“Uygulanan siyasal rejim Türkiye’nin meselelerini yönetmede, çözmede yetersiz”

Ekonomi Politik
-
Aa
+
a
a
a

Açık Gazete'nin köşelerinden Ekonomi Politik'te Ali Bilge, gündeme ilişkin görüşlerini paylaştı.

Ekonomi Politik
 

Ekonomi Politik

podcast servisi: iTunes / RSS

(13 Nisan 2020 tarihinde Açık Radyo’da Ekonomi Politik programında yayınlanmıştır.)

Ömer Madra: Günaydın Ali Bey, merhabalar.

Ali Bilge: Merhaba Ömer Bey, merhaba Özdeş, iyi yayınlar.

Özdeş Özbay: Merhaba.

ÖM: Teşekkür ederiz, size de öyle. Bugünün ana konularını bir özetlerseniz.

AB: Elbette, hafta sonu normal olmayan gelişmeler yaşadık, önce ani bir kararla sokağa çıkma yasağı başladı, sokağa çıkma yasağının sonuçları nedeniyle iç işleri bakanı istifa etti, infaz yasası mecliste görüşülmeye devam etti, aynı zamanda ekonomide yaşanan problemler gün yüzüne çıkmaya devam ediyor, başka pek çok konu var ama biz bu programda birkaç konuya değinme fırsatı bulacağız. 

Malumunuz Cuma akşamı gece yarısına 1,5 saat kala Türkiye sokağa çıkma yasağı ile karşı karşıya kaldı. Aslında pandemi nedeniyle birkaç hafta sürecek bir yasağın olması, hem Bilim Kurulu hem de bu konuyla ilgili aklı selim çevreler tarafından önerilen bir durumdu. Bir aydır bu konu tartışıla geliyordu, ani bir kararla sokağa çıkma yasağı ilan edildi, vatandaşlar böyle bir karara hazırlıksız yakalandı, gıda maddelerine hücum başladı, insanlar arasına fiziki mesafe koymayı amaçlayan karar vatandaşlar arasında fiziki mesafeyi daralttı, sonucunda ekranlara ve sosyal medyaya yansıyan salgının büyümesine yol açabilecek görüntüler karşımıza çıktı, 48 saat geçmeden de İçişleri Bakanı Soylu’nun istifası geldi. Çünkü sokağa çıkma yasağı kararının devreye sokulması süreci iyi yönetilemedi. Türkiye salgınla başa çıkma için gerekli kararları zamanında alamayan ve devreye sokmayı beceremeyen bir ülke görünümünde. 

Türkiye, salgın öncesi dönemde de pek çok iktisadi, sosyal ve siyasal sorunla baş başa, devasa sorunlarla karşı karşıya kalan bir ülkeydi, adeta dipte bir ülkeydi değim yerindeyse. Bir siyasal yönetim biçimi var Türkiye’de, 2 senedir Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi (CHS) denilen bir siyasal rejimle yönetiliyor, bu rejimle salgına girdik, bu rejimle ülke zaten yönetilemezlik içindeydik, son zamanlarda bu rejimi isteyenler tarafından da bu sistem eleştirilmeye başlanmıştı.

Siyasal rejim sıkıntısını yaşarken salgın devreye girdi. Bu hükümet sistemi ile ülkenin sorunları ile baş edilemediği 2 senedir görülüyordu. Salgında daha da belirginleşti. Çünkü devlet mekanizması krizin gereklerine göre pozisyon alamıyor, örneğin Sağlık Bakanlığı ve Bilim Kurulu’nun aldığı kararlara itibar edilmiyor, en nihayetinde sadece Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hükmüne bağlı olarak her şey cereyan ediyor. Ülkenin katmerleşen sorunlarına ve salgında yaşananlara ülkenin siyasal rejimi üzerinden bakmak lazım. Türkiye neden iyi yönetilemiyor? Salgınla ilgili bir ileri iki geri yanlış kararlar alınarak sürüyor. Neden? Nedenlerini ortaya koymaya başladığımızda bir rejim problemiyle karşı karşıya olduğumuzu görmek, uygulanan siyasal rejimin Türkiye’nin meselelerini yönetmede, çözmede yetersiz kaldığını belirtmek durumundayız. 

2 senedir uygulanıyor bu sistem, cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi (CHS) bir otoriter yönetim şekli. Tüm haliyle 2018 yılında uygulanmaya geçtikten 1 yıl sonra 2019 yılında bir yerel seçim yapıldı, geçen sene bu zamanlarda. İktidar yerel seçimlerde ciddi bir yenilgi yaşadı. CHS sistemindeyken yapıldı bu seçimler, iktidar İstanbul seçimlerini 2 kez, hafta sonu sokağa çıkma yasağının ilan edildiği 30 büyükşehrin çoğunluğunda kaybetti, kaybettikten sonra bu kaybı bir türlü hazmedemedi, kabullenmedi. Hemen akabinde HDP’li belediyelere kayyum atadı, CHP belediyeleri yok saydı, aynen sokağa çıkma yasağı gecesi olduğu gibi.

Yerel seçimler aynı zamanda cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi denilen rejimin de bir referandumu mahiyetindeydi, iktidar büyük şehirlerin çoğunda kaybetmesi üzerine muhalefeti yok saymaya başladı, CHS’nin başı “ben sizi çalıştırmam ” dedi. 

Şimdi bir rakam vereceğim, 30 büyükşehrin 14 tanesi muhalefetin elinde, burada yaşayan nüfus Türkiye’de nüfusunun %50’si, % 49.92’si. Siz, % 49.92’yi hiçe sayıyorsunuz salgın boyunca, onların yardım fonlarına el koyuyorsunuz, yok sayıyorsunuz ve diyorsunuz ki “sokağa çıkma yasağı kararını alırım ve sana haber vermem!” 

Sokağa çıkma yasağı kararının alınış biçimi, - ki İçişleri Bakanı’nın istifasına, daha sonra kabul edilmemesine kadar olan yapılış biçimi, iş yapı stili çok yanlış ve kötü. Böylesi hayati bir kararı alırken belediye başkanlarına haber vermiyorsunuz. 1 senedir yok saydınız, salgında da yok saymaya devam ediyorsunuz. Yerel seçim yenilgisini kabul etmiyorsunuz, pandemide belediyelere haber verilmeden sokağa çıkma yasağı kararı olur mu? Haber vermediğiniz Büyükşehirleriniz nüfusu toplam nüfusunuzun %50’sini kapsıyor, tek başına İstanbul sadece nüfusun neredeyse %25’ine tekabül eden bir yer..

ÖM: Bütün Türkiye nüfusunun %25’ini aşağı yukarı dörtte birine tekabül ediyor.

AB: Siz bunları hiçe sayarak bir yönetim biçimi yürütüyorsunuz.

ÖÖ: Zaten İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı İmamoğlu bir açıklama yaptı “hangi sektörlerin açık kalacağını, nerelerin açık nerelerin kapalı olacağını bilmiyoruz” demişti, bilgisi yok.

ÖM: Dünyanın en büyük şehirlerinden birinin belediye başkanı habersiz yani çok ilginç.

AB: Türkiye nüfusunun %78’i, tam doğrusu % 77.23’ü, 30 büyükşehirde yaşıyor, siz bunları yok sayıyorsunuz. Bir salgın var, dünya inliyor, ülkemiz inliyor böyle bir ortamda belediyeleriniz “hiç” hükmünde görüyorsunuz. Yerel seçimleri kaybettiğinden itibaren sürekli yok sayıldı, hatırlarsınız “yenildik ama ben çalıştırmam sizi!” demişti. Nitekim salgına kadar da muhalif belediyelerle sayısız problem yaşandı. Salgın var insanlar ölüyor, belediyeleri yok saymaya, birlikte olmamaya devam ediyorsun.. İnanılır gibi değil..

İstanbul hükümeti ile Ankara hükümeti 1920 -24 arası birlikte çalıştılar, çünkü ortalıkta büyük bir tehlike, işgal vardı. Şimdi dünya ve Türkiye yine büyük bir tehlike içerisinde. Ama siz karar alma biçimlerini ve birimlerini hiçe sayıyorsunuz. Bilim Kurulu ve Sağlık Bakanlığı diyor ki “sokağa çıkma yasağı ilan edilmesi lazım, bu şart!” Sürekli bu öneriyi geri çeviriyorsunuz, öteliyorsunuz, böyle bir öneri bilim kurulundan geldiyse, Cumhurbaşkanının saygı duyması ve onay vermesi gereklidir. Büyük bir olasılıkla Bilim Kurulu istifa aşamasına geldi, büyük bir olasılıkla Sağlık Bakanı da geldi. Ve alelacele sokağa çıkma yasağı devreye sokuldu ve skandalla karşılaştık. Dökülen bir Türkiye fotoğrafı var karşımızda Anlaşılıyor ki, sarayda, aile içerisinde, bazı problemler de var, sarayın hem harem kısmında, hem de enderunda taht kavgaları diyebileceğimiz ek problemler bulunuyor. Böyle olunca da yönetilemezlik durumuyla karşı karşıya kalıyoruz. 

Yaşananların sebebi Türkiye’nin siyasal rejimidir, daha biz ilk günden söyledik, cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi ülkeyi taşıyamaz “bu lokomotif bu vagonları taşıyamaz ” dedik. Nitekim bu vagonlar tek tek devriliyor. 

Muhalefetin kazandığı belediyeleri görmezden gelerek, ayrımcılık yaparak, yok sayarak, ama kendi belediyelerinizi var sayarak, salgın nedeniyle çıkarılan ( affa dönüşmüş olan ) infaz yasasında muhaliflerinizi ayırarak, düşüncelerinden dolayı muhaliflerinizi hapishanede tutmaya devam ederek, serbest bırakılması gerekmeyen katilleri, mafya liderlerini, tecavüzcüleri çıkararak, onlara piyango vererek nereye varacağınızı sanıyorsunuz? Rejime muhalif gazetecileri, siyasetçileri, bilim adamlarını, düşünce adamlarını, sivil toplum kanaat önderlerini içeride tutarak nereye varacaksınız? Bu ayrımcılığı sonuçlarının toplumu keskinleştirdiğinin farkında olmadığınız muhakkak. Üstelik tüm bu ayrımcılığı dünyanın inim inim inlediği Covid19 salgını içinde yapıyorsunuz. Size ve rejiminize muhalif olanları salgınla baş başa bırakarak ölüme mi terk ediyorsunuz? 

 Muhalefetle salgında bir araya gelmiyorsunuz, bir diyalog içerisinde hiç olmuyorsunuz, salgında bir araya gelmeyeceksiniz de ne zaman bir araya geleceksiniz? Şimdi tüm olan bitene, yaşananlara rejim sorunuyla bağlantılı olarak bakamazsak işin içinden çıkamayız. Kişilerin yetenekleri yeteneksizlikleri, bilgileri bilgisizlikleri, becerileri beceriksizlikleri dışında esas mesele şu : Türkiye’de rejim tek insana bağlı, eğer ülkede rejim tek bir insana bağlı olmaz ve başka mekanizmalara sahip olursa, rejimin fren sistemleri olursa, ülkenin diyalog sistemi de çalışıyor. Güç tek bir insanda toplanıyorsa diyalog olmuyor, diyalog olmayınca çok büyük bir tehlike karşısında bile ayrımcılığı yok saymayı siyaset saymaya başlıyorsunuz. O zaman da dipte bulunan ülkeniz yukarı doğru çıkamıyor. Salgın dahil ülkede yaşanan sorunları içinde bulunduğumuz rejimle, CHS ile bağlantısını kurmadan anlamak, analiz etmek yetersizdir.

Türkiye salgında da şunu göstermiştir ki, kuvvetler birliğine dayalı tek adam rejimi ile yani otoriter rejimle dibe batmaya devam ediyoruz. Aslında bugün otoriter rejim dediklerimize biz, 20. yüzyılda faşist rejimler diyorduk, 20. Yüzyılda ciddi faşizm tedrisinden geçen kuşaklarız biz. Bu rejimlerin anası Mussolini, babası Hitler’dir. 21. Yüzyılda yumuşatılarak bunlara otoriter rejimler deniyor, hatta otoriter demokrasilerde diyorlar!, ne demekse ? işte göstermelik parlamento falan da var ya.

Bu tür rejimlerle devasa sorunları ve nüfusları olan Türkiye gibi ülkeler, yönetilemiyor. Salgının başında hata yapan demokrasilerle yönetilen ülkelerin kısa sürede hatalarını telafi ettiğini görüyorsunuz. Salgına karşı sağlık politikalarıyla, iktisat politikalarıyla kendilerini yenileyerek, telafi ederek ilerlediklerini görüyoruz. Çünkü hem kurumlar, hem fren sistemleri var, bilime inanç var, diyaloğa kanalları açık.

Aslında; “ salgınlar ve krizlerde demokrasi”, “salgınlar ve krizlerde otokrasi”, “salgınlar ve krizlerde otokratik Türkiye”, bunların hepsi başlı başına incelenmesi gereken durumlar. Hepsi birer tez konusu. Sosyal bilimcilere duyuralım..

Türkiye’de hüküm süren rejim, krizlerle ve salgınlarla ilgili problemleri çözemiyor, çünkü anayasal rejimin kendisi başlı başına problem. Çünkü demokrasi yok, tek adama bağlı bir otokratik rejimle, ülke demokrasiye değil de otokrasiye emanet edilince, dip yaşamaya mahkum bir ülke oluyorsunuz. Otoriter rejimlerde çoğunlukla şunları gözlemliyoruz, sırasıyla önce teknik olarak kötü yönetim görüyoruz, sonra kozmik kötü yönetime geçiyorsunuz, sonra çaresizlik içinde yönetime geliyorsunuz. Hafta sonu manzarası bir çaresizlik yönetimiydi. 

ÖM: Evet.

AB: Sen belediyeleri hiçe sayıyorsun, belediye başkanları haykırıyor, diyor ki “ bana niye haber vermedin?” Belediyesiz çalışır mı bir merkezi hükümet? New York valisi New York belediye başkanıyla koordineli çalışmıyor mu? 

ÖÖ: Orada da sorunlar var gerçi ama!

AB: Var ama bir şekilde yansıyor, kurumlar var.

ÖM: Burada hiçbir bağlantı olmaması şey

AB: Yok sayılıyor yok!

ÖM: İşin ciddiyeti de yok sayılıyor, yani DSÖ’nün özel temsilcisi David Nabarro’nun bir yeni konuşması var “öyle bir virüs ki bu, çok uzun bir süre insanlık üzerinde kol gezecek, ta ki bizi koruyacak bir aşı bulunana kadar. Pek çok başka salgınlar da olacak sporadik olarak orada ve bütün savunmalarımızı tarumar edecek” diye açıkça ve net olarak böyle bir kehanette bulunmuş. Bunu da yapan DSÖ gibi bütün olanaksızlıklara, paralarının kesilmesine rağmen başta Trump tarafından büyük bir mücadele veren bir BM kuruluşu. Bunların Türkiye’de hiç sözü bile edilmiyor!

ÖÖ: Aslında Ali bey sizin bahsettiğiniz demokrasi sorunu İçişleri Bakanı Soylu’nun bizzat kendi cümlelerinde var “öngöremedim, benim hatam!” dedi. Öngörememesinin sebebi tek başına neredeyse bir avuç insanla alıyor olması kararı, yani katılımcı süreçler işletilmiyor. Diyelim ki bilim insanları “sokağa çıkma yasağı uygulansın” diyor ama bunun nasıl uygulanacağı katılımcı bir şekilde, sendikalar dahi müdahil olabilmeli. Çünkü şimdi biz 2 hafta önce burada duyurmuştuk, Habersen bir açıklama yapmıştı “kargo çalışanlarının üzerinde ağır bir iş yükü var ve tehdit altında, risk altında bu gruplar” diye. Bugün işte haberi düştü, bir kolonya, vs. bu yaşlılara yardım dağıtan PTT kargo çalışanlarından bir tanesinde virüs çıkmış. 

AB: Türkiye’de 2 senedir bu rejimle idare edilmeye çalışılıyor, ama bu sistemle sıradan günlük işleyişi bile takip edemiyorsunuz, ki böylesine büyük ekonomik krizler, salgınlar, deprem gibi meselelere hep ayakta kalmanın yolu olarak görülüyor, hep algı operasyonu üzerinden yürüyor. 

Bir salgında, böylesine büyük bir tehlike karşısında, ana muhalefetle, muhalefet liderleri ile diyalog içinde olunması gerekmez mi? Muhalefet el uzatıyor Meral Akşener, Kemal Kılıçdaroğlu’nun” salgına karşı birlikte hareket edelim “ diyorlar. İlgilenmiyorsunuz. Salgın karşısında hapishanelerde bile ayrımcılık yapıyorsunuz. Belediyelerde ayrımcılık yapıyorsunuz, salgında bile toplumsal, siyasal kutuplaşmayı teşvik ederek nasıl yürüyebilir bir ülke? 

Zaten ekonominiz dibe batmış durumda, salgında infaz yasası değişikliği böyle mi yapılır? Ancak otokrasiyle yönetilirseniz böyle oluyor. Gece istifa verilir sabaha kabul edilmez, yüzbinler, sokağa çıkma yasağının sorumsuzca alınış biçimi nedeniyle salgının yayılmasına katkıda bulunur, sanki istifa müessesi varmış gibi, istifa edilir ama kabul edilmez. Konu bakanın istifa meselesine kilitlenir, Cuma akşamı sokaklarda salgını çoğaltan karara imza atanlar hiç bir şey olmamış gibi devam ederler. Süleyman Soylu, Erdoğan’ın kilit kadrolarından biri, sır küplerinden biridir, kolay kolay sır küplerinden vaz geçilmez, sır küpü sahiplerinin küplerinden vazgeçmesi zordur. (Erdoğan, Akar ve Fidan için sarf etmiştir bu tanımlamayı) Genelde sır küplerinden Brütüs’ler çıkar ama.. İ şte tüm bu ilişkiler sonucunda, hafta sonu çekilen ülke fotoğrafı, bu rejimin ülkeyi yönetemediğinin resmidir. 

ÖÖ: Bu arada Gazete Duvar’da İrfan Aktan’ın bir yazısı çıktı “AKP’de düşmansızlık krizi” başlıklı. İrfan Aktan da “hükümet bu zamana kadar hep kutuplaşma taktiğiyle, bir düşman yaratarak iktidarda kalmasını bildi, bunu da bir şekilde kullanabildi. Fakat koronavirüs böyle bir şey değil ve ciddi bocalıyor. Kendi tabanıyla da ilk kez sanırım çok sert bir şekilde karşı karşıya geliyor, ana sebebi ise ekonomi meselesi.” Bu İstanbul’da dair şeyler var, hangi ilçeler evde kalabiliyor hangileri kalamıyor diye. Daha yoksul ilçeler yani daha işçi sınıfı ilçeler örneğin e tabii bu insanlar işe gitmek için daha dışarıdalar ve buralar AKP’nin daha kuvvetli olduğu yerler.

AB: Türkiye salgına girerken ekonomik sorunları devasa idi, salgınla birlikte alınan tedbirlerde yetersiz kaldı, salgın nedeniyle Türkiye’nin yarısı çalışmıyor. Bu insanlar ilk 2 haftayı ya da en fazla 1 ayı geçirirler ama ondan sonra sorunlar tırmanmaya başlar, orta katman yoksulluğa, yoksul katman açlığa terfi eder. Zincirleme reaksiyonları sektörleri analiz eden bir devlet raporu da önümüzde yok. Tedbirler yaraya merhem olmaktan uzak, çünkü kaynak bitti, Türkiye 18 yıldır uyguladığı aşırı dış borçlanma politikalarla işin sonuna geldi. İşin sonuna geldiğinde bir de salgın geldi. 

Daha işin başında, tam sokağa çıkma yasağını göze alıp 2-3 hafta uygulayıp, izolasyonu U dönüşü sağlayabilecek bir kararı neden alamadı? Çünkü bu üretim kaybını göze alamıyor, zaten salgın öncesi yüklü bir üretim kaybı vardı, kalanını da bir süreliğine kaybetmek ekonomiyi daha da kötü noktalara sürükleyecek. Üstelik deniz bitti, kaynak bitti. Bu nedenle salgında da, ekonomide de ikircikli yaklaşımlarla ülke yönetilemez hale geldi. Hangi akla hizmet ederek, hafta sonu yasağı ile salgının dönebileceğini düşünüldü, anlamak mümkün değil akıllara ziyan. Nitekim Bilim Kurulu üyeleri de bunun altını kalın harflerle çizdiler. 

ÖM: Türk Tabipleri Birliği de aynı şekilde. 

AB: Türkiye’de tabipleri de, -bin yaşayın ağzımdan aldınız lafı-, onları da yok sayıyorsunuz çünkü onlarda muhalif. Muhalif olan her şeyi yok sayarak, gezegeni tehdit eden bir salgınla karşı karşıyasın..

ÖM: Doktorları yok sayıyorsunuz, tıp çalışanlarını.

AB: Kendinizden olmayanı yok sayarak ülkeyi nasıl yönetebilirsiniz? Nitekim yönetemiyorsunuz. Sorun rejim sorunu. Belediyeler, böyle bir dönemde yürütmeyle bir araya gelmeyecek de ne zaman gelecek? Belediyedir halkla temas eden, fırınları denetleyen belediyedir, tanzimleri düzenleyen belediyedir, toptancı yerlerini düzenleyen belediyedir, belediye ile yürütme böyle bir zamanda bir araya gelmeyecek de ne zaman gelecek? 

2019 yerel seçimlerindeki yenilgi, aslında kıl payı kabul edilen CHS rejiminin onaylanmamasıdır, 1 sene geçmeden ülkenin büyük çoğunluğu bu rejimi istemediğini beyan etti, CHS çoğunluğunu bugün kaybetmiş durumda, salgında daha da eriyecek. Tek adam rejimini bugün oylayalım, kabul edilmeyecek.. İktidarı hırçınlaştıran budur..

Gelelim ekonomiye, filmin sonuna gelmiştik 18 yılın sonunda, ülke ekonomisinde ekonomik durgunluk, resesyon hakimdi, ardından salgın geldi. Şimdi ne durumdasın? İşte Ulaştırma Bakanı Kanal Kanal İstanbul nedeniyle istifa etmiş. Bakanlar kurulu harem ve enderun dışındakiler etkisiz sekretarya hizmetleri gören bakanlıklar haline gelmiş. Başkanın karşısında yasama organı hükümsüzdür, parlamentonuz arka planda silik bir paspartu olmuş durumda. Ekonomi yönetiminde aileden birisini değerlendiriyorsunuz, yetkin bir performans sergileyemiyor, salgın öncesinde de, sonrasında da ekonominin gidişatına ilişkin bir yetkinlik göremiyorsunuz. Zaten de deniz bitmiş vaziyette. 

Hafta sonuna öne çıkan haberlerden biri de Türkiye IMF’ye gidecek mi? Türkiye stand-by yapacak mı? Sürekli “Hayır yapmayacak” deniyor. Peki Türkiye’nin barutu bitti, nereden bulacak kaynağı. Devlet Hazine’sinin görünen yüzünde, faiz dışı da dengede de, nakit dengesinde de açıklar büyüyor. Bütçeniz ciddi açık veriyor, hem iç hem de dış açıklar bulunuyor. İkiz açıklarla birlikte, yenilenmesi gereken borçlar için ve de salgının maliyetini de karşılayacak kaynakları nasıl bulacaksınız? Döviz tarafı şişmiş vaziyette, Türkiye’nin döviz rezervleri erimiş vaziyette. Türkiye birkaç hafta içerisinde ciddi bir kaynak bulamazsa ya da kaynak bulmak için ciddi bir adım atmazsa, dibin dibini görebilir. 2018 Mayıs’ı gibi bir problemle karşı karşıya kalabilir. Şimdi bir swap konusu var.

ÖM: Ben de onu soracaktım. Bir bilgi geldi bu swap işlemi ilgili olarak geç vakitte yapılan bir açıklama BDDK’dan. Ne demek bu?

AB: Döviz rezervlerinin azalması nedeniyle düşünülen bir uygulama. Türkiye döviz bulmak için IMF, Amerikan Merkez Bankası (FED) ve G20’ye gidebilirmiş, bir kere G20’nin böyle bir kaynağı yok. 

FED ve IMF ülkelere bir imkan sunuyor; “kendi paranı getir, onun karşılığında sana döviz vereyim” diyor. İşte bu swap işlemidir, swap takas demektir, bunun çeşitli biçimleri var; kendi paranı götürüp karşılığında döviz alıyorsun, belli bir vade sonunda, iki ülkenin faizleri oranında bunlar iade ediliyor. Bu şekilde zor zamanda döviz ihtiyacınızı karşılamış oluyorsunuz. 

Türkiye şu anda sıkıntı içerisinde, “FED’e gideyim, FED bana bir swap yapsın, IMF bana swap yapsın” ama buralarda öyle gözünün, kaşının karasına, güzelliğine bakmıyorlar, stand-by gibi ağır anlaşmalar, yaptırımlar olmasa bile şimdi buraların ağası ülkelerle arayı bozmuşsun; salgın öncesine S400 meselemiz vardı bizim, Amerika ile Rusya arasında gelgitler içerisindeyiz, NATO’yu karşımıza almışız, AB’yi karşımıza almışız, bu kurumlar ya bunların ya da onların sözü geçiyor. IMF’yi ağırlıklı olarak eskiden bu yana Amerikan Hazine Bakanlığı yönetir, eski ağırlığı olmasa bile ciddi bir ağırlığı var, batı dünyasının ağırlığı var. Sen oralara gidip, “swap yap bana, takas yap bana, benim elimi bir rahatlat” diyeceksin, ama Merkez Bankan bağımsız değil, onların çok dikkat ettiği finansal liberilizasyona aykırı hareket serisi içindesin, “ekonominin kaptanı benim” diyorsun, “faizleri ben belirlerim” diyorsun, kimse de sana ve damadına güvenmiyor. Dünya ile güven sorunu yaşarken salgının içine girdik. Libya’da herkesi karşısına alıyorsunuz, Suriye’de karşınıza alıyorsunuz, Doğu Akdeniz’de karşınıza alıyorsunuz ama metelik bitti, kaynak bitti! 

O zaman gidiyorsunuz “bana swap yap, stand-by istemiyorum” swap’ta da karşınıza bu sorunlar çıkıyor. Türkiye olağanüstü bir kaynak sıkıntısı problemi yaşıyor. Bu nedenle BDDK, bankaların dışarıdaki bankalarla TL ve döviz üzerinden yapacağı swap’lara sınırlama getiriyor. Bunun nedeni döviz kuru artışını sözde frenlemek, döviz kaçışını engellemek, yabancı bankalarla Türkiye’ de yerleşik bankalar arasında bu işlemler eskiden de yapılıyordu, yurt içindeki bankalara yabancı banklar döviz kredileri açıyorlardı, bizim bankalar; TL verip oradan döviz alıyorlardı Yabancıda elindeki TL ile gelip burada yatırım yapıyordu. Bu kanallarla swap işlemleri finansal liberalizasyonun işlediği süreçlerde bol bol kullanıldı. 2018 Mayıs’ın-da hatırlarsınız Londra’da Türkiye’nin başkanı, yanında da o zamanki Merkez Bankası başkanı vardı, -ki Türkiye borçlanmasının çok büyük bir bölümünü Londra piyasalarından yapar-, orada “ben başkanım, Merkez Bankası bana bağlı, ben belirlerim faizi” dedi. Ardından büyük bir atak başladı ve bu atağı kesmek için de benzer swap sınırlamaları gündeme geldi, adamlar ellerindeki TL ile baş başa kaldılar. Güven kalmadı. Swap bir mali enstrüman, finansal kurumların kullandığı, döviz paritesi üzerinden, ülke faizleri üzerinden yaptıkları bir takas işlemi. Ülkeler de yapabiliyor, bankalar yapabiliyor bu işlemi, BDDK buna engel olmaya çalışıyor, swap işlemini bankaların öz kaynakları ile sınırlıyor. Türk bankalarının elinde de şu anda döviz kıt, ülkemizin bu yıl 170 milyar Dolar çevirmesi gerekiyor, ve şu anda Merkez Bankası’nın rezervi eridi, eridi 60 milyar Dolar, bir de biz rezervlerimizin bir bölümünü altına çevirdik. 

ÖM: Yani 3 katını çevirmesi lazım öyle mi Merkez Bankası’nın?

AB: Evet, bankalar önceki borçlanmalarını yenileyecek, sendikasyon yapacak, bankalar da şu anda alert vaziyette, “döviz borcumun vadesi geliyor, ödemek için döviz toplamam, biriktirmem lazım “ diyor ve başlıyor döviz toplamaya.. 

FED açtı muslukları ama yetmiyor, dünya ekonomisi dönmediği için, ticaret eskisi gibi olamadığı için hareket azalıyor, bizim gibi gelişmekte ülkelerin büyük bir çoğunluğu döviz borçlusu ülkeler. Dolar bir yandan bollaşır gibi olsa da iktisadi aktivite azaldığı için hareketsizlik nedeniyle kıtlaşıyor, Türkiye için de kıt. Ekonomide böylesine bir tablo ile karşı karşıyasınız ama bunların temel sebebi içinde bulunduğunuz siyasal rejim. Eğer biz içinde bulunduğumuz siyasal rejimle ülke sorunlarının bağlantısını kuramazsak meseleleri iyi analiz etmiş olamayız. Bu rejim, Türkiye’nin global tehlikelere karşı sorunlarını çözemiyor, ülke iyi yönetilemiyor. Geçmişte yok muydu merkezi yönetimle belediyeler arasında problemler? Oluyordu, ama böylesine bir sokağa çıkma yasağında belediye başkanlarınızı, belediyelere muhalif diye haber vermiyorsanız, durum çok kötü demektir. 

ÖM: Büyük bir beceri sorunu var yani?

AB: Evet. Senelerdir hükümetleri izleriz, gelir geçerler, kadrolara bakarız, “nasıllar bu işi bilir mi, deneyimi nedir “diye bakarız, bugün donanım ve beceri yokluğu, siyasal rejimin kötülüğüne eklenmiş durumda. Paranın bol geldiği zamanlarda bol bol borç alıp “memleketi çok iyi idare ediyoruz “demek kolaydı. Bol gelen kaynaklar, döviz borçları inşaat sektörüne gömüldü. Salgın nedeniyle işsiz kalan insanlara kaynak ayırmaktan aciz hale gelmiş durumdasınız. İnsanlara 1000 Lira para veriyorsunuz neye yetecek ki? Dara düşen bir ülke durumundayız. Tedbirler geliştirmiyorsunuz, böyle durumlarda ulusal iktisatçılar konseyini toplamanız lazım. Hangi krizde hatırlamıyorum ana 94 olabilir galiba, Erbakan Türkiye’de muhalif de olsa iktisatçıları konutunda toplamıştı. Sonuçta yaşanılan anormalliklerin altında bir rejim problemi olduğunu görmek durumundayız. Çıkış yolunun rejimin normal ayarlarına, demokrasiye, parlamenter sisteme, kuvvetler ayrılığına dönüşle olabileceğini belirtelim, ülkenin bu şekilde ancak rahatlayabileceğini ama ondan önce de yapılması gereken çok işin diyalogla çözülebileceğinin altını çizelim ve programı kapatalım.

ÖM: Çok teşekkür ederiz.

AB: Swap konusuna açıklık geldi umarım?

ÖM: Geldi evet, çok teşekkür ederiz. Zaten daha sürekli bunları konuşmakla geçecek epey programımız olacak.

AB: Evet. İyi yayınlar dilerim, hoşça kalın.

ÖÖ: Görüşmek üzere.