Koronavirüs: Pandemi nasıl sonlanacak, bizi neler bekliyor?

-
Aa
+
a
a
a

Açık Gazete'nin köşelerinden Korona Günleri'nde Selim Badur, koronavirüs salgınının 'geleceğinden' bahsetti.

Selim Badur'la Korona Günleri
 

Selim Badur'la Korona Günleri

podcast servisi: iTunes / RSS

(6 Mayıs 2020 tarihinli Açık Gazete içindeki Selim Badur'la Korona Günleri programından.)

Ömer Madra: Günaydın Selim Badur, merhabalar.

Selim Badur: Günaydın, merhabalar.

Özdeş Özbay: Günaydın.

SB: Günaydın. İsterseniz bugün biraz geleceği, pandemi nasıl sonlanacak, bizi neler bekliyor konusuna bakalım. Buradan başlayalım, bir site var DSÖ’nün raporları yayınlanıyor ve orada ülkelerde olup bitenler kısa paragraflar halinde bildirilmekte. Dün akşam bakıyordum Çin ve Güney Kore’den yeni olgulardan bahsediyor. 50-100 kadar yeni olgu bildirilmiş, bu durum herhalde ülkemiz Türkiye de dahil bütün Avrupa ülkeleri ve dünya ülkelerinde, yakın gelecekte yaşayacağımız bir tabloyu düşündürdü bana. Yani gittikçe günde 20 tane, 30 tane yeni vaka olacak ve bunlar haber kanallarından haber değeri gittikçe kaybolarak yaşamımızda varlığını sürdürecek ki, DSÖ’nün başkanının da sanıyorum dünkü demecinde “biz bununla daha uzun süre birlikte yaşayacağız” dedi. Buraya doğru gitmekte bu pandemi.

ÖM: Bunu sizinle yaptığımız ilk programda da aynen böyle söylemiştiniz.

SB: Evet oraya doğru gidiyor, ‘yeni normal’ kavramı diye birtakım tanımlamalar getiriliyor, bunun üzerinde yazılar yazılıyor. Tabii yeni normal kavramı bende ‘yeni Türkiye’ kavramını çağrıştırdığı için pek hoşlanmıyorum ama bu yeni normal kavramı kapsamında şu soruya yanıt aranıyor: pandeminin yol açtıklarını biz ne zaman göreceğiz? 6 ay sonra mı, 6 yıl sonra mı, yoksa 60 yıl sonra mı? Farklı zaman dilimlerinde nasıl değerlendireceğiz bugün yaşadıklarımızı diye bir takım değerlendirmeler var. Özellikle 5-6 noktada değişim olacağından bahsedilmekte; bir tanesi yaşam temposu, özellikle hastanelerde yaşananlar, rehberlerin oluşturulması, bunların hazırlanmasına ayrılan zamanın değişeceğini ve çok hızlanacağını, hızlanması gerektiğini öğretti bize pandemi. Standartlar değişiyor, kısa sürede birtakım kavramların değiştiğini gördük, bugün virüs bulaşır dediğimiz yollara, yarın bulaşmaz diyoruz; dün sağlıklı bireylerin maske takmasına gerek yok dediğimiz yaklaşımı, belki de evet herkesin maske takması gerektiğini vurgulamamız gibi: kısacası bu tip kavramların, standartların uzun süreli olmadığını, zaman içinde değişime uğradığını belirtiyor yazı. Ayrıca çalışma koşullarının değişeceğini, daha çok uzaktan çalışmalar, bu tele çalışma ve ‘tele medicine’ şekliyle hatta tıbbın buraya gittiğini; insan ilişkilerinin değiştiği, hazırlık planlarının değiştiği ve adaletin, eşitçiliğin bu kavramların değişeceği gündeme geliyor. Neden? Çünkü özellikle Amartya Sen isimli bir yazarın Lancet’te dün çıkan yazısında “Covid-19 toplumları sınavdan geçirmekte” diyor. ABD örneğini vermiş, özellikle hastalıklı ve sosyal grupların hedef olduğunu, duyarlı ve kırılgan gruplar, yani yaşlılar, çeşitli nedenlerle güçsüz kalmış insanlar, göçmenler, sığınmacılar, evsizler, geçici olarak barınaklarda yaşayanlar, komorbit özellikler dediğimiz astım, diyabet, kalp ve akciğer hastalığı olanlar, sosyo ekonomik açıdan olumsuz koşullarda yaşayanlar, bunlar salgını eşitsiz biçimde yaşıyorlar şeklinde bir yaklaşım, bir tanımlama. Sonuçta bir sağlık krizi mi yaşadık biz, yoksa sosyal bir kriz mi? Herhalde bunun vurgulanmasında yarar olduğu söyleniyor. Bu bağlamda dün Artı Gerçek Sitesi’nde Çağrı Tanyol’un -kendisi Washington’dan yazıyor- bir yazısı çıktı ‘Korona salgınının düşündürdükleri ve geleceğin dünyası’ diye. İlginç bir yazıydı Çağrı’nın kaleme aldığı, teknolojinin getirdiği sorunlara bağlıyordu ve dünyanın ileride “üretenler ve üretme fırsatı olmayanlar gibi bir ayrıma gideceğini” söyleyip hoş bir metafor da yapmış. Japonya’da Hikikomoriler diye tanımlanan bir grup varmış, bilmiyorum siz biliyor muydunuz? Ben ilk defa öğrendim Çağrı Tanyol’un yazısından. Hikikomoriler 20’li yaşlarda olup toplumla iletişimi reddeden gençler imiş.

ÖM: Evet onlarla ilgili ufak bir program yapmıştık çok sene önce.

SB: Kaçırmışım herhalde ama bu Hikikomoriler’e mi dönüşüyoruz? Yani “az tüketen ve sosyalleşmeyi reddeden Hikikomoriler’e mi dönüşeceğiz?” diyen hoş bir yazıydı. 

Dünkü bilimsel yayınlara baktığımız zaman ilk menenjit olgusundan bahsetmiştim, dün gece de bir yayın çıktı yine Lancet’te David Kassa, obezite ile ilgisine değinmiş; covid-19’u ağır geçirenlerin, obezite sorunları olduğunu ve metabolik sendrom tablosunun, covid’i ağırlaştırdığını, özellikle Uzakdoğu Asya’da gençlerde az görülüp batıda, Amerika ve Avrupa ülkelerinde obezite sorunu yaşayan ülkelerde, gençlerin de tutulmasının gerekçelerinden biri olarak bunu belirtiyor. New England Journal of Medicine’de yayınlanan bir yazı var Michelle Kittleson yazmış; yazının başlığı ilginç çünkü ‘Görünmez el’ diyor böyle Maradona’nın ‘Tanrının görünmez eli’ dediği bir sahne vardı, oradaki görünmez el diyor pandemideki sağlık hizmetlerinin, orada sağlık çalışanlarınca fedakârca yapılan çalışmalardan bahsediyor. 

Aslında kalan sürede şu Covid-19’un diğerlerine benzemeyen bir pnömoni, bir zatürre tablosu olduğunun altını çizmekte yarar var. Bu akut solunum yetmezliği sendromu denilen solunum zorluğu, ayrıntıları ile, 2012 yılında Berlin’de toplanan Avrupa yoğun bakım derneklerinin “Berlin kriterleri” olarak tanımladıkları bir raporda yer almakta. Burada klinik parametreler, solunum cihazlarının kullanımı, kan gazlarının ölçümü, radyolojik kriterler gibi bu solunum yetmezliğine ilişkin bir dizi kriter var. Ancak, bu covid-19’un, üstelik de çok eski de değil 2012 yılında kaleme alınan Berlin kriterleri rehberinde yer almayan bir tabloyla seyrettiği, yani bir sürpriz oluşturduğu gittikçe de kabul ediliyor. Çünkü hipoksi dediğimiz oksijen yetersizliğinin aşırı derecede ortaya çıkışıyla seyreden bir tablo. Bu neden böyle oluyor? Çünkü birtakım yayınlar var, diyorlar ki “solunum şikâyeti olmayan, örneğin düşüp kendisini yaralayan, bir bıçaklama nedeniyle hastaneye gelen kişilerde tomografi çekildiğinde covid zatürresi pnömonisi görülüyor. Nasıl oluyor da bu insanlar radyolojik olarak kendilerinde pnömoni bulgusu olduğu ve oksijen seviyeleri çok düşük bulunduğu halde bu hastaların solunum şikayetleri olmuyor? Bunun mekanizmasını isterseniz yarın konuşalım ama bu ilginç bir bulgu. Niye bunu söyledim? Çünkü oksijen sorunu yaşadıkları halde bu insanlarda solunum yetmezliği olmuyor aslında. Bu bağlamda Covid hastalarının neden yüzükoyun yatırıldıkları, yatırılsın mı yatırılmasın mı, Türkiye’de ilk defa mı uygulanıyor konusunu bir ara konuşmuştuk. Aslında bu yüzükoyun yatırma 1970’lerden beri var ve uygulanan bir yöntem imiş. Bu konu ilginç, buna yarın değinmek istiyorum biraz daha vakit kalsın diye çünkü süremiz bitmek üzere. Bu koronvirüs salgınının eşitsizlikleri arttırdığına dair bir yazı da Bilim Akademisi’nin popüler bilim yayını olan Sarkaç Sitesi’nde Uğur Aytın ve Cem Özgüzel’in bir yazısında düşük gelirli ve kısa dönemli iş kontratlarına sahip gençlerin çok etkileneceğini belirten güzel bir yazıları var, ona da bakmakta yarar var. Bitirirken ben dün akşamüzeri oturduğum semtte sokakta gençleri gördüm, banklara filan oturmuşlar, hava da yavaş yavaş güneşlenmeye başlamıştı. Polis arabası geçerken “gençler böyle kalabalık oturmayın, azıcık daha sabredelim” diye böyle çok ricacı bir konuşması yapıyordu. O ilgimi çekti yani alışılagelmişin dışında bir söylevdi “azıcık daha sabredelim” seslenişi. Bu arada bugün yani 6 Mayıs tarihi ben de sizin de değindiğiniz 3 genç insanın idam kararlarının alındığı meclis oylamasındaki tabloyu düşündürdü. Orada sadece Adalet Partili değil aynı zamanda CHP’li milletvekilleri de böyle ağızlarından köpükler saçarak ve bazıları iki kollarını kaldırıp o idam cezasına onay verdiler. Oradaki tablo, kin ve nefretin ortaya çıkışının en açık göstergesi idi. Bunu niye söyledim birdenbire? Sizi dinlerken aklıma geldi, dönem dönem eski politikacıların, başbakanların ne kadar hoşgörülü ne kadar tolerans sahibi insanlar olduğuna vurgu yapılıp şirin gösterilmeye çalışılıyor. İnsanlar unutuyorlar o sahneleri… Bitirirken bir noktaya daha değineyim, tabii bütün bu Covid konusunda yaşananlara baktığımızda insanlar sevdiklerini kaybetme endişesi de yaşıyorlar aynı zamanda, böyle bir endişeleri de var. İşte bu düşünceden farklı bir yere bağlamak istiyorum: eğer Açık Radyo’yu seviyorsanız, onu kaybetmekten de korkuyorsunuz demektir, o nedenle program destekçisi olma konusuna ve Dinleyici Destek Projesi’ne katkılarınızı bekliyoruz. Sevdiğinizi ve radyonuzu kaybetmeyin diyerek radyo destek programına medikal yaklaşımda bulunmuş olayım. Sözü de Eraslan’a bırakayım.

ÖM: Çok teşekkür ederiz, sizden sonra Eraslan Sağlam zaten bu konuya herhalde değinecek. Bu zorlu şartlar altında stüdyolardan yapamıyoruz, konuk da ağırlayamıyoruz maalesef pek çok sanatçıyı da ama bu şekilde de dijital olarak yani internet üzerinden büyük bir ilgi de görmekte olduğumuzu rahatlıkla söyleyebiliriz. Çok da güzel oldu yani. 

SB: Yarın sabah görüşmek üzere.

ÖM: Çok teşekkür ederiz.

SB: Ben teşekkür ederim.

ÖÖ: Görüşmek üzere.