalıyorum. Bütün herkes gülüyor. Mutlu herkes. Orkestra da gülüyor. Dedim, tamam ya bu fena değil. Neyse. Bir de üstüne yüz lira verdi.

İ. M: Hani?

A. T: Yüz lirayı verince zaten... Ha, bir de dedi ki, yarın gene gel.

İ. M: Bunu İsmet Bey mi söyledi?

A. T: İsmet yapıyor. Onlar çaldılar, bitti. Sonra Onno'lar gelecek. O arada başka bir şeyler oluyor. Sonra Onno'lar çıkacak. Daha, Onno'yu ben daha görmedim yani. Ondan sonra. O yüz lirayı verdi. Dedi, sen kimin nesisin filan, kimsin filan. Dedim ben Onno'nun kardeşiyim falan. Ama şey gibiyim böyle. Sen kimsin ağabey falan. Yani öyle. Ondan sonra al dedi bu yüz lirayı yarın gene gel dedi. Ben dedim gitmiyorum ağabey falan. Ne demek? Yok dedim ben dedim burada durayım. Uyurum burada dedim. Derdim benim anama iki yüz lirayla geriye gitmek. Çünkü o zamanki bütün psikolojin senin; ilkokulu bitireceksin, işte bir işe gireceksin, o parayı anana getireceksin. Biraz daha rahatlayacak insan. Bu. Bu sefer orada Burhan Tonguç, Burhan Baba... Yani onun için diyorum. Etrafında bir insan büyüdüğü zaman çok çok önemli. En azından etrafında olanlar, yani sistem ne kadar... Hadi diyelim şey olursa olsun. Yani senin ufak etrafında olan insanlar çok önemli. Burhan Baba, İsmet... Deha ya. Bu insanlar hakikaten... Yani ben onların hayal ettiklerinin bir de kendi şahsi tecrübelerimle... Yani benim için hep onlarla var yani yaptığım her şeyde.

İ. M: Onların hayal ettikleri sayesinde bunu sen hayal kuruyorsun gibi anladım.

A. T: Onu biliyorum. O yolda gidiyorum zaten. Ama onlar hayal ettiklerini yapamadılar. Çünkü o zaman öyle bir şey yoktu. Yani şahsi müzik diye bir şey yoktu. Hatta dikkat edersen onların bile ilk aranjmanları, hani bilinen bir şarkıları enstrümantal yapıyorsun falan. Yani ama esasında hiçbirimizin hayal ettiğimiz şey o değil. Ama orada işte çok güzel bir şey öğreniyorsun. Yani ne kadar sevmesen de bir şeyi kabul etmişsen, oraya saygıyla adamın istediği neyse onun en iyisini yapmaya çalışacaksın. Çünkü iki taraf mutlu olacak. Şöyle bir şey var mesela, ben en sevmediğim şeyle. "Abi gene bunu mu çalacağız ya?" E git başka çal ne istiyorsan! Kiranı nasıl ödeyeceksin?

İ. M: İş bu.

A. T: Veya ekonomik şey nasıl? Mesela biz onu anladık ki bunu ekonomimiz için yapıyoruz. Fakat mesela şimdi benim prosesimi söyleyeyim. Her meslekte bu böyle. Her meslekte dört tane kategori var. Biri hobi. Evet. Hani onu da kategori olarak sayıyorum. Çünkü çok müziği hobi olarak yapıp çok değerli insanlar var yani. Bir de işini iyi yapan, bir tane de işini iyi yapıp bir de üstüne ekleyen, kreatif şey getiren. Bir tane de yenilikler yapan. Bu her meslekte var. Bu gördüğün bu radyoda da yapabilirsin.

İ. M: Tabii.

A. T: Tabii yani normal halkın istediğini iyi şekilde sunabilirsin. Normal halkın istediğine birazcık fikirlerini, kendi fikirlerini... Bir de halkın hiç bilmediği şeyleri sunabilirsin. Yani her meslekte bu kategoriler var. Şimdi ben iş olarak başladım. Hani birisi parayı veriyor.

İ. M: İlk kategori sende yok zaten. Direkt ikinciden başlıyorsun.

A. T: Yok ilk başlangıcı o hani... Bazı insanlar ama ben müziksiz... Öyle başlayanlar o... Hani dedim ya demin. Bir insanlar başından sanatçı kokar. Evet. Mesela var öyle insanlar. Bende böyle her koku var gibi. Yani onun negatifi, birbirine negatif olmaktansa tam tersine her kategorinin kendi değeri var. Her kategorinin o değeri de birbirine sonunda ihtiyacın oluyor.

İ. M: Ben de özellikle sordum çünkü sanki söylediğinden kreativite son ulaşılacak mertebeymiş gibi bir anlam da çıkıyor.

A. T: Yok yok öyle bir şey. Sana bir şey söyleyeyim mi? Baştan söyleyeyim. Sanatın ırkı, dini yok. Sanatın şeyi yok, sınırı yok. Senin hayal ettiğin kadar.

İ. M: Tabii.

A. T: Ne zaman bitecek bizim hayalimiz? Öyle bir şey yok ki.

İ. M: Bitmeyecek.

A. T: Senin bugün mesela hepimizin bugün yüzde yüz eriştiği kreatif yer... Yeni doğan çocuğun sıfırı. Bak o da onun üstüne katılıyor. Zaten işte bu, ne derler? Puzzle gibi böyle. Anladın mı? O. Ama bazı egolar var; herkes benim gibi görsün. Yani bunu şimdi istersen müziğe götür. Çünkü sonunda gelen şey ne biliyor musun? DNA falan değil abi. Sonunda mantalite. Benim artık, ne derler, ilişki kurduğumuz yer mantalite. Çünkü her insanın kötü, iyi tarafı var. Ben ilk evvela kötü tarafına bakıyorum. Eğer o kötü tarafını, yani kötü derken...

İ. M: Üzerinde konuşulacak şey belki.

A. T: Kötü tarafını ben kaldırabiliyorsam o insanla arkadaşlık yaparım. Kaldıramıyorsam...

İ. M: Sonrası ekstra yani.

A. T: Orada kalmam. Çünkü bir problem olacak. Anladın?

İ. M: Ya işte şey, yaratıcı olmak, üzerine koymak, bütün bunlardan bahsettin. Şimdi müziği yapmanın farklı biçimleri var. Buradan bunu anlıyorum. Bir yandan da müziği nerede yaptığının da önemi var.

A. T: Az evvel de bunu tarif ettin.

İ. M: Bravo.

A. T: En önemlisi.

İ. M: En önemlisi de bu bir yandan. Bir yandan senin şimdi avant-garde folk tanımını da düşünüyorum.

A. T: Bu ben kendim... Pardon lafımı kesiyorum ama yani bunların niye olduğunu... Nüanslar önemli tabii. Yok böyle daha şey gibi hani beraber çalıyoruz. Çünkü şimdi mesela caz dediğin zaman ne? Psikolojik olarak Amerika'dan mı? Çünkü formlar öyle. Bir yaşam şeklinden geliyor. Ama mesela ne yapmışlar? Caz, değil mi? Bir manası var. Bir de akademik manaya getirmişler. İşte okullar açılıyor, kitaplar satılıyor falan filan. Ama bu bir hayat anlayışından geliyor bu ses.

İ. M: Evet, tabii ki.

A. T: Sen bunu hani bir... Turkish Jazz diyorlar mesela. Turkish Toyota. Nasıl duyuluyor sana? Yok hakikaten Turkish Toyota veya Turkish Sony.

İ. M: Yani sanki şey gibi geliyor, Sony olmayan bir şeyden bahsediyormuş gibi geliyor.

A. T: Yok da abi Sony Japonya'da o kadar yani. Tamam da sen Turkish Jazz dediğin zaman da Amerikalıya öyle duyuluyor.

İ. M: Evet.

A. T: Yani ne demek, caz işte burada. Ayrıca caz, sen biliyor musun kelime manasını?

İ. M: Anladığımı sanıyorum kelime anlamını ama...

A. T: Burada söylemeyeceğimiz... Anlamının seksle ilgisi var. Onu diyeyim de sonra başınız belaya girmesin falan.

İ. M: Muhtemelen var.

A. T: Ben bir kere mesela... Değil mi? Hakikaten bugünkü formların içinde en açık olanı. Ama tüm açık olan değil. Avant-garde folk gibi değil. Avant-garde folk dediğin zaman sana hangi memleket geliyor aklına?

İ. M: Neresi? Sorusu geliyor aslında.

A. T: Sen. Sen kendin ve hayal ettiğin. Ama caz dediğin zaman direkt seni Afrika'ya götürüyor. Ondan sıyrılmak için. Çünkü dünya piyasasına girdin mi bir tek şekilde girersin. Sen, sen olarak gittiğinde. Senin hikayen ne? O sandalye boş.

İ. M: Armenian Navy Band'de yaptığın neydi? Nereye oturuyor?

A. T: İşte bu dediğim. Çünkü bak şimdi mesela domates seven birisi... Karides sevmiyor. E şimdi karides de güzel, domates de güzel. Şimdi ben de diyorum ki sevmek, sevmemek önemli değil. Kötü deme. Herkes mecbur değil sevmeye. Ama kötü deme. Bunun da neyse yani senin mantaliten ne kadar açılırsa kreatif insan o kadar cesaretlenir ve... Çünkü sanatçı senin geleceğin bilgisini, psikolojik hazırlık için bilgisini paylaşıyor, hayal ettiğini. Yani seni geleceğe psikolojik hazırlıyor bilgiyle. Gerçek sanatçı o. Gerçek sanatçı yaşlandıkça sanatı gençleşendir. Anladın mı? Benim yaşım yaşlı değil. Biliyor musun kaç yaşındayım ben?

İ. M: Tahmin edebiliyorum.

A. T: 68 yaşındayım. Sen benim zamanımda 60 yaşındaki bir adamı görseydin... Tabii canım. Herif unutmuş ölmeyi falan gibi görünüyordu. Ama bak şimdi gördün mü? Hayat nasıl? Demek ki hiç şeyle değil. Ama ne oldu? Benim doğal bedenimin... Şeyini takip ediyorum. Bedenimi zorlamıyorum. Amerikalılar çok akıllılar. O platformu koymuşlar. "Var mı abi diyor söyleyeceğim bir şey? Gel söyle yapayım." Mesela biz ne? Demin ne dedim? Hep geçmişle övünüyoruz. Bizim iki tane yaptığımız çok iyi şey var. Bir tane de ihtiyacımız olan şey var. En önemlisi organize olmak. Fikir var. Toparlanmamız lazım yani. Her şey var. Organize... Ama iki tane yaptığımız çok... Anormal, profesyonel. Birincilerden diyebilirim dünyada. Hep yaptığı hataya sebep buluyoruz. Yaptığımız her hataya sebep buluyoruz. "Abi yağmur yağdı işte öyle oldu ya" falan.

İ. M: Bahanecilik yani.

A. T: Ha bahane yani anladın. Bir de iyi bir şey varsa bir şeklini buluyoruz. Görüyoruz yani futbolda. Futbol niye diyorum? Çünkü görünen bir şey, orada kabak gibi görünüyor insanların mantalitesi anladın. Bir çocuk var. Mesela dünya çapında bir takıma gidiyor. Allah! Herkes antrenör bilmem ne falan. Yani gırtlağına... Ya bu adam kaliteli olmasa zaten aptal mı o? Öteki takım onu oraya alacak. Çocuğu bırakın. Kendi... Anladın mı? Her şeyde öyle. İşte o zihniyet çok önemli. Mesela iyi bir fikir doğru şekilde organize olup, sıhhatli şekilde sunulmazsa o fikrin değeri sıfır. Çöpe gidiyor.

İ. M: Geçmiyor çünkü.

A. T: Kaç defa? Mesela şimdi bu şu önümüzdeki değil mi? Bizim zamanımızdan mesela biz öyle hani bırak telefon, hani yürürken falan. Telefonu otuz beş sene bekliyorduk. Ama başka şeyimiz gelişmişti o zaman. Eve gidiyorduk arkadaşımıza. Hissediyorsun, evdedir falan. Şimdi onlar falan, müzikte de işte o bilgisayar mesela niye? Mesela bilgisayar bir çıktı, göz de girdi işin içine bak şimdi. Eskiden kulak ve karanlığı hayal ediyorsun. Kayıtlar bile öyleydi. Şimdi göz de girdi. Şimdi mesela bilgisayar sana ne yapıyor? İki yüz kişiyi nasıl duyabilirsin? Veya bir fikrin var, nasıl? Süper. Ama ondan evvel senin bir fikrin var, gidiyordun arkadaşlarını bulup bir araya gelip çalıyordun. Anladın? Ama şimdi ne yaptık? Biz bilgisayarı temel aldık. Ya sen şey yapma, düzeltirim. Yok bunu yapma. Ne oldu? Performans düştü.

İ. M: Tabii ki. İnsanın bence burası da düşüyor. Kapasitesi düşüyor.

A. T: Anladın? AI'nin güzel tarafı ne? Her ses dizilişi, öteki ülkelerin ses dizilişinde bir ilişkisi var. Demin dediğimiz gibi. Hani bizim iki gözümüz var. Almanlar üst gözlü değil. Onların da iki gözü var. Tabii biraz değişik. İşte o kendi baharatları. Anladın? Yani bu da bizim baharatımız. Coğrafyamızın baharatı. Anladın? Hani her seslerin böyle müzikle de ilişkileri var. Kendin... Onun gibi olmak yerine kendini o seslerin içindeki kontağına bulman lazım. Yani Avrupalı olmak için kuru fasulyeye mayonez dökmen lazım değil yani anladın mı? Hani mesela bir de başka sakat şeyler var.

İ. M: İlgisi olması lazım değil mi?

A. T: Tabii, tadını sen kuru fasulyenin lezzetine güzel de. Yediği zaman adam... Çünkü... Fasulyeyi biz keşfetmedik abi. Küba'da da var, dünyanın her yerinde var. İşte sen nasıl yap... Do re mi fasulyesi onun sahibi kim abi? Kim abi? Yani senin Miles Davis'in kafasındaki Do re mi fa sol la si do, burada düğün çalan adamın kafasındaki Do re mi Tchaikovsky ayrı değil. Hepsi aynı. Ama o birinin kafasında toplanıyor, ne olup da dışarıya çıkıyor. Ötekinin kafasında toplanıyor mu, toplanmıyor mu onu da bilmiyorum. Bir şey çıkıyor, diyoruz ki bu düğün adamı. Ama olsun. Yani sen düğünü çalamıyorsa, çalan adama senin söyleyeceğin tek bir şey var. Kaliteli yap. Yani insanları kaliteliye alıştırmak. Bak Amerika'yı araştırırsan... Başlangıcından... Dikkatli, sorumlu ve halkını kaliteli iş yapmaya alıştırmış. Anladın? Onun için de orada bir şey yapıldığı zaman o kalitede çıkması lazım. Onun altına düştün mü zaten ortalıkta görünemiyorsun bile. Yani Onno'yla burada... Yani insanlar Onno'nun yaptığı o... Şeye, sese alıştılar o kaliteye. Bu sefer o ne oluyor? Öteki insanları da zorluyor o kalitede aranjman yaptık.

İ. M: Doğru bir çıta yani aslında değil mi?

A. T: Tabii. Zaten manası o yani. Evet. Yani benim kendi hayata bakışım o. Her zaman ben iyi yapıyorum belki ama benden daha iyisi de olacak. Ben ona nasıl sıhhatli bir platform hazırlayayım? Benim derdim o kadar. Yani eğer benim fikrimden karşıdaki bir insan faydalanıp kendi hayallerine erişiyorsa o benim her şeyim yerine vardı bile yani. Evet.

İ. M: Arto sana bir şey dinleteceğim çok kısa.

A. T: Bir şey dinleteceğim.

İ. M: Bir şey dinleteceğim. Evet. Ama az evvel duyduğun şey değil. Yeni bir ses kaydı daha bulduk. Yani yeni dediğim şöyle. Bunun bir 15 yılı var bence. Ne kadar hatırlayacaksın onu merak ediyorum. Burada yanlış hatırlamıyorsam Yaşar Kurt'la birlikte geldiğinizde. Şöyle bir kayıt.

A. T: O zaman en son o. Yaşar Kurt mu? Uğur Yücel değil mi? Uğur Yücel. İşte bu orada, o anda olan bir şey. Bak şimdi mesela bunun güzel tarafı ne biliyor musun? Bunu duydun mu, aha geliyor aklıma.

İ. M: Evet. Değil mi?

A. T: Bak, beni yazarak kandırabilirsin. Konuşarak da kandırabilirsin. Ama sesle kandıramazsın. Onun için ben hep derim, kelimelere dikkat etmeyin, tonuna dikkat edin. Çünkü insanlar şuuraltından... Gerçekleri itiraf ederler esasında. Ama kulakla görmen lazım. Benim bir şarkım var, kulakla gör diyor. Gözle konuş, ağzınla dinle. Mesela bazen geliyorlar röportaja... İşte Bay Arto... Gözle konuşmayı anlıyoruz, kulakla görmeyi de yani hayal ediyoruz da ağızla dinlemek nasıl oluyor? Yani ben konuşurken dikkat ederseniz bakıyorum. Çünkü kendimi ancak öyle görebilirim. Anladın mı? Öyle dinliyorum ben kendimi, öyle görüyorum. Yani işte insan özgür kendi hayatın gördüğüne reaksiyon yaparak ama kafasında negatif şey değil. Negatifi tanıyacaksın, tanıman lazım.

İ. M: Zorundasın zaten.

A. T: Ama negatifi aktif etmiyorsun.

İ. M: Üşenmeyeceksin yani.

A. T: Ona hayatın o akışını da kendi kendine öğrettiği zaman çok daha sıhhatli. Çok daha açık oluyor. Onun için işte eğitim değil de bilgi paylaşım yeri olacak. Müzikte de aynı. Mesela benim yeni bir yazma şekli var benim. Circles diye. Hatta YouTube'da falan var.

İ. M: Öyle mi? Circles.

A. T: Bu big circles. Yuvarlaklar yani. Niye biliyor musun? Şimdi biz müzisyenler olarak... Çaldığımız zaman bir insan... Bir nota yazdığı zaman onu hayal eden aranjörün... Veya bestecinin... Ne hayal ettiğini hiç düşünmeden sadece... Yani etrafında ne, bu ne çalıyor? Hiç bunlara dikkat etmediği için... Ben yeni bir yazma şeyini... Multisense yani...

İ. M: Yani çok kusurlu.

A. T: Çoğulcu his.

İ. M: Evet.

A. T: Niye biliyor musun? Lead melodiyi de bilmen lazım. Ona eşlik etmen lazım. Çünkü dört kişi mesela böyle dönüyor... Mesela melodi... Mesela o YouTube'da bulabilirsin. Bu bir katalog. Hep böyle dört tane enstrüman. Mesela kemanlara yaptım, saksafonlara yaptım. Şimdi trompetler var hazır, duduklar... Yani hep böyle. Çünkü mesela şimdi bir melodi düşün. Mesela biz üç kişiyiz değil mi şu anda? Burada görmüyorsunuz bir kişi daha var.

İ. M: Kameranın arkasında.

A. T: Mesela... Yani böyle dönüyor melodi. Ama o melodi dönerken armonilerde böyle... Çünkü sen... Başka şey sağlıyorsun. Eşlik ediyorsun öteki ikiye. Sana gelince tekrar melodiden bir bölüm oluyorsun. Senden çıktığı zaman eşlik ediyorsun. Yani önemli olan o herkes hem eşlik hissine dikkat edecek, hem lead hissine dikkat edecek. Çünkü bugün gençlerin, dikkat edersen, çoğulcu meslek, yani çok bu meslek şeyleri fazlalaştı. Sadece bir şeye böyle gibi değil de, çünkü hayat görüşü oraya geldi. Hani demin diyorduk, alışveriş merkezi diyorduk ama en büyük shopping mall elindeki telefon abi. Her şey var orada.

İ. M: Herkes multitasking kaynıyor işte.

A. T: İşte onun teknolojinin güzel tarafı o bir saniyede fikrin varsa işte onu anlaman lazım artık lokal. Bak. Lokalin global olmuş bir tek yer var. Yani lokal hayatı, global olmuş bir tek yer var. O da New York. Çünkü o psikolojiyle büyüyorlar. "Ben" diyor, "dünya pazarına yapıyorum müziğimi." Veya hükümetinin söylediği laf, "biz buyuz, bu var". Tutuyor dediklerinde. Onda bir inanç var. Bizde mesela bir şeyler deniliyor. Biz böyleyiz işte, o bilmem nerede böyleyiz. Edirne'den bir çıkıyorsun. Nerede lan o? Hani anladın mı?

İ. M: Ne diyorduk?

A. T: Onun için diyorum. Bizim hastalığımız geçmişle övünmek. Ama yanlış anlama. Yani Ermenistan'la Türkiye arasında belki beş gram, on gram fark var.

İ. M: Tabii ki.

A. T: Hatta tipleri bile karıştırabilirsin yani. Ben burada bile... Yani öyle benim konuştuğum bu Mezopotamya bölgesi. Evet. Hep zihniyet aynı.

İ. M: Her şeyin çıktığı yer.

A. T: He, hep geçmişte. Hiç gördün mü sen geleceğe bir şey konuşan? Şu yöne gidiyoruz diye. Yani ben onun için diyorum. Bir ırk ismi söylüyorsun ama... Nedir abi onun manası? Bir şey söylüyorsun da nedir? İşte benim öyle bir şarkım var. Çin'de doğuyorsun. Kafana vura vura Çinli yapıyorlar. İspanya'da vura vura bilmem ne yapıyorlar, bilmem ne. E tamam. E sonra?

İ. M: Ne ama?

A. T: Bir insan bir yerden bir yere gittiği zaman en kolay götüreceği şey ne? Ses. Yani hiçbir şey taşımana lüzum yok değil mi? Bir karakterin la la la diye şarkıyı da söyleyebilir. Şimdi biz Orta Asya'dan geliyoruz diyorlar değil mi? Hani sen hiç duydun mu buradan? Onu ilk duyduğumuzda ödümüz koptu. Bu ne lan falan olur. Yani oradan gelen bir şey olsa oradan o koku gelir. Çünkü müzik öyle. Baktığınız zaman, mesela Moldova'yla Bulgaristan'ı alıp, ne bileyim, Sırbistan'ı... Hepsi yakın yakın bir ilişkiler vardır. Ama sen birdenbire mesela gidiyorsun, Çin'de Uygur var. Lap diye böyle, ulan Yunan müziği mi dinliyorum gibi oldu. Demek ki bir yerden bir yere atlamış o. Çünkü etrafında hiç ilgisi yok. Sesler böyle. İnsanların zihniyet şeyleri de öyle. Şey değil.

İ. M: İmitasyon oluyor yani. Neyse o oluyor işte.

A. T: Bravo. Onun için diyorum ki, ne Avrupalı gibi olman lazım, ne de Arap gibi olman lazım. Olman lazım gereken tek şey var, kendin gibi. Zaten insan ne zaman unik olur? Kendi olduğu zaman.

İ. M: Kendi olduğu ve doğduğu yerde.

A. T: Kardeşim ikiz bilmem ne, yüzde bir bir şey değişik. O işte o zaten senin baharatın, özelliğin. Bu şarkı sözleri yalnız, bak valla.

İ. M: Anlattım bunları hep diyorsun.

A. T: Çünkü başka çok başka türlü şey yapamıyorum. Mesela benim kendi... Bir de burada böyle şey vardı. Benim kendi lisanımla başladım ben. Kişisel, o Artostan falan. O zihniyetle başladım. Çünkü burada Ermenice okuyamıyorum. Zaten bir de Türkçe daha okusan varsa o zaman denetim şeyi vardı. Tabii denetim geçemezsin şeyi. Mesela dışarıya çıktım, içimden bir ses gelecek. Ulan nece okusam, Türkçe okusam ne olacak? Ermenice okusam ne? Japon adamı için ne fark edecek? Ama mesela ne yapıyorum? Parçanın ismi önemli. Mesela diyorum ki savaşta tek kaybeden anneler. Daha ondan sonra ne söz yazayım ya? Veya hayat diyorum senin düşündüğünden daha derin esasında. Daha ne söz yazacağım burada? Kendim ama kendim. Mesela o demin Açık Radyo'ya yaptığım gibi. O söylediğim melodi benim kendi lisanım. Şimdiki söylemek istesem gene o kelimeleri kullanacağım. Yani onu o şekilde, la la la la, lu lu lu diye yapmıyorum yani. Mesela, misal... Şimdi, haftaya söylesem gene... Yani bu, kendi... Söylediğim kelimelere inanarak, yani kafamdaki felsefe neyse, o parçanın manası, ona inanarak söylüyorum.

İ. M: Evet, o yüzden söylüyorum ben de. Kimse şaşmaz duyduğunu, ne olduğunu çok iyi bilir bu...

A. T: Duygu daha çabuk gidiyor. Bir de yön vermiyorsun, anladın mı? Kelime söylediğin zaman insanların düşüncesi bir anda... Ha, onu söylemek istediğin bir şey varsa o zaman yazıyorum. Zaten çünkü anlamıyor. Burada diyor ki, ayıp ayıp artık Ermenice okuyorsunuz, biraz da Türkçe okuyun falan. Kocası bile, kocası dedi ki... Ermenice okumuyor adam, kendi şeyini okuyor falan. Kimse anlamıyorsa. Ama güzel o. Anlamda bir şey. Mesela ne oluyor? Dediğim zaman, hani bizler biliyoruz ki, dediğimi kafaya çekiştireceğiz, ağlayacağız. Onun manasını biliyoruz. Japon o hüzünlü bir şey olduğunu anlıyor, manasını bilmiyor. Ama o hissiyatını anlıyor. O yüzden o cesaretle. Çünkü anladım ben. Gittim 81'de. Konga davulları verdiler böyle dört tane falan.

İ. M: Nerede?

A. T: New York değil. New York'ta ben hatırladım. Çalıyorum çalıyorum zaten İngilizce yok, bir şey yok. Birdenbire... İspanyolca... Allah dedim, ayvayı yedik yani bu ne ya? Hem İngilizce hem de bu lisan çıktı başımıza falan. Sonradan düşündüm, niye bu adam bana İspanyolca dilde konuştu yani? Sonradan anladım ki Avrupalı Amerikalı'ya benzemiyorum. Daha Latin'li.

İ. M: Bir de kendinden görüyor.

A. T: Otomatik olarak ne yaptım, geldim burada Bursa'da. Kendim dizayn yaptım. Kendi davullarım, kendi davullarım. Dizayn yaptım. Çünkü burada davul yapacağım dediğin zaman, belirli bir çapta yapıyorlar. Sonra problemler oluyor. Dedim ki, abi ben Teksas'ta otel açıyorum dedim. Çiçek koyacağım, şu kalınlıkta olsun bilmem ne falan.

İ. M: Ha, otelse anlaşılmıştır.

A. T: Ha, onu yaptı. Abi dedi, davul şekline benziyor. Yok dedim, ağaç böyle şey olacak falan filan. Sonra aldım onları. Benim Latin perküsyonu yapan, LP değil yani, perküsyonu yapan başka adamların yanında... Bütün hardware şeylerini ben yaptım. Ve yaptım. İlk sahneye çıktım, koydum. Do you speak English dedi. Dua ettim hemen. Hani bari oradan başlayalım. Bir de daha İngilizceyi bilmeden kafadan başka bir insanla... Peki Artostan? Artostan işte bu toprağın felsefesi. Onu yaşıyorum ben. İsimlere takılmıyorum. Çünkü isimler gelip geçici. Sümerler vardı, Babil'liler vardı bile. Ama bir milyon sene de geçiyor. Yani insanın düşüncesi, felsefesi değiştiği zaman... O felsefeye göre isim buluyor. O isim bulduğu isme göre de o felsefeyi temsil eden renk buluyor.

İ. M: Sen bir kayısı ağacından, Artostan'dan radyoyu nasıl yedireceksin?

A. T: Belki Amerika der. Hani git manyağın birini bul. Grammy'yi kazanma bilmem ne. Bunlar benim için, genç insanlar için değerli. Ki hani acaba bu tipte birisi kazanıyorsa biz de kazanırız.

İ. M: Ama bir Grammy değil galiba değil mi?

A. T: Ya öyleye girersen... Bir tanesini gönderdiler. O Miho Museum'ın Japonların şeylerinde. Ama öyle projelerde çok... System of a Down'la var, Marc Johnson'la var. Bir sürü öyle projelerde Grammy kazanmış proje yani. Ben de çalıyorum. Ama bunlar benim için psikolojik olarak... Hani şey oldu ki hani tamam demek ki o şeydesin artık senin kendi şahsi... Çünkü bak şöyle bir şey oldu. Belki pek dikkat yani belki uzuyor programın ama bunlar önemli şeyler. Ne zaman 90'ların başlarına doğru hip-hop'çılar 80'lerde büyük kumpanyalara yanaşmak istedikleri zaman hiç büyük kumpanyalar "bu ne ya" falan şey yaptılar. Bunlar da arabanın arkasında adam CD'si satarak birdenbire bayağı şey oldu büyüdü büyüdü. Büyük bir para mesela misal 10 milyon dolar kazanıyor. Birdenbire bunu büyük kumpanyalar görüp de tekrar onlara, işte size 2 milyon verelim, 5 milyon falan deyince, bunlar da biz kendimize, "ha öyle mi" dediler, biz ne yaptılar, Steve Jobs'ı bir getirdiler, bire bir kopya bir sıktı, bütün para endüstriye gitti. Kaldı mı ortada şimdi bu bir de gangster hip-hop olayı çıktı. Düğmeye basıp on milyon dolar alıyor arkada iki kişi. Bu sefer yeni jenerasyon performansları unuttular. Mesela ben Amerika'da bile bazen elektronik çalarken duyuyorum ya. Oh my God, he's hitting the drum! Ne yapayım? Yemek mi yiyecektik lan? Masa mı bu?

İ. M: Davul çalıyor diye mi şaşırıyor yani?

A. T: Yani düşün sen 60'larda, 70'lerde, 80'lerde yarım metreden hayatında duymadığın bir şeyi yarım metreden adamın terinle sen ona şahit oluyorsun o andan. Şimdi de birisi bir düğmeye basıyor. Ne oldu? Enstrüman ne oldu? Bir de böyle bir tipler çıktı. Geçmişi tekrar etme. Lauryn Hill gibi falan. Neydi bu? Yani bir bilinen şarkı. Bu sefer yeni jenerasyon. O şarkı Lauryn Hill. Ondan sonra Norah Jones geldi. Michael Franks'ı bilmiyorsan Norah Jones yenilik gibi oldu. Ondan sonra bir Amy Winehouse getirdiler. 50'lerin, 60'ların Amerikan müziği. Yani bu naftalinleşmeye başladı. Ama o platform var orada. Onlar bir günde düğmeyi değiştirirler. O ayrı bir şey. Bizde platform yok. Bizde de platformu, bizim platformumuz kendi baharatına dönecek. Anladın yani? Kendi baharatına dönecek ve herkes her şeyi biliyor esasında. Bence de herkes her şeyin farkında.

İ. M: Arto, çok teşekkür ediyorum.

A. T: Yapma.

İ. M: Evet, hafıza kartımızın sonuna geldik gibi gözüküyor. Sohbeti sonsuz olmakla birlikte. İyi ki varsın, iyi ki Arto'sun.

A. T: 2026. Binalar farklı, zihniyet aynı. Bunu YouTube için yaparız yani.

İ. M: Yaparız.

A. T: 2026, bak fena değildi bu.

İ. M: Evet, Apaçık Radyo'nun YouTube kanalından Arto Tunçboyacıyan'la beraberdik. Bizi izlediğiniz için çok teşekkür ediyoruz.