Bilimsel Dürüstlük, Gençliğin Cesareti ve James E. Hansen

-
Aa
+
a
a
a

Ömer Madra'nın, Küresel Isınmanın Kırılma Noktası (James Hansen, Ayrıntı Yayınları, Ocak 2009) adlı kitap için yazdığı önsöz:

 

Elinizdeki kitap dünyanın önde gelen iklimbilimcilerinden biri, hatta bilim camiasındaki yaygın kanıya bakılırsa birincisi olan, NASA Goddard Yerbilimleri Enstitüsü Başkanı ve Columbia Üniversitesi öğretim üyesi Dr. James Hansen'ın yakın geçmişteki makale, tebliğ, konuşma ve mektuplarından oluşan bir derleme. Bu yazıların temel bir ortak özelliği var, o da şu: Uluslararası saygınlık taşıyan üst düzey hakemli dergilerde vb. yayımlanan makalelerin, ABD Kongresi önünde yapılan tanıklıkların, saygın bilim kuruluşlarının yıllık kongrelerinde yapılmış konuşma metinlerinin, mahkemelerde çevre aktivistleri adına yapılmış savunma tanıklıklarının deşifre edilmiş hallerinden oluşan ya da dünyanın önde gelen siyasi liderlerine gönderilmiş açık mektuplardan meydana gelen bu metinlerin tümü –ortalama insanın kolaylıkla anlayabileceği, hayranlık verici basitlikte ve kimi zaman çok da lirik olabilen bir dil ve üslupla yazılmış/dile getirilmiş olmalarına rağmen– katıksız birer bilim risalesi aslında.

 

Peki nedir bilim? "Bilgi" ya da "bilmek" kökünden gelen bir kelime bu. Fiziksel dünyanın nasıl "işlediğini" keşfetme ya da bu konuda insanın kavrayışını artırma yolunda girişilmiş çaba diye tanımlanabilir. Biliminsanları kontrollü yöntemler kullanarak sürekli gözlemler yapmak ve doğal olayların fiziksel kanıtlarının tarihi kayıtlarını incelemek suretiyle veri toplarlar. Sonra da, edindikleri bu bilgiyi analiz ederek, gözlenen değişimleri yorumlamaya yardımcı olacak teorik modellerden yararlanırlar. Yani bilimsel araştırmada esas olarak üç unsurdan: tarih, gözlem ve modelleme unsurlarından söz edebiliriz.

 

Araştırma, evet. Bilim dünyasında bilgi, yalnızca araştırma yoluyla elde edilebilir. Dolayısıyla, "vahiy", "içe doğma" ya da "inanç" gibi yollarla elde edilen şeye –bu şey bizim için ne kadar "aydınlatıcı" olursa olsun– bilimsel bilgi diyemeyiz. Öte yandan, inanç sistemlerini değilse de, sosyal bilimleri veya davranış bilimlerini de bilimin belli başlı alt dalları olarak ele almak suretiyle bu kavramı daha geniş tutmak mümkün elbette. Ne var ki, –çoğumuz için kabullenmesi zor olsa da– insan doğasına veya davranışına ilişkin konularda bilimin söyleyecek hiçbir şeyi bulunmadığı da bir gerçek. Bu yüzden, aslında fiziksel dünyanın olgularına çok yakından bağlı olan doğa bilimleri, günümüzde çoğunlukla, bilimsel bilginin yegâne gerçek taşıyıcıları olarak görülmektedir.

 

Bilimsel başarıya ulaşmanın yolu nedir? Elinizdeki kitabın 45. sayfasında dünyanın önde gelen bilim adamlarından Richard Feynman'ın bu konudaki "basit ama derin" önermesi yer alıyor:

 

"Bilimde gerçek başarıya ulaşmanın tek yolu... varılması gereken amacı düşünmeden, büyük bir dikkatle kanıtları açıklamaktır. Eğer bir teoriniz varsa, o teoriye neyin uygun olduğunu belirlemek kadar, neyin uygunsuz olduğunu da belirlemeye gayret etmelisiniz. Bilimden öğreneceğiniz şey, bir tür standart güvenilirlik ve dürüstlüktür." (Vurgular benim – öm)

 

Yani, iklimbilimci Jim Hansen, fizikçi Feynman'ın ağzından, bilim dünyası için en temel önermeyi dile getirmiş, bu bilgiyi bize aktarmış oluyor: Bilimin –ve aslında herşeyin– temelinde etik ilkeler yatar. Saygınlığın biricik koşulu dürüstlüktür. Hansen, bu önermeye bir kere olsun sapmaksızın şaşmaz bir şekilde bağlı kalınmaması halinde, insanın kendisini kolaylıkla kandırma yoluna sapacağı, bu "hüsn-ü kuruntu" halinin ise hem insanı, hem bilimi, hem de demokrasiyi ve tüm toplumu tehlikeli bir mecraya sokabileceği konusunda önemli uyarılar getiriyor bize.

 

Dr. Hansen'ın bu kitapta yer alan makale, mektup ve konuşmalarının yanı sıra, pek çok başka yerde de ısrarla vurguladığı konulardan biri tam da bu işte: Belki de gezegen ve üzerindeki bütün canlıların önündeki gelmiş geçmiş en büyük tehdidi oluşturan küresel ısınma hakkındaki temel bilimsel gerçekler hakkında vahim bir tür "kandırma" durumu var. Yani,

 

"NASA'nın bilimsel açıklıktan yana kararlı tutumu iklim değişikliği konusunda kamuoyunun aldatılması sonucunu hiçbir biçimde etkilemiş değildir. İlgili bilim insanları topluluğunun küresel ısınmadan anladığı şeyle bilmesi gerekenlerin, kamuoyunun ve politik çevrelerin küresel ısınma hakkında –bildikleri şey arasında dağlar kadar fark var." (s.113)

 

Dünyanın nereye gittiği ya da daha doğru bir deyişle nereye doğru götürülmek istendiği sorusu, demokrasi için canalıcı bir sorudur: Kamu vatandaşlığı dersinin temel sorusu, tahtaya kalktığımızda cevap veremediğimizde bütünlemesiz, doğrudan sınıfta kalacağımız soru budur. Gerçek dünyanın bilgisini bize veren bilimle aramıza bizzat kendi seçtiğimiz yönetimlerin girmesi ve bizi bir cehalet uçurumuna sürüklemesi, kendimizin olduğu kadar çocuklarımızın da kaderini derinlemesine etkileyecek olan muazzam bir kopukluktur. Demokrasinin temelinden dinamitlenmesiyle eş anlamlıdır bu. Hansen'ın kendi ülkesindeki demokrasiyle ilgili şu gözlemleri üzerinde dikkatle durmak, belki kendi ülkemiz ve demokrasimizin gidişatı ile ilgili bazı düşünceleri bize esinleyebilir:

 

"Amerikan devrimi, sıradan bir insanın oyunun en zengin, en güçlü yurttaşın oyuyla eşit olması gerektiği yolundaki radikal önermeyi hayata geçirdi. Atalarımız ("kurucu babalar"), despotik yönetime dönülmesi ve özel çıkarlar peşindeki güçlü bir azınlık hatırına demokratik ilkelerden sapılması karşısında önlem olarak kuvvetler ayrımı ve denetim mekanizmaları öngören saygın bir anayasa yaptılar. Bununla birlikte, onlar umutlarını eğitimli ve bilgili bir yurttaşa, dürüstçe bilgilendirilmiş bir halka bağlamanın beraberinde getireceği zorlukların da bilincindeydiler."  (agy, vurgular benim – öm)

 

 Burada 2 çift anahtar kelime var: Birincisi "özel çıkarlar"; ikincisiyse "dürüst bilgi". İnsanlar, yani kamuoyu, iklim değişikliği ve küresel ısınma tehdidine ilişkin kanıtlara ulaşamıyor; tehlikenin korkunç boyutlarını kavramakta güçlük çekiyor. Çünkü özel çıkar çevreleri, özellikle kömür, petrol doğalgaz, elektrik vb. gibi fosil yakıtlardan olağanüstü kârlar sağlayan şirketler tüm toplumun hayatını kendi kârları doğrultusunda üç ayrı kanaldan büyük bir ustalıkla kontrol edebiliyor. Birincisi, büyük paralarla dönen olağanüstü etkili lobilerle iktidarı ve muhalefetiyle siyaseti istedikleri doğrultuda yönlendirebiliyor, politikacıları meclise seçtirdikten sonra da katmerli olarak karşılığını alıyorlar. İkincisi, kendi kurdukları olağanüstü güçlü propaganda mekanizmaları (halkla ilişkiler şirketleri) ile, insan kaynaklı küresel ısınma meselesini tamamen bulandırıp –tıpkı sigara gibi– bambaşka bir mecraya yönlendiriyorlar. Ve nihayet, aldıkları reklam karşılığında hizmette kusur etmeyen olağanüstü uysal ve kâra uyum sağlamış bir medyanın tam desteği ile kamuoyunu manipüle ederek üçgeni tamamlıyorlar...

 

James Hansen, ofisinde, bilgisayarlarının başında yürütüp durduğu bilimsel araştırmaların yanı sıra, gerektiğinde sokağa çıkıp bütün bunlarla da dişe diş mücadele etmekten bir an olsun kaçınmayan biri. Dünyada sayılarının daha fazla olmasını herkesin arzu edeceği bir hayat tarzına sahip olan sahici bilim insanlarından biri. Yani, hem gayet saygın, üst düzeyde bir bilimadamı, hem de sözü ile eylemini mütemadiyen birleştiren, yüksek ahlâki cesarete sahip, sıradan bir vatandaş. Kendisi, 40 yıllık müthiş kariyerini hiç çekinmeden tehlikeye atıp kendi ülkesinin devlet başkanına karşı ayağa kalkıyor ve onun bilimi sansürlemesini milyonlarca kişinin önünde sözlü ve yazılı olarak protesto ediyor.  Yönetimin kendisini susturmasını kabul etmeyeceğini, bu tarz müdahalelerin olsa olsa Hitler Almanya'sında ya da Stalin Rusya'sında görülebileceğini, ama günümüz Amerikası'nda asla kabul edilemeyeceğini, hiç bağırıp çağırmadan, sesini bir kez bile yükseltmeden, o düşük tonlu sakin üslubuyla, ama çelik gibi bir azmin tınısıyla söyleyiveriyor.

 

Başkaldırısını dillendiriyor ve sonra yola çıkıyor: Okyanusun öbür ucunda Kent'te, Kingsnorth'ta kömür yakıtlı dev termik santralin 200 metrelik bacasına tırmanıp yazı yazan Kingsnorth Altılısı'nın davasına destek olmak üzere İngiltere'ye gidiyor. Jüri önünde bu aktivistlerin dünyayı küresel ısınmadan korumak için kendilerini tehlikeye attıklarını anlatan güçlü bir tanık oluyor, binlerce yıllık evlerinin bulunduğu kıyıları küresel ısınmanın yokettiğini anlatan Inuit tanığın yanı başında. Hükümetin, enerji şirketinin ve tüm fosil yakıt endüstrisinin, küresel ısınma konusundaki bilimsel gerçeklerin pekala farkında olduklarını, bunları dünyanın zararına ve kendi özel çıkarları uğruna görmezden geldiklerini anlatıyor jüri üyelerine – ve jüriyi ikna edenlerden biri de o oluyor! Asıl sanık sandalyesine fosil yakıt şirketlerinin yöneticilerinin oturtulması, yani asıl onların yargılanması gerektiğini hiç çekinmeden yazıyor ve söylüyor düpedüz.

 

Ülkesine dönüyor sonra. Hemen ardından, bu kez kendi ülkesinde Virgina'da, Appalachia'da yeni kömür santralleri yapımını durdurmak için eylem yapan, "adaleti engelledikleri" gerekçesiyle 14 yıla kadar hapis cezasıyla yargılanması istenen ve Dominion 11'i diye adlandırılan gencecik aktivistlerin davasına koşuyor tanık olarak. "Adaleti engellemek" teriminin aslında George Orwell'in o ünlü 'çiftkonuş'unu hatırlattığını, asıl kömür santrallerini yapmaya devam etmenin nesiller arası adalet ve hakkaniyeti engellediğini söylüyor Hansen. Kömür ve öteki fosil yakıt endüstrilerinin CEO'larının kömür yakmayı sürdürmekle gezegende bugünkü ve yarınki hayatı nasıl büyük bir zarara uğrattıklarının pekala farkında olduklarını, ama özel çıkarları, kısa vadeli kâr beklentileri uğruna bunu bile isteye sürdürdüklerini, hatta kimi durumlarda kamuoyunun zihninde kasten karışıklık yaratan bazı insanları maddeten desteklediklerini belirtiyor. İşte bu yüzden de sözkonusu şirket yöneticilerinin hem gençlere, hem de henüz doğmamış kuşaklara karşı bir etik sorumlulukları olduğunu, dahası hukukî sorumlulukları doğması gerektiğini düşünüyor.

 

Kısacası, Doktor James Hansen "standart güvenilirlik ve dürüstlüğü" iyice öğrenmiş ve özümsemiş biri olarak çıkıyor karşımıza. Kendisi, ifade özgürlüğünü baskı altına almak için müthiş bir efor sarfeden bilim ve çevre düşmanı politikaların baş mimarı olan kendi devlet başkanına karşı dişe diş mücadeleden çekinmeyen, hem başında bulunduğu bilim kurumunun yöneticiliğini, hem de araştırmalarını örnek bir enerjiyle sürdüren önemli bir bilim adamı olmanın yanı sıra, özü sözü bir "kâmil" insan, gerçek bir dünya vatandaşı ve dünyayı koruma peşinde şirketlerin, polisin takibinde ve mahkeme kapılarında koşturan genç aktivistlerin sürekli yanında bulunmaya can atan bir "ağabey".

 

Onun neleri öğrenmiş ya da özümsemiş olduğu apaçık da, bizlerin ondan neler öğrenmesi gerektiği konusunda bazı tereddütler yok değil. Türkiye'de enerji yasasına usulca yerleştirilen "geçici madde"ler aracılığıyla sayısız yeni kömür yakıtlı termik santraller kurma planları... bitmek tükenmek bilmeyen, tam bir yılan hikâyesine döndürülen ve artık insanın "içini şişiren" Kyoto macerası... dünyadaki tek uluslararası iklim koruma antlaşmasına anti-emperyalist gerekçelerle karşı çıkan çevre odaları... sera gazı emisyonları artış hızında üstüste dünya rekorları kıran ülkenin sera gazı emisyonlarının son derece masum olduğunu açıklayan bakan ve yetkilileri... kentlerde korkunç boyutlara varan hava kirliliğinin aslında hava kirliliği olmayıp bozuk ölçüm aletlerinden kaynaklandığını ilan eden kent yetkilileri... kimi yerlerde felaket boyutlarına varan susuzluk ve kuraklığı 'Ayşe Teyze'ye havale eden bakanlar... enerji verimliliğini teşvik için "Enver", su tasarrufu için "Suver", genel olarak çevreyi korumak için "Çevrebey" karakterlerine bel bağlayan politikacılar... katıldığı televizyon tartışma programında "Hansen da kimmiş? Neciymiş" diye sual eden iklimbilimciler... Kyoto'ya "inanmadığını" beyan eden iklim"bilim"ciler... katıldıkları üniversite panelinde "Hansen'ın çalışmaları şaibeli zaten" diyebilecek cüreti kendilerinde bulabilen ama bu konuda herhangi bir kaynak bulamayan meteoroloji ve iklim uzmanı profesörler... elektrik değil, rant üretme amacıyla inşa edilen barajlar... çevre ve doğaya etkisi zerrece hesaba katılmadan girişilen dev baraj projeleri... yerin altının altınla dolu olduğunu söyleyip tüm vatandaşları altına hücuma çağıran yetkililer... efsanevi bor kaynaklarımızı 'nanobor' adıyla kullanarak "ilk Türk çimentosu"nu dünyaya gururla ilan eden yetkililer... kuraklıktan kırılma raddesine gelen bölgelerde dahi turizm gelirini artıracağı gerekçesiyle yeni golf sahaları açılmasını canla başla savunan şirketler ve bütün bunların hem medyada, hem de yönetimdeki akıl durdurucu olağanüstü yansımaları...

 

Bunlara ilave edilmesi gereken başka şeyler de var: Ekran başında her gün ortalama 5 saatten fazla oturarak dünya tv seyretme rekorlarını kıran, ortalama on yılda 1 kitap okuyarak dünyada en az kitap okuma rekorlarını kırmaya aday olan geniş kitleler... kendi şeceresi hakkındaki sonu gelmez tartışmaların sisli ortamında kulaç atan büyük insan toplulukları... enerjiyi yoktan var eden dönergeçleri bularak, tekerleğin icadından bu yana insanlığın en büyük buluşunu gerçekleştirenler... Bu icadın basın duyurusunu ve tam sayfa reklamını yapan asker-sivil yetkililer... bu açıklamayı ciddiye alıp icada sayfalarında defaatle yer veren gazete ve televizyonlar...

 

Bilim dünyasına ve hatta gerçek dünyaya yabancılaşma tehlikesi gösteren bir sosyolojik ortam bu. İnsana biraz endişe vermiyor değil doğrusu.

 

Ama öte yandan, hızlı bir bilinç yükselmesine de tanık oluyoruz: Özellikle gençler her yerde başlarını kaldırıyor, seslerini yükseltiyor, her yaştan aktivistler toplumda giderek ve bence hızla artan bir saygınlık kazanıyor. Tabandan yükselen sayısız hareket var: Küresel Eylem Grubunun, Yeşiller'in, TEMA'nın, Doğa Derneği'nin, Munzurluların, Gemliklilerin, Yatağanlıların, Aliağalıların, Gerzelilerin, Sinopluların, Pazarcıklıların, Kaz Dağlıların, Efemçukuru sakinlerinin, Hasankeyflilerin, Aliağalıların, İzmirlilerin, Sinopluların, Adapazarlıların, Doğu Karadenizlilerin, Antalyalıların, Bodrumluların, pek çok yerde üniversite öğrencilerinin kendi geleceklerine giderek daha büyük bir kuvvetle sahip çıkmaya başladıkları ayan beyan görülüyor – herşeye rağmen! Bu insanlar, hem kendi küçük çevrelerinde, hem de ülke çapında ve hatta uluslararası boyutta hareketler içinde boy gösteriyorlar. Küresel ısınmaya, kömür yakan termik santrallara, nükleer santrallara, ufak barajlara, büyük barajlara, siyanürle altın çıkarmalara, golf sahalarına, kuraklığa, göllerin kuruyup gitmesine, ormanların yanmasına, taşocaklarına, çimento fabrikalarına, sahillerin doldurulmasına, 2 B'ye ve daha nice özel çıkar kumkumasına karşı doğayı savunan bu insanlar canlılar âleminin, gerçek dünyanın ve bilimsel doğruların yanında yer alıyor ve hiç de azımsanmayacak bir umut cephesini oluşturuyor.

 

Ayrıntı Yayınları işte böylesine paradokslarla dolu karmakarışık bir ortamda, Dr. Hansen'ın o benzersiz berraklıktaki metinlerinden hatırı sayılır bir seçmeyi hayatımıza sokarak bence yayıncılıkta önemli bir sorumluluk anlayışını yerine getiriyor. Öyleyse, ben de kendi payıma, sorumluluğun küçük bir parçasına ortak olayım ve Jim Hansen'ın bu kitapta yer almayan küçük bir "mahkeme beyanı"nı, Dominion 11'i diye anılan genç aktivistleri desteklemek üzere kaleme aldığı duru bir metnin final paragrafını çevirerek bitireyim bu önsözü:

 

James E. Hansen'in Beyanı[*]

 

"Eğer bu dava mahkeme önüne gitmiş olsaydı, doğa ve insanlık uğruna o güçlü "otorite"ye baş kaldırma cesaretini gösteren bu genç insanlar adına tanıklık etmek için mahkemenin bana izin vermesi talebinde bulunacaktım. Aslına bakılırsa, bu genç insanlar, sürdürülen kömür madenciliğinin yalnızca yerel çevre için değil, doğanın kendisinin, canlılar âleminin ve daha önceki kuşaklardan bize miras kalmış olan gezegenin iyiliği bakımından ne gibi sonuçlar doğuracağını en büyük otoriteden çok daha iyi anlıyor ve yetkinlikle dile getiriyorlar.

 

İklim değişikliği bilimi son yıllarda çok netleşti: eğer karbon salımlarının atmosfere boca edilmesine son verilmezse gezegen üzerindeki türlerin büyük bir bölümünü yokolmaya mahkûm etmiş olacağız. Kuzey Kutbu (Arktik) bölgesinde yaz buzlarının neredeyse yarısı gitti, mercan resifleri büyük baskı altında, dünyanın her yerinde dağlardaki buzullar eriyor ve önümüzdeki birkaç on yıl içinde yüz milyonlarca insanın temiz su kaynakları bunun sonuçlarından etkilenecek ve aşırı iklim olayları, yani daha büyük seller, daha şiddetli sıcak dalgaları, daha kuvvetli orman yangınları ve daha güçlü fırtınalar olacak... ve bunların tümü belgelenmiş durumda.

 

Annelerimizle babalarımız fosil yakıt kullanımının uzun vadede nasıl bir etkisi olacağını farketmediler. Bizimse artık böyle bir mazeretimiz kalmadı. Umalım ki, bu gençlerin cesareti iklim ve çevre konularında kamusal eğitimin ateşlenmesine yol açsın, çocuklarımız ve torunlarımız adına doğayı korumakta da bize yardımcı olsun."

 

Evet, umalım böyle olsun. Zaten, gençliğin cesaretinden başka umut bağlayacağımız bir "merci" de pek yok aslında. Ama, varsın olmasın. O cesaret bize yetecektir.

 

 

İstanbul, 23 Aralık 2008